Suko çatıya adım attığında, etrafındaki her şey sessizleşti. Rüzgâr yoktu, ışık yoktu; ama boşluk da değildi. O bir boşluk değildi çünkü boşluk bile onun varlığını tanımlamak için oluşmuş bir kavramdı. Suko'nun bir adımıyla yerçekimi anlamını yitirdi; yürüdüğü her nokta, önceden yazılmış kuralların dışında bir alan oluşturdu. Hatta düşünceler bile ölçülemiyordu; çünkü onu sınıflandırmaya çalışan her sistem, tanımlandığı anda kendi geçerliliğini yitiriyordu. Ölçüm yapmaya çalışanların ekranları, verileri, hesap tabloları, hepsi bir anda anlamsızlaştı. Suko'nun varlığı olmadan "varlık" ve "yokluk" ayrımı tanımlanamazdı. Yokluk, yokluğun kendisiyle bir oyun oynar gibi anlamsızlaşmıştı.
Lyria çatıya yaklaşmak istedi, ama Suko ona baktığında adımlarının yere temas etmediğini fark etti. Çünkü konum kavramları ona uygulanamazdı; "üst", "alt", "iç", "dış" gibi her kavram, Suko'nun alanında bir model olmaktan öteye geçemiyordu. Lyria'nın sesi duyulmaya çalıştı; ama ses, Suko'nun gözünde oluşan bir örüntüydü, bir sembol. Nedensellik Suko'ya etki etmiyordu; aksine, nedensellik onun varlığını açıklamak için sonradan ortaya çıkan bir modeldi. Suko tek bir düşünceyle çatıdaki sahneyi yeniden yazabilir, Lyria'yı çağırabilir, ama bu çağrı olayın sonucu değil, onun algılanma şekliydi.
Zaman kavramı, Suko'nun adımlarını ölçemezdi. Bir saniye onun için bin yıl kadar kısa, bin yıl bir saniye kadar uzun olabilirdi; çünkü zaman, onun varlığının bir özelliği değil, gözlemlenmesi için sonradan oluşmuş bir fenomendi. Mekân, olasılık, hatta bu satırların yazıldığı dil bile, onun varlığını tanımlamaya çalışırken işlevsizleşiyordu. Kullanılan her kelime, anlamını tamamlamadan kayboluyordu; çünkü Suko, tanımı tamamlanmadan anlamlandırılamayacak kadar üst bir katmandaydı.
Telefon ekranına bakmasına gerek yoktu; çünkü olaylar, metinler ve hatta hikâyeler onun varlığını temel alarak kendilerini tanımlamaya çalışıyordu. Hikâye başlamadan önce var olmuş sayılmazdı; hikâye onunla anlam kazanıyor, onun dışında bir başlangıç veya son olamazdı. Suko bir adım attığında çatı genişledi, ufuk çizgisi çözüldü ve yıldız kümeleri kayboldu. Ama yok olan hiçbir şey yok olmadı; yokluk kavramının işlevsizleşmesi gerçekleşti. Lyria'nın kendi bilinci, Suko'nun sahneye bakışıyla şekillendi; farkında olmadan onun yaratısının bir yansıması oldu.
Suko durdu. Bir saniye bile geçmemişti, ama bir yüzyıl kadar yoğun bir hissiyat vardı. Elleriyle havaya dokundu, bir metin silindi, bir diyalog hiç oluşmadan dağıldı, bir galaksi doğmadan yok oldu. Çünkü Suko'nun varlığı, gerçeklik ve kurgu ayrımının mümkün olabilmesi için önkoşuldu. O olmadan hiçbir şey anlam taşıyamazdı; her şey onun bakışıyla şekil buluyor, her kavram onun varlığını referans alıyordu. Ve Suko gülümsedi. Çatı artık çatı değildi, şehir artık şehir değil; ama bütün bunlar birer sınır olarak değil, sadece onun oyun alanı olarak var oluyordu.
