Suko cevap verdikten sonra sınıfta bir sessizlik çöktü.
Lyria'nın yüzü kızarmıştı.
Suko'nun ifadesi ise boştu. Ne utanma, ne heyecan… sadece üstün bir sakinlik.
Öğretmen konuştu:
"Bugün güçlerinizi ölçeceğiz."
Küre ortaya getirildi.
Kaneki dokundu.
Sonuç: Üstün Tanrısal.
Sınıf şoktaydı. Bu, Suko'nun ona verdiği gücün sadece kırıntısıydı.
Lyria dokundu.
Sonuç: Üstün Şeytansal.
Fısıltılar arttı. O güç de Suko'nundu.
Sıra Suko'ya geldi.
formundaydı.
Bu hali bile sayısız gerçekliğin taşıyamayacağı seviyedeydi.
Elini küreye koydu.
Sonuç çıkmadı.
Küre çatlamadı.
Patlamadı.
Yok sayıldı.
Gerçeklik küreyi sistemden sildi.
Sanki ölçmeye çalıştığı şey "ölçülemez" olarak reddedilmişti.
Öğretmen anlamadı.
"Herhalde gücün yok."
Suko hiçbir şey demedi.
Sonraki ders: Tutsak Şeytan.
Zincirliydi.
Gerçek formu bir evren büyüklüğündeydi.
Aura'sı galaksileri parçalayabilecek seviyedeydi.
Herkes vurdu.
Hiçbir şey olmadı.
Kaneki… etkisiz.
Lyria… etkisiz.
Sıra Suko'ya geldiğinde—
Şeytan geri çekildi.
Zincirler titredi.
Üstten baktı… korkarak.
Suko öğretmene döndü:
"Vurmamda sakınca yok değil mi?"
"Yok."
Arkadan biri güldü:
"Elini kırma."
Suko ilk defa başını hafifçe yana eğdi.
Elini kaldırdı.
0.0000000001 Tempk saniyede değil—
zaman kavramı oluşmadan önce Sınırsızcı form aktif oldu.
Evrenler çökmedi.
Var olmamış sayıldı.
Multiverse, metaverse, prime reality…
Sebep–sonuç zincirleri…
Fizik yasaları…
Tanımlar…
Sonsuzluk kavramı bile…
Geçici olarak anlamını kaybetti.
Bu, gücünün yanında sadece bir gölgeydi.
Suko istemeseydi hikâye o anda bitmişti.
Yazar bile müdahale edemezdi.
Şeytanı yumruklamadı.
Sadece baktı.
Ve şeytan;
gerçeklikten, olasılıklardan, geçmişten, gelecekten, "ihtimal" kelimesinden bile silindi.
Geriye boşluk kalmadı.
Boşluğun ihtimali de silinmişti.
Suko prime reality'yi korudu.
Yazarın dünyasını korudu.
Sonra gücünü kapattı.
105. forma geri döndü.
Sınıf nefes alamıyordu.
Suko tozu silkeledi.
"Başka?"
Suko "Başka?" dediği anda sınıftaki hava değişti.
Kimse konuşamadı.
Çünkü o an herkes fark etti—
az önce olan şey bir saldırı değildi.
Bir ihtimalin silinmesiydi.
Öğretmen titreyerek geri adım attı.
Sistemin kayıt küresi tekrar oluşturulmaya çalışıldı.
Oluşamadı.
Çünkü sistem, Suko'yu "varlık" kategorisine koyamıyordu.
Tanım yoktu.
Seviye yoktu.
Limit yoktu.
Onu ölçmeye çalışan her algoritma kendi kendini kapatıyordu.
Sanki evren, daha fazla hesap yaparsa çökeceğini biliyordu.
Zincirlerin bağlı olduğu alan çökmeye başladı.
Ama bu çöküş yıkım değildi.
Bu, gerçekliğin Suko'nun varlığına uyum sağlama çabasıydı.
Duvarlar düzeldi.
Zaman akışı kendini yeniden yazdı.
Sebep–sonuç zinciri alternatif yollar oluşturdu.
Çünkü Suko oradaydı.
Ve onun olduğu yerde kaos bile disipline giriyordu.
Kaneki dizlerinin üstüne çöktü.
Lyria konuşamadı.
Suko onlara baktı.
Onların gördüğü şey bir sınıf arkadaşı değildi.
Bir savaşçı değildi.
Bir tanrı da değildi.
O, tanrı kavramını bile aşan bir "yetki" gibiydi.
Ama yüzünde hâlâ aynı ifade vardı.
Sakin.
Sessiz.
Kontrollü.
Eğer isterse;
Prime reality dahil tüm anlatıyı silebilirdi.
Ama yapmadı.
Çünkü güç göstermek için yıkım gerekmiyordu.
Zaten varlığı yeterliydi.
Öğretmen sonunda konuşabildi:
"Bu… mümkün değil…"
Suko başını hafifçe kaldırdı.
"Size göre."
Sonra arkasını döndü.
Pencereden dışarı baktı.
Gökyüzü bir anlığına titreşti.
Çünkü evren hâlâ onun az önce ne yaptığını anlamaya çalışıyordu.
Ama Suko için bu—
Sadece elini kaldırmaktı.
