Kael için "iyileşmek", acının bitmesi demek değildi; acının şekil değiştirmesiydi.
Ameliyatın ve o soğuk kütüphane zemininde, annesinin "Dokuz Düğüm" dersini dinleyerek geçirdiği gecenin üzerinden günler geçmişti. Sırtındaki yaralar, Elyra'nın simyası ve Kael'in kendi Kudreti (Aura) sayesinde kapanmıştı. Ancak deri, eski yumuşaklığını ve esnekliğini kaybetmişti. Omurgasının üzerindeki o hat, artık gergin, parlak ve dokunulduğunda mermer kadar soğuk hissettiren bir yara dokusuyla kaplıydı.
Yatakta gözlerini açtı. Tavanı izledi.
Eskiden, uyanmak bir süreçti. Zihnindeki okyanusun gürültüsü yavaş yavaş artar, onu gerçekliğe iterdi. Ama şimdi uyanmak ani ve keskin bir düşüş gibiydi. Gözlerini açtığı an, "Sessizlik" onu karşılıyordu. Ama bu huzurlu bir sessizlik değildi; bu, fırtınadan hemen önceki o boğucu, basınçlı hava boşluğuydu.
Yatakta doğruldu.
Bu basit hareket, eskiden olduğu gibi düşüncesizce yapılan bir refleks değildi artık. Bir mühendislik hesabıydı. Gövdesini yukarı kaldırdığında, sırtına yerleştirilen o ağır, sıvı metal alaşımı yerçekimine karşı koydu. Ağırlık merkezi değişmişti. Omurgası artık sadece kemik disklerinden ve kıkırdaktan ibaret değildi; içine Sıvılaştırılmış Rün Çeliği zerk edilmiş, yarı-canlı bir mekanizmaydı. Kael dik durduğunda, sırtındaki metal sanki onu yukarı doğru çekiyor, omuzlarını zorla geriye itiyor ve ona askeri, neredeyse insanlık dışı, dik bir duruş kazandırıyordu. Dört yaşındaki bir çocuğun o sarsak, yumuşak duruşu gitmiş; yerine temkinli, her kasını kontrol etmeye çalışan bir yetişkinin gerginliği gelmişti.
"Ağır..." diye fısıldadı kendi kendine.
Sesi, odanın boşluğunda yankılandı. Ama yankı, duvara çarpıp dönmedi; sanki duvarlar sesi emdi.
Kael ayağa kalktı. Çıplak ayakları soğuk ahşap zemine bastı.
Ve o an, dünya Kael'in üzerine yıkıldı.
Gürültü.
Bu, kulaklarıyla duyduğu bir ses değildi. Bu, derisinin altındaki İç Örgüsünün (sinir sistemi), dış dünyadaki titreşimleri algılamasıyla oluşan acımasız bir saldırıydı. Mühür, içindeki okyanusu susturmuştu ama karşılığında Kael'in algılarını bir radar gibi dışarıya çevirmişti. İçerisi sessizleşince, dışarısı sağır edici bir kaosa dönüşmüştü.
Ahşabın içindeki tahta kurularının kıpırtısı... Üç oda ötedeki hizmetçinin süpürgesinin halıya sürtünürken çıkardığı statik hışırtı... Hatta malikanenin üç kat altındaki mahzende, nemli duvardan damlayan suyun ritmi...
Hepsi beyninin içinde birer balyoz darbesi gibi patladı.
Kael, başını ellerinin arasına alarak dizlerinin üzerine çöktü. Midesi bulandı. Dünya çok "kalabalıktı". Eskiden, Tını (Mana) okyanusunun kendi içindeki gürültüsü dış dünyayı bastırırdı. Ama şimdi okyanus bir barajın arkasına hapsedilip sessizliğe gömüldüğünde, Kael dış dünyanın ne kadar dayanılmaz, ne kadar kaba ve ne kadar istilacı bir kaos olduğunu fark ediyordu.
Kızıl Hüküm Mührü, sadece gücü kilitlememişti; Kael'in Void (Hiçlik) doğasını, "var olan" her şeyi bir tehdit, bir fazlalık, silinmesi gereken bir leke olarak algılayan bir sensöre dönüştürmüştü.
"Susun..." diye inledi Kael. Dişlerini sıktı. "Her şey çok sesli. Neden susmuyorlar?"
Gözlerini kapattı ama görüntü gitmedi. Göz kapaklarının ardından bile, odadaki eşyaların Hayati Zerrelerinin titreşimini, maddenin var olma çabasını hissedebiliyordu. Şifonyer oradaydı çünkü atomları bir arada durmak için direniyordu. Pencere camı oradaydı çünkü kum taneleri eriyip donmuştu. Her şey bir dirençti.
Ve Kael'in içindeki o karanlık dürtü, bu direnci kırmak, onları sessizliğe, yani hiçliğe kavuşturmak istiyordu.
Kapı kolu yavaşça aşağı indi.
GICIRT.
Bu ses, Kael'in beyninde paslı bir bıçağın cama sürtünmesi, sinir uçlarının üzerinde gezdirilmesi gibi yankılandı. Başını kaldırdı.
İçeriye, elinde gümüş bir tepsiyle Pora Teyze girdi. Yaşlı kadın, malikanenin baş aşçısıydı. Yıllardır Kael'e yemek taşıyan, ona acıyan, tombul yanaklı, şefkatli o tonton kadın.
Ama Kael'in gördüğü şey Pora değildi.
Kael başını kaldırdı ve sağ gözündeki o dikey, erimiş altın rengi irisle kadına baktı. Sol gözü hala maviydi ama sağ gözü, derinin altını, yaşamın o grotesk mekaniğini görüyordu.
Gördüğü şey, et ve kemikten oluşan, içinde kırmızı sıvıların pompalandığı, eklemleri kireçlenmiş, ciğerleri dumanla ve tozla dolmuş, gürültülü, kokulu, sıcak bir biyolojik makineydi. Kadının kalbi göğüs kafesinde güm-güm diye atıyor, damarlarındaki kanın akışı bir nehrin çamurlu şırıltısı gibi duyuluyordu. Kadının midesindeki asitlerin fokurdamasını, diz kapaklarındaki kıkırdağın sürtünmesini duyabiliyordu.
"Küçük Efendi?" dedi Pora, tepsiyi masaya bırakırken. Kael'in yerde, cenin pozisyonunda yattığını görünce endişeyle ona doğru bir adım attı. "Düştünüz mü? Canınız mı yandı?"
Pora'nın sesi, bir balyoz darbesi gibiydi. Kadının yaydığı şefkat, Kael'in aurasına (henüz uyanmamış koruma kalkanına) çarpan yapışkan, boğucu bir ağ gibi geldi. Kael bu şefkati istemiyordu; çünkü bu duygu, kadının varlığını daha da "gerçek" ve "gürültülü" kılıyordu.
"Yaklaşma," dedi Kael. Sesi hırıltılıydı. Boğazı kurumuştu. Kelimeler ağzından çıkarken damağını yırtıyor gibiydi.
Pora duraksadı. Çocuğun gözlerindeki o ifadeyi daha önce hiç görmemişti. O masum, hasta, yatağa bağımlı çocuk gitmiş; yerine köşeye sıkışmış, yaralı ve tehlikeli bir hayvan gelmişti. Altın rengi gözde insana dair hiçbir sıcaklık yoktu; sadece soğuk bir analiz ve açlık vardı.
"Yemek getirdim," dedi Pora, sesini yumuşatarak ama geri adım atarak. "Et suyu. Kemiklerinizi güçlendirsin diye. Anneniz emretti. İçmelisiniz."
Et suyu kokusu...
Tepsinin kapağı açıldığında o yoğun, tuzlu ve yağlı koku odaya yayıldı.
Kael'in burun delikleri genişledi. O koku ciğerlerine dolduğunda, midesindeki o bulantı aniden, bıçak gibi keskin, ilkel bir açlığa dönüştü.
Bu, bir çocuğun çikolata isteği veya karnının guruldaması değildi. Bu, Kudret (Aura) depoları tükenmiş, sırtındaki Mühür tarafından sömürülmüş bir bedenin, yakıt için attığı hayati bir çığlıktı. Mühür çalışmak için enerji istiyordu. Kael, günlerdir kendi yağlarını, kaslarını, hatta kemik iliğini yakıyordu. Vücudu kendini tüketiyordu.
Kael ayağa kalktı. Sendelese de düşmedi. Sırtındaki metal, onu bir kukla gibi dengede tuttu, omurgasını kilitledi.
Masaya yürüdü. Adımları ağır ama kararlıydı. Pora'nın getirdiği kaseye baktı. İçindeki sıvı koyu kahverengiydi, üzerinde donmuş yağ tabakaları yüzüyordu. Normalde bir çocuğun midesini bulandıracak kadar ağır, yoğun bir yemekti.
Ama Kael için o kase, saf yaşam enerjisiydi. Yakıttı.
Sandalyeye oturmadı. Kaseyi iki eliyle kavradı. Sıcaklığı parmaklarını yaktı ama hissetmedi bile. Kaseyi dudaklarına götürdü.
Sıvıyı, bir insan gibi yudumlayarak, tadını alarak değil; bir makineye yakıt doldurur gibi tek seferde, nefes almadan, boğulurcasına içti. Sıcak sıvı boğazından aşağı indiğinde, midesinde bir patlama oldu. Enerji, kanına karıştı. Sırtındaki Mühür, bu yeni gelen yakıtı algıladı ve GÜM diye tok, tatmin olmuş bir sesle attı.
Omurgasındaki sızı azaldı. Kael'in titremesi durdu. Gözlerindeki o vahşi altın parıltı bir anlığına sönükleşti, yerini daha insani bir maviye bıraktı. Duyuları köreldi. Pora'nın kalp atışlarını duymayı bıraktı.
Kael kaseyi masaya bıraktı. Nefes nefese kalmıştı. Dudaklarından süzülen et suyu çenesine damlıyordu.
"Daha fazla..." dedi. Sesi artık daha netti, hırıltı gitmişti. "Daha fazla var mı?"
Pora şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bu çocuk, iştahsızlığıyla bilinirdi. "Var... Var tabii Küçük Efendi. Mutfakta koca bir tencere var. Hepsini mi istiyorsunuz?"
"Hepsini," dedi Kael. Pora'ya baktı. Artık kadının damarlarını değil, sadece endişeli yüzünü görüyordu. Yakıt, onu "insan" seviyesine geri çekmişti. Açlık, onun en büyük zayıflığı ve aynı zamanda tek ilacıydı. Mühür doyurulmalıydı.
"Hemen getireyim," dedi Pora ve aceleyle, neredeyse kaçar gibi odadan çıktı. O odadaki havadan, çocuğun yaydığı o görünmez baskıdan kaçmak istiyordu.
Kael odada yalnız kaldı.
Ellerine baktı. Derisi solgundu, neredeyse şeffaftı. Damarları, teninin altında koyu mavi ve mor yollar gibi belirginleşmişti.
"Yeni deri..." diye fısıldadı.
Annesi ona "Güçleneceksin" demişti. Ama Kael kendini güçlenmiş hissetmiyordu. Kendini, çok dar bir kıyafetin içine hapsedilmiş gibi hissediyordu. Bu beden, bu "insan derisi", içindeki şeyi tutmaya yetmiyordu. Her hareketinde dikişlerin zorlandığını, derisinin yırtılmak üzere olduğunu hissediyordu.
Aynanın karşısına geçti. Üzerindeki ince, terden sırılsıklam olmuş keten gömleği çıkardı.
Sırtını aynaya döndü ve başını çevirip omzunun üzerinden baktı.
Kızıl Hüküm Mührü.
Mühür değişmişti. İlk günkü gibi kabarık, iltihaplı ve kanlı değildi. Deriyle tamamen bütünleşmiş, pürüzsüzleşmişti. Ama rengi... Rengi artık zift karası değildi. Siyah çizgilerin derinliklerinde, çok derinde, belli belirsiz, magma rengi bir ışık sürekli dönüyordu.
Bir döngü. Ouroboros.
Ve o döngünün merkezinde, tam omurgasının ortasında, Elyra'nın bahsettiği "Kök Düğümü" hafifçe, bir nabız gibi atıyordu. Mühür, Kael'in biyolojik ritmiyle değil, kendi kadim ritmiyle yaşıyordu.
Kael elini sırtına götürdü ve o düğüme dokundu.
Soğuktu. Buz gibiydi.
"Senin yüzünden," dedi mühre. "Senin yüzünden doymuyorum. Senin yüzünden dünya bağırıyor. Senin yüzünden Pora benden korktu."
Mühür cevap vermedi. Sadece var oldu. Kael'in dokunuşuyla birlikte, parmak uçlarından sırtına doğru minik, statik bir elektrik akımı geçti. Bu, bir uyarı değildi. Bu bir selamlaşmaydı. Mühür, sahibini tanıyordu.
Kael gömleğini giydi. Odası ona dar gelmeye başlamıştı. Oksijen yetmiyordu. Duvarlar üzerine geliyordu. Sanki bir tabutun içindeydi.
Kapıya yürüdü. Pora'yı bekleyemezdi. Mutfağa kendi inecekti. Hatta belki... belki bahçeye çıkardı. Temiz hava almalıydı.
Koridora adımını attı.
Malikanenin uzun, halı kaplı koridoru önünde uzanıyordu. Duvarlarda Vael'thra atalarının portreleri asılıydı. Hepsi ona bakıyor, onu yargılıyor gibiydi. Kael yürümeye başladı. Adımları sessizdi. Sırtındaki yük, ona tuhaf, süzülen bir yürüyüş tarzı kazandırmıştı. Topuklarına basmıyor, pençeleri üzerinde yürüyen bir kedi gibi parmak uçlarına yükleniyordu. Bu, bir avcı yürüyüşüydü.
Merdivenlerin başına geldiğinde durdu.
Aşağıda, giriş holünde sesler vardı. Metal şakırtısı. Zırh sesi. Ve yabancı bir ses.
"İmparator'un emri kesindir Elyra. O çocuk kayıt altına alınmalı."
Bu ses... Yabancıydı. Metalik, otoriter, soğuk ve tehditkâr. Kael'in tüyleri diken diken oldu.
Kael, tırabzanların arkasına saklanarak, gölgelerin içinden aşağı baktı.
Annesi Elyra, kapıda duran uzun boylu, gümüş zırhlı bir adamla konuşuyordu. Adamın omuzlarında ağır bir pelerin, pelerinin üzerinde ise İmparatorluk Kartalı arması vardı. Başında miğfer yoktu; yüzü sert, çenesi köşeli, gözleri ise duygudan arınmış bir gri renkteydi. Belindeki kılıç süs değildi; kullanılmış, aşınmış bir savaş aletiydi.
Serian. İmparatorluk Muhafızı.
"O daha bir çocuk Serian," dedi Elyra. Sesi buz gibiydi, korumacıydı. "Henüz iyileşmedi bile. Saray'a falan gelmeyecek. Onu o yılanların arasına atmayacağım."
"Bu bir davet değil Leydi Vael'thra," dedi adam, elindeki rulo yapılmış, mühürlü parşömeni uzatarak. "Bu bir celp. O gece... doğumda yaşanan dalgalanma... ve geçen hafta mahzenden yayılan o enerji patlaması... Majesteleri endişeli. Solgard'ın göbeğinde kontrolsüz, ne olduğu belirsiz bir Anomali istemiyor. Kayıt altına alınacak, test edilecek."
Anomali.
Kael bu kelimeyi duyduğunda sırtındaki mühür sızladı.
Demek adı buydu. O bir çocuk değildi. O bir Anomaliydi. Bir hata. Düzeltilmesi veya silinmesi gereken bir sapma. İstatistik dışı bir veri.
"Kael kontrol altında," dedi Elyra, parşömeni sertçe çekip alarak. Parşömeni buruşturdu. "Mühürlendi. Tehlike arz etmiyor. Ben kefilim."
"Buna Konsey karar verecek, siz değil," dedi adam. Elini kılıcının kabzasına koydu. Bakışlarını yukarı, merdivenlere çevirdi. "Sessiz olun. Biri bizi izliyor."
Kael nefesini tuttu. Geri çekildi. Ama çok geçti. Adamın eğitimli gözleri, gölgelerin arasındaki o küçük silueti, tırabzanların arasından parlayan o çift renkli gözleri yakalamıştı.
Adamın gözleri kısıldı. Bir anlığına, o sert askeri maske düştü ve yerini saf bir şaşkınlığa, hatta ilkel bir korkuya bıraktı.
Çünkü Kael'in saklandığı yerden, merdivenlerin tepesinden aşağıya yayılan şey, bir çocuğun meraklı bakışı değildi.
Kael, adamın üzerine bir Baskı yollamıştı.
Bu bilinçli bir büyü değildi. Henüz manasını kullanamıyordu. Bu, Kızıl Hüküm Mührünün, sahibine yönelen tehdide verdiği otonom bir tepkiydi. "Tehdit" olarak algıladığı bu yabancıya karşı, kapakların ardındaki okyanusun ağırlığını hissettirmişti.
Havadaki toz zerreleri dondu. Giriş holündeki sıcaklık aniden beş derece düştü. Serian'ın zırhının metal kısımları buğulandı.
Serian, boğazına görünmez bir elin yapıştığını hissetti. Nefesi kesildi. Bu baskı... Bu baskı bir çocuğa ait olamazdı. Bu, bir canavarın aurasıydı.
Adam elini gayriihtiyari kılıcının kabzasına attı ve yarısına kadar çekti. ÇING.
Dört yaşındaki bir çocuğa karşı kılıç çekmek üzereydi. Refleksleri ona "Öldür ya da öl" diyordu.
Elyra bunu fark etti. Gözleri turkuaz bir alevle parladı. Adamın görüş açısını kapatacak şekilde önüne geçti ve elini kaldırdı.
"Sakın," dedi Elyra. Sesi artık bir rica değil, bir emirdi. Sol elinin parmak uçlarında saldırı rünleri dönmeye başlamıştı. "O kılıcı kınına sok Serian. Yoksa o eli bir daha kullanamazsın. Oğlumu korkutuyorsunuz."
Serian tereddüt etti. Terlemişti. Yukarıdaki o karanlık noktaya, o küçük gölgeye baktı. Sonra Elyra'ya.
Yavaşça elini kılıcından çekti. Kılıç kınına geri girdi. KLAK.
Başını hafifçe eğdi ama gözleri hala yukarıda, o karanlık noktadaydı.
"Pekala," dedi adam, geri adım atarak. "Gidiyorum. Ama unutmayın Elyra. Sakladığınız şey büyüyor. Ve büyüyen şeyler... eninde sonunda kafeslerine sığmazlar. O gün geldiğinde, İmparatorluk kapınızda olacak."
Adam arkasını döndü ve ağır, metalik adımlarla, sanki kaçmak istiyormuş gibi hızlıca malikaneden çıktı.
Kapı kapandığında, Elyra derin bir nefes verdi ve omuzları düştü. Rünler söndü. Hemen yukarı, merdivenlere baktı.
"Kael?"
Kael gölgelerin arasından çıktı. Yüzü ifadesizdi. Sağ gözündeki altın hare, loşlukta bir kor gibi parlıyordu. Korkmamıştı. Sadece anlamaya çalışıyordu.
"O adam kimdi anne?" diye sordu. Sesi sakindi. Korkmuş bir çocuğun sesi değildi. "Neden benden korktu?"
"Kimse," dedi Elyra, merdivenleri hızla çıkarken. "Sadece... bir haberci. Korkak bir adam."
Elyra oğlunun yanına geldi ve diz çöktü. Ellerini Kael'in omuzlarına koydu. Kael'in vücudunun ne kadar gergin, ne kadar sertleşmiş olduğunu hissetti.
"Beni dinle Kael," dedi. "Bundan sonra... evden çıkmak yok. Bahçe bile tehlikeli olabilir. Gözler... Her yerde gözler var. O adam gibi başkaları da gelecek."
"Beni öldürmek istedi," dedi Kael. Bu bir soru değildi, bir tespitti. "Elini kılıcına attı. Kalbimin atışını duydum. Hızlandı. Beni bir tehdit olarak gördü."
Elyra cevap veremedi. Yalan söyleyemezdi. Çünkü doğruydu. İnsanlar, anlamadıkları şeyden korkar ve korktukları şeyi yok etmeye çalışırlardı.
"Senin güçlü olman lazım," dedi Elyra, Kael'i kucaklayarak. "Öyle güçlü olmalısın ki... kılıç çekmeye bile cesaret edemesinler. O zamana kadar... bu duvarlar senin dünyan olacak. Ben seni koruyacağım."
Kael, annesinin omzunun üzerinden, kapalı dış kapıya baktı.
Duvarlar onu koruyabilirdi. Ama aynı zamanda onu hapsediyordu. Ve Kael, içindeki okyanusun duvarları sevmediğini, engelleri sevmediğini biliyordu. Serian'ın korkusu, Kael'e tuhaf bir ders vermişti: Güç, saygı uyandırmazsa korku uyandırır. Ve korku, silahların çekilmesine neden olur.
"Acıktım," dedi Kael, konuyu değiştirerek. Midesi tekrar guruldamaya başlamıştı. O kısa süreli baskı bile enerjisini tüketmişti. "Çok acıktım anne."
Elyra buruk bir tebessümle oğlunu bıraktı. "Pora sana koca bir tencere hazırlıyor. Git ve ye. Büyümen lazım."
Kael mutfağa doğru yürürken, sırtındaki Mühür, yaklaşan fırtınanın habercisi gibi hafifçe zonkladı.
O gün Kael, "Yeni Deri"sinin sadece metalik bir yük olmadığını anladı. Bu deri, aynı zamanda bir hedefti. Dünyanın geri kalanı için o, üzerine nişan alınmış bir avdı.
Ve av olmamak için, avcı olmayı öğrenmesi gerekiyordu.
