Cherreads

Chapter 12 - BAHÇEDEKİ İLK SINAV

Güneş, Vael'thra Malikanesi'nin yüksek taş duvarlarının üzerinden aşıp iç bahçeye döküldüğünde, Kael için gün aydınlanmamış, sadece "Gürültü" artmıştı.

Yedi yaşındaki bir çocuk için bir bahçe ne ifade ederdi? Oyun alanı? Saklambaç köşeleri? Böcek avı? Kael için bunların hiçbiri geçerli değildi. Onun için bu bahçe, milyonlarca mikroskobik çığlığın atıldığı, yaşam ve ölümün birbirini yediği kaotik bir savaş alanıydı.

Çınar ağacının altındaki gölgeye sığınmıştı. Sırtını, ağacın serin ve pürüzlü gövdesine yasladı. Kızıl Hüküm Mührü, ağacın Hayati Zerreleriyle temas ettiği noktada hafifçe ısındı. Ağacın içindeki suyun köklerden yapraklara doğru tırmanışını, o devasa hidrolik pompanın gürültüsünü omurgasında hissedebiliyordu.

Gözlerini kapattı. "Susun..." dedi içinden.

Ama dünya susmuyordu. Çimenlerin arasındaki karıncaların ayak sesleri, toprağın altındaki solucanların sürtünmesi, üç metre ötedeki arının kanat çırpışı... Hepsi beyninin içinde patlayan birer davul sesi gibiydi. Yeni Derisi, yani o iyileşmiş ama aşırı hassaslaşmış sinir sistemi, dış dünyayı bir filtre olmadan, ham veri olarak içeri alıyordu.

"Kael!"

Bu ses, o kakofoninin içinde net, berrak ve gümüşi bir tınıydı. Elyndra.

Kael gözlerini araladı. Sol gözü (Mavi) ablasını bir insan olarak görürken, sağ gözü (Altın) onu yürüyen, parlayan bir Kudret (Aura) yumağı olarak algılıyordu. Elyndra, bahçenin ortasındaki çimlerde oturmuş, kucağındaki beyaz, tombul bir tavşanı seviyordu.

"Bak!" dedi Elyndra, tavşanı havaya kaldırarak. "Adını Pamuk koydum. Burnu sürekli kıpırdıyor, çok komik."

Kael, olduğu yerden ablasına baktı. Yüzünde bir tebessüm oluşturmaya çalıştı ama kasları buna direndi. Yüzü, tıpkı sırtı gibi gergin ve donuktu.

"Güzel," dedi Kael. Sesi kısıktı. "Ona... dikkat et."

"Neden?" diye güldü Elyndra. "Beni ısırmaz ki. Çok uysal."

Kael cevap vermedi. Elyndra'nın anlamadığı şey, tehlikenin tavşandan değil, dünyanın geri kalanından geleceğiydi. Kael'in gördüğü dünyada, "uysal" olan her şey yemdi.

Bakışlarını ablasından ayırıp, bahçenin daha kuytu, daha karanlık köşelerine çevirdi. Sarmaşık güllerinin olduğu duvar dibine.

Orada bir "Boşluk" hissetti.

Bu, kendi içindeki Boşluk (Void) gibi değildi. Bu, bir niyetin boşluğuydu. Bir avcının, saldırmadan hemen önce nefesini tuttuğu, varlığını sildiği o sessiz andı.

Kael'in sağ gözbebeği dikey bir çizgi halini aldı. Gözünü kıstı.

Güllerin arasından süzülen şeyi gördü.

Uzun, zümrüt yeşili pullarla kaplı, kalın gövdeli bir Engerek yılanı. Solgard'ın şehir bahçelerinde görmeye alışık olunmayan, muhtemelen kanalizasyonlardan ya da sur dışından sızmış zehirli bir tür.

Yılan, çimlerin üzerinde sessizce akıyordu. Hedefi Kael değildi. Hedefi, Elyndra'nın kucağından inip çimlerde otlamaya başlayan o beyaz, savunmasız tavşandı.

Kael'in içindeki Kan Hafızası (Drasly Mirası) anında uyandı.

Tehdit, dedi içindeki okyanus. Sesi yoktu ama dürtüsü keskindi. Yok et. Sil. Varlığını kazı.

Kael, istemsizce ayağa kalktı.

Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, omurgasına binlerce iğne batırıyormuş gibi sızladı. Dokuz düğümden ilki, o kuyruk sokumundaki kök düğümü, tehlike anında otomatik olarak ısındı ve Kael'in kollarına mikroskobik bir Tını (Mana) akışı pompaladı.

"Elyndra," dedi Kael. Sesi bu sefer fısıltı değildi. Emirdi. "Geri çekil."

Elyndra, kardeşinin sesindeki o metalik tınıyı duyunca irkildi. Başını kaldırdı.

"Ne oldu?"

Tam o sırada tavşan, tehlikeyi sezmiş gibi kulaklarını dikti ve dondu. Yılan, güllerin arasından fırladı. Yay gibi gerilmişti. Mesafeyi kapatması bir saniye bile sürmeyecekti.

Kael'in zihni, zamanı yavaşlattı.

O bir saniye, onun için bir asır gibi uzadı.

İçindeki dürtü ona bağırıyordu: Elini uzat ve patlat! O yılanı atomlarına ayır! Yak onu!

Bu en kolayıydı. Kael, sadece parmağını şıklatarak o yılanı siyah bir alev topuna çevirebilirdi. Gücü buna yeterdi. Ama...

Annesinin sesi zihninde yankılandı: "Bir heykeltıraş ol Kael. Cellat değil."

Eğer patlatırsa, yılanın kanı ve parçaları Elyndra'nın üzerine sıçrardı. Ablası korkardı. O güzel, masum yüzü dehşetle dolardı. Ve Kael'e yine "Canavar" gibi bakardı.

Hayır, dedi Kael kendi iradesine. Yakmayacağım. Sadece... durduracağım.

Yılan havaya sıçradı. Ağzı açılmış, zehir dişleri parlıyordu.

Kael, sağ elini öne uzattı. Avcunu açtı.

Ama ateş atmadı.

Bunun yerine, yılanın etrafındaki havanın "varlığını" hedef aldı. Yılanı değil, yılanın nefes aldığı alanı, hareket ettiği uzayı manipüle etmeye çalıştı.

Baskı.

Kael, iradesini bir balyoz gibi değil, görünmez, kalın bir battaniye gibi yılanın üzerine örttü.

Dur.

Bu kelime ağzından çıkmadı. Bu kelime, Tını dalgası olarak elinden çıktı.

Havada asılı kalan yılan, aniden görünmez bir duvara çarpmış gibi olduğu yerde kasıldı. Yılanın etrafındaki hava yoğunlaştı, ağırlaştı. Yerçekimi, o küçük alan için on katına çıkmış gibiydi.

ÇIT.

Yılanın omurgasından ince bir kırılma sesi geldi.

Hayvan yere düştü. Ama düşüşü doğal değildi; sanki üzerine tonlarca ağırlık binmiş gibi çimlere yapıştı. Kıvranamıyordu. Hareket edemiyordu. Sadece olduğu yerde titriyor, Hayati Zerreleri üzerindeki o muazzam, boğucu baskıya direnmeye çalışıyordu.

Kael, elini yumruk yaptı. Baskıyı artırdı.

Yılanın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Ağzı açıldı ama tıslayamadı bile. Ciğerlerindeki hava, dışarıdaki basınç yüzünden sıkıştı.

Kael, hayvanı öldürmüyordu. Onu "söndürüyordu". Bilincini, iradesini, hareket kabiliyetini eziyordu.

Ve sonra... yılan hareketsiz kaldı.

Ölmemişti. Sadece bilinci kapanmış, sistemi şoka girmişti. Gri bir ip yumağı gibi çimlerin üzerinde yığılı kaldı.

Kael derin bir nefes verdi. Alnından soğuk bir ter damlası süzüldü. Eli titriyordu.

Bu, yaprağı yakmaktan çok daha zordu. Bir şeyi yok etmek, bir anlık öfkeye bakardı. Ama bir şeyi, zarar vermeden (en azından parçalamadan) durdurmak, cerrah hassasiyeti gerektiriyordu.

"Kael?"

Elyndra'nın sesi titriyordu. Ablası ayağa kalkmış, kucağında tavşanıyla birlikte, yerde yatan yılana bakıyordu.

"O... o yılan..."

"Uyuyor," dedi Kael. Yalan söylemiyordu. Derin, belki de uyanamayacağı bir komadaydı. "Sana zarar veremez."

Kael, yavaşça yılanın yanına yürüdü. Ayağının ucuyla hayvanı dürttü. Tepki yoktu. Aurasını kontrol etti. Canlıydı ama sönüktü.

İçindeki okyanus, bu "kansız" zaferden memnun değildi. Öldürmeliydin, diye fısıldadı o karanlık taraf. Zayıflık gösterdin.

Hayır, diye cevap verdi Kael. Kontrol gösterdim.

O sırada, başını yukarı kaldırdı. Ensesindeki tüyler diken diken olmuştu. İzleniyordu.

Malikanenin ikinci kat balkonunda, annesi Elyra Vael'thra duruyordu.

Elyra'nın yüzünde şaşkınlık ve gurur karışımı, karmaşık bir ifade vardı. Oğlunun o saf yıkım gücünü (Void), bir baskı aracına dönüştürüşünü izlemişti. Bu, Kael'in sadece bir bomba değil, bir silah olabileceğini kanıtlayan ilk andı.

Ama Kael'in baktığı yer annesi değildi.

Kael, bakışlarını daha yukarıya, malikanenin çatısına dikti.

Orada, bacanın üzerinde duran kara bir Kuzgun vardı.

Tüyleri metalik bir parlaklığa sahipti. Gözleri, sıradan bir kuşun gözleri gibi donuk değil; zeki, hesapçı ve soğuktu. İmparator Valdrin'in Gözü. Doğduğu gece penceresine konan o lanetli kuş.

Kuzgun, aşağıya, yılanın yattığı yere bakıyordu. Sonra başını çevirip doğrudan Kael'in gözlerinin içine, o mavi ve altın girdaba baktı.

Kael korkmadı. Yedi yaşındaydı ama ruhu çok daha yaşlıydı.

Elini yavaşça indirdi. Sırtındaki Mühür sızladı ama bu sefer acı vermedi. Ona "hazır ol" dedi.

Kael, kuşa bakarak içinden tek bir mesaj gönderdi. Kelimelerle değil, Niyet ile.

Gördün mü? Ben sadece yıkmıyorum. Ben hükmediyorum.

Kuzgun, sanki bu mesajı almış gibi başını eğdi. Bir anlığına kanatlarını açtı, gerindi ve sonra sessizce havalanıp Solgard'ın puslu gökyüzüne karıştı. Saray'a, sahibine yeni bir rapor götürüyordu: "Anomali büyüyor. Ama vahşileşmiyor. Akıllanıyor."

"Kael!" Elyra'nın sesi balkondan geldi. "İçeri gel. Hemen."

Kael, annesinin sesindeki endişeyi duydu. Kuşu o da görmüş olmalıydı.

"Geliyorum," dedi Kael.

Yerdeki baygın yılanı kuyruğundan tuttu.

"Bunu ne yapacaksın?" diye sordu Elyndra, iğrenerek geri çekilirken.

Kael, elindeki soğuk, pullu deriyi hissetti.

"Bahçıvana vereceğim," dedi. "Atması için."

Kael, elinde yılanla yürürken, ilk sınavını geçtiğini biliyordu. Sınav, yılanı yenmek değildi. Sınav, yılanı yenerken kendini kaybetmemekti.

Sırtındaki Ejderha, o ağır metalik mühür, sahibinin bu küçük zaferini onaylarcasına derisinin altında hafifçe, çok hafifçe titredi.

Kael o gün, gücün sadece patlama olmadığını, bazen sadece sessiz bir ağırlık olduğunu öğrendi.

Ve bu ağırlık, dünyadaki her şeyden daha eziciydi.

More Chapters