Cherreads

Chapter 13 - GÜRÜLTÜLÜ DÜNYA

Vael'thra Malikanesi'nin ağır meşe kapıları, yüzyıllardır olduğu gibi metalik bir inlemeyle aralandığında, Kael için sadece bir kapı açılmamıştı.

Onun için cehennemin kapakları aralanmıştı.

Altı yaşındaydı. Hayatı boyunca tanıdığı tek dünya, malikanenin taş duvarları, sessiz kütüphanesi ve rünlerle yalıtılmış, dışarıdaki kaosu filtreleyen o güvenli odasıydı. Annesi Elyra, ona dünyayı kitaplardan anlatmıştı. Haritaları göstermiş, insanların resimlerini çizmişti. Ama hiç kimse, Kael'e dünyanın "koktuğunu" ve "bağırdığını" söylememişti.

İmparatorluk armalı kapalı at arabasının içindeydiler. Tekerlekler Arnavut kaldırımlı yolda dönerken çıkan her tıkırtı, Kael'in omurgasındaki Kızıl Hüküm Mührü ile rezonansa giriyor, dişlerini kamaştırıyordu.

"Midem..." dedi Kael, elleriyle karnını tutarak. Yüzü kireç gibi beyazdı. "Midem bulanıyor anne. Sanki içimde bir şeyler yer değiştiriyor."

Elyra, oğlunun karşısında dik oturuyordu. Üzerinde soylu bir leydiye yaraşır, koyu lacivert ipekten bir elbise vardı ama duruşu bir baloya değil, bir savaşa gidiyormuş gibi gergindi.

"Bu yol tutması değil Kael," dedi Elyra. Sesi sakin ama acımasızdı. "Bu, varoluşun ağırlığı. Yıllardır sessiz bir akvaryumda yüzüyordun. Şimdi seni okyanusa atıyoruz. Basınç farkı canını yakacak. Kusmak istiyorsan kus, ama bayılma."

Araba durdu.

Dışarıdan gelen uğultu, arabanın kalın ahşap duvarlarını aşıp içeri sızıyordu. Bu bir rüzgar sesi değildi. Bu, binlerce insanın aynı anda nefes alıp vermesinin, konuşmasının, yalan söylemesinin, pazarlık etmesinin ve terlemesinin yarattığı o yapışkan, biyolojik gürültüydü.

Kapı açıldı.

Ve Solgard'ın Orta Şehir Pazarı, bütün vahşetiyle Kael'in üzerine yıkıldı.

İlk darbe ışıktı. Güneş, Kael'in alışık olduğu loşluktan çok daha parlak, çok daha saldırgandı. Gözlerini kıstı. Sağ gözündeki o dikey, altın iris, ışığa tepki vererek iğne ucu kadar küçüldü.

İkinci darbe kokuydu. Baharatlar, çürümüş sebzeler, at dışkısı, terli kumaşlar, kızarmış yağ... Hepsi birbirine karışmış, havada asılı kalan, genzi yakan, yoğun bir bulut oluşturmuştu. Kael nefesini tuttu. Bu hava, ciğerlerine dolan bir zehir gibiydi.

Ama asıl darbe... Asıl darbe görünmeyendi.

Kael arabadan inip taşa bastığı an, Yeni Derisi (aşırı hassaslaşmış sinir sistemi ve Void doğası), etrafındaki binlerce yaşam formunun titreşimini algıladı.

Her insan bir müzik aleti gibiydi ama hepsi akortsuzdu. Ve hepsi aynı anda, farklı şarkıları avazı çıktığı kadar bağırarak söylüyordu.

"Ahh..."

Kael, elleriyle kulaklarını kapatarak olduğu yere çömeldi. Ama ses kulaklarından gelmiyordu. Ses, doğrudan Ruh Kanallarına (sinir sistemine) sızıyordu.

Yanından geçen yaşlı bir adamın romatizmalı dizlerindeki kireçlenmenin gıcırtısını duyabiliyordu. Karşı tezgahtaki kadının hamile olduğunu, karnındaki o minik, hızlı kalp atışının pıt-pıt ritminden biliyordu. İlerideki kasabın, eti keserken duyduğu o sadistçe hazzın yaydığı soğuk, metalik tınıyı hissedebiliyordu.

Herkes "yayın" yapıyordu. Her Hayati Zerre, var olduğunu haykırıyordu.

"Kalk," dedi Elyra. Sesi, bu kakofoninin içinde Kael'in tutunabileceği tek net frekanstı. Kael'in kolundan tutup onu zorla ayağa kaldırdı. "Diz çökme. Eğer bu kalabalığın içinde zayıflık gösterirsen, seni ezerler. Sadece ayaklarıyla değil, auralarıyla ezerler."

"Çok sesli..." diye inledi Kael. Gözleri yaşarmıştı. "Neden susmuyorlar? Neden herkes bağırıyor?"

"Çünkü yaşıyorlar," dedi Elyra, Kael'i kalabalığın içine doğru çekerken. "Yaşamak gürültülüdür Kael. Ölüm sessizdir. Sen sessizliği seviyorsun çünkü doğan Void (Hiçlik). Ama burada yaşayacaksan, bu gürültüyü filtrelemeyi öğrenmek zorundasın. Her sesi duyma. Sadece işine yarayanı duy."

Yürümeye başladılar.

Kael için bu bir yürüyüş değil, bir mayın tarlasında koşuydu.

Solundan geçen bir adamın omzu, Kael'in omzuna hafifçe çarptı.

Normal bir çocuk için bu basit bir temastı. Kael içinse bir elektrik çarpmasıydı. Adamın Kudreti (Aurası), Kael'in henüz tam uyanmamış, çıplak ve savunmasız aurasına sürtündü. Kael, bir anlığına adamın tüm hayatını, yorgunluğunu, karısına olan öfkesini, sabah yediği bayat ekmeğin midesindeki ağırlığını hissetti. Bu veri akışı o kadar iğrenç, o kadar yoğundu ki Kael öğürdü.

"Dokunma!" diye bağırdı Kael, adamdan kaçarak.

Adam şaşkınlıkla çocuğa baktı. "Deline bak," diye mırıldanıp yoluna devam etti.

Kael titriyordu. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, bu dışsal kaosa tepki vererek ısınıyordu. Kök Düğümü (kuyruk sokumu) zonkluyor, sırtındaki siyah kanat desenleri derisinin altında geriliyordu. Mühür, "Tehdit var, kapakları açayım mı?" diye soruyordu. İçindeki okyanus, dışarıdaki bu kirliliği temizlemek, bu gürültüyü Void ile silip sessizliğe kavuşturmak için çırpınıyordu.

Hepsini susturabilirim, diye fısıldadı o karanlık dürtü. Sadece bir dokunuş. Bir dalga. Ve sonra huzur...

Kael dişlerini sıkarak bu düşünceyi ezdi. Annesinin elini o kadar sert sıkıyordu ki, Elyra'nın parmak boğumları beyazlamıştı.

Pazar yerinin ortasına geldiklerinde, Kael bir balık tezgahının önünde durdu.

Tezgahın üzerinde, buzların içine yatırılmış, gözleri donuklaşmış ölü balıklar vardı.

Kael, o balıklara baktığında garip bir rahatlama hissetti.

Balıklar sessizdi.

Onlardan yayılan bir "Ben buradayım!" çığlığı yoktu. Hayati Zerreleri durmuştu. Çürüme başlamıştı ama çürüme, yaşama göre çok daha sakin, çok daha dürüst bir süreçti. Kael, ölü şeylerin yaydığı o durağan, gri enerjiyi sevdiğini fark etti. Canlıların kaosu onu yorarken, ölümün dinginliği onu dinlendiriyordu.

Bu farkındalık, Kael'i dehşete düşürdü.

"Ben canavarım..." diye düşündü. "Normal çocuklar oyuncağı sever. Ben cesedi seviyorum çünkü başımı ağrıtmıyor."

"Kael," dedi Elyra, onu tezgahtan uzaklaştırırken. "Oraya bakma. İlerliyoruz. Demirci Kessir'in dükkanına az kaldı."

"Anne," dedi Kael, nefes nefese. "Neden beni buraya getirdin? Eve dönelim. Lütfen. Duvarlarımı istiyorum."

Elyra durdu. Kalabalığın ortasında, oğluna döndü ve diz çöktü. İpek elbisesinin çamura değmesini umursamadı. Ellerini Kael'in yanaklarına koydu ve başını sabitledi. Kael'in sağa sola kayan, panik dolu bakışlarını kendi mavi gözlerine kilitledi.

"Dinle," dedi Elyra. "Seni buraya getirdim çünkü o duvarlar seni korumuyor Kael. O duvarlar seni zayıflatıyor. Eğer dünyadan kaçarsan, dünya seni yutar. Bu gürültüden nefret ediyorsun, biliyorum. İğreniyorsun. Ama bu insanlar... bu terli, gürültülü, kokan insanlar, senin koruman gereken şeyler."

"Neden?" dedi Kael, gözünden bir yaş süzülürken. "Beni hasta ediyorlar."

"Çünkü sen bir Dengeleyicisin," dedi Elyra. Bu kelimeyi ilk kez kullanıyordu. "Senin doğan yokluk. Onların doğası varlık. Sen onlar için buradasın. Fazlalığı almak için. Ama önce... önce onlara kusmadan bakmayı öğrenmelisin."

Elyra ayağa kalktı.

"Şimdi," dedi, parmağıyla sokağın sonundaki, bacasından siyah dumanlar tüten, ritmik çekiç seslerinin geldiği taş binayı işaret ederek. "Oraya yürüyeceksin. Benim yardımım olmadan. Sadece iradenle. O sese odaklan. Diğer sesleri duyma. Sadece çekiç sesini duy."

ÇIN... ÇIN... ÇIN...

Kael, o sese odaklandı.

Demirci dükkanından gelen ses, insan seslerine benzemiyordu. Biyolojik değildi. Duygusal değildi. Metalin metale vurduğu, dürüst, net ve ritmik bir sesti. Karmaşık değildi. Yalan söylemiyordu.

Kael derin bir nefes aldı. Gözlerini kıstı. Pazar yerindeki kahkahaları, satıcıların bağırışlarını, bebek ağlamalarını zihninde bir "arka plan gürültüsü"ne itmeye çalıştı. Sadece o ÇIN sesine tutundu.

Bir adım attı.

Midesindeki bulantı hafifledi. Başındaki uğultu, o ritmik sesin rehberliğinde bir düzene girdi.

Yürüyebiliyordu.

İnsanlara çarpmadan, auralarına sürtünmeden, bir hayalet gibi aralarından süzülerek yürümeye başladı. Sağ gözündeki altın iris, yaklaşan bedenlerin ısısını ve enerji alanlarını görüyor, beyni ise onları "tehlikeli engeller" olarak işaretleyip rotasını çiziyordu.

Bu, bir çocuğun yürüyüşü değildi. Bu, bir avcının kalabalıkta gizlenme provasıydı.

Demirci dükkanının önüne geldiklerinde, Kael terden sırılsıklam olmuştu. Bacakları titriyordu. Sanki kilometrelerce koşmuş gibi yorgundu. Zihinsel filtreleme, fiziksel efordan çok daha fazla enerji tüketiyordu.

"Geldik," dedi Elyra.

Dükkanın kapısı açıktı. İçeriden yoğun bir sıcaklık ve kurum kokusu geliyordu. Ama bu koku, pazar yerinin o çürük kokusundan daha temizdi. Ateşin kokusuydu. Arınmanın kokusu.

Kael içeri baktı.

İçeride, devasa bir adam örsün başında çalışıyordu. Ama Kael'in dikkatini çeken o değildi.

Dükkanın köşesinde, kendi yaşlarında, ama kendisinin iki katı cüssesinde, geniş omuzlu, siyah saçlı bir çocuk; elindeki kucak dolusu hurda demiri taşımaya çalışıyordu.

Çocuk, demirlerin ağırlığından değil, kendi ayaklarına dolanmasından dolayı sendeledi.

Ve o an, Kael hayatını değiştirecek olan o "Topraklama" hattını gördü.

Çocuğun aurası...

Dışarıdaki insanlar gibi kaotik, cırtlak renkli, gürültülü bir aura değildi.

Çocuğun aurası, koyu kahverengi, yoğun, ağır ve sessizdi. Bir kaya gibi. Bir dağ gibi. Titreşmiyordu. Sadece orada duruyordu.

Kael, o auraya baktığında zihnindeki gürültünün sustuğunu hissetti. O çocuk, sanki etrafındaki tüm parazit sesleri emen bir sünger gibiydi.

Çocuk, kucağındaki demirlerle birlikte dengesini kaybetti ve dükkanın girişindeki süslü, porselen bir vazoya çarptı.

ŞANGIR!

Vazo parçalandı.

Devasa adam, Demirci Kessir, işini bıraktı ve gürledi: "Malik! Yine mi?!"

Sakar çocuk, Malik, korkuyla sindi. "Ben... Ben görmedim baba. Ayağım takıldı."

Kael, kapının eşiğinde durdu.

Normalde geri çekilmesi, annesinin arkasına saklanması gerekirdi. Ama o "Sessiz Aura"yı kaybetmek istemiyordu. O çocuğun yaydığı o sakinleştirici ağırlığa ihtiyacı vardı.

Kael içeri adımını attı.

Mührü sızlamıyordu. Midesi bulanmıyordu. Burası, bu çocuğun yanı, pazardaki tek güvenli limandı.

"Vazo zaten kırıktı," dedi Kael. Sesi, dükkanın gürültüsünde ince ama keskin bir bıçak gibi duyuldu.

Kessir ve Malik, dönüp kapıdaki bu cılız, solgun, asil giyimli çocuğa baktılar.

Kael, yalan söylüyordu. Ama bu yalan, hayatında kurduğu ilk stratejik ittifaktı.

Gözlerini Malik'in gözlerine dikti. Sağ gözündeki altın hare parladı.

Sen benim sessizliğimsin, dedi içinden. Seni bırakmayacağım.

Bu, bir dostluğun değil, bir hayatta kalma anlaşmasının başlangıcıydı.

More Chapters