BÖLÜM 211 -
Gri Vadi'nin doğu kanadındaki Bataklık Hattı, sadece coğrafi bir engel değil, aynı zamanda yaşayan, nefes alan ve sindiren devasa bir organizma gibiydi. Öğrencilerin çoğu batıdaki açık arazilere ve ormanlık alanlara kaçışmış, "Kırmızı Kristaller"in peşinde gürültülü bir av başlatmıştı. Ancak Kael Vael'thra ve Malik Kessir, vadinin bu unutulmuş, sülfür ve çürük bitki kökü kokan bağırsaklarında ilerliyordu.
Zemin, her adımda itaat etmeyi reddeden bir canavar gibiydi. Yoğun, yapışkan balçık, botların tabanını vakumluyor, her hareketi iki kat daha yorucu hale getiriyordu. Sisin yoğunluğu görüş mesafesini üç metreye kadar düşürmüş, dünyayı gri ve kirli yeşil tonlarından oluşan flu bir perdeye hapsetmişti.
Malik, devasa cüssesiyle bataklıkta ilerlerken zorlanıyordu. Toprak Aurası (Kudret), onu zemine sağlam basmasını sağlasa da, ağırlığı yüzünden her adımda balçığa biraz daha gömülüyordu.
"Bu koku..." dedi Malik, burnunu tutarak. "Kaptan, babamın atölyesindeki lağım borusu patladığında bile böyle kokmazdı. Burası resmen çürümüş bir ceset tarlası gibi."
Kael, birkaç adım önde, bir nilüfer yaprağının üzerinde duran su sineğini bile ürkütmeyecek bir hafiflikle ilerliyordu. Demir Kök (Iron Root) tekniğini farklı bir varyasyonla kullanıyordu; ağırlığını zemine vermek yerine, aurasını ayak tabanlarına yayarak yüzey gerilimini artırıyor, çamurun üzerinde kayar gibi gidiyordu. Bu, Halid'in ona Fırtına Tepesi'nin kar yığınlarında öğrettiği "Ağırlıksız Adım"dı.
"Kokuya odaklanma Malik," dedi Kael, sesi sisin içinde boğuk ama netti. "Sese odaklan. Ya da sesin yokluğuna."
Kael aniden durdu. Sağ elini yumruk yaparak havaya kaldırdı. Bu, Garnizon'da "Don ve Bekle" anlamına gelen sessiz emirdi.
Malik olduğu yerde kaskatı kesildi. Nefesini tuttu. Çamurun içindeki botları hafifçe gıcırdadı ama kıpırdamadı.
Etraftaki kurbağa vıraklamaları kesilmişti. Sazlıkların rüzgârla hışırtısı durmuştu. Bataklık, nefesini tutmuştu.
"Duyuyor musun?" diye fısıldadı Kael.
Malik kulak kabarttı. Önce hiçbir şey duymadı. Sonra, çok derinden, ıslak toprağın altından gelen ritmik, sürtünme seslerini ayırt etti. Hışşşt... Hışşşt... Sanki binlerce küçük iğne, ıslak bir kumaşın üzerinde geziniyordu.
"Sıçanlar," dedi Kael. Sesinde ne korku ne de heyecan vardı; sadece soğuk bir teşhisin kuruluğu hakimdi. "Kül Sıçanları. Sürü halindeler. Ve açlar."
Sisin içinden, soluk gri kürkleri çamurla kaplanmış, bir köpek büyüklüğündeki ilk yaratık belirdi. Gözleri yoktu; sadece kör, beyaz bir deri tabakası göz çukurlarını örtüyordu. Ancak burun delikleri, havadaki en ufak bir ter kokusunu bile algılayacak kadar geniş ve hareketliydi. Kulakları ise birer radar gibi dönüyordu. Dişleri, sülfürlü toprağı kazmaktan sararmış ve uzamıştı.
Bir tane. Üç tane. Beş tane.
Onlarca Kül Sıçanı, sisin içinden çıkarak Kael ve Malik'in etrafını sarmaya başladı. Hırlamıyorlardı. Avlarını korkutmak istemiyorlardı; sadece yemek istiyorlardı. Bu sessizlikleri, gürültücü yırtıcılardan çok daha tehlikeli olduklarını gösteriyordu.
Malik, refleks olarak elini sırtındaki Yerkıran'ın (Earthbreaker) devasa sapına attı. Kasları gerildi, Toprak Aurası derisinin altında gri bir zırh gibi sertleşti.
"Ezelim şunları Kaptan," dedi Malik, dişlerinin arasından. "Çok kalabalıklar. Alan vuruşuyla dağıtırım."
Malik balyozunu çekmek üzere hamle yaptı. Metalin kumaşa sürtünme sesi (HIŞT) sessizlikte bir çığlık gibi yankılandı.
Kül Sıçanları, bu sesi duyar duymaz başlarını aynı anda Malik'e çevirdiler. Kasları gerildi, atlamaya hazırlandılar. Kör olmaları, sağır oldukları anlamına gelmiyordu; aksine ses, onlar için bir haritaydı.
Ancak Kael, Malik'ten daha hızlı davrandı. Sol elini uzatıp Malik'in zırhlı göğsüne koydu ve onu durdurdu.
"Bırak," dedi Kael. Sesi fısıltıdan halliceydi ama Malik'in omurgasında bir emir gibi çınladı.
"Ama Kaptan..."
"Enerji harcama Duvar," dedi Kael, gözlerini yaratıklardan ayırmadan. "O balyoz çok gürültülü. Vurduğun an çıkan ses, bu vadideki diğer her şeyi, muhtemelen o çamur yılanını da buraya çeker. Ayrıca..." Kael, en yakındaki sıçana, o kör ve seğiren suratına baktı. "...bunlar bir balyoz darbesini hak etmiyor. Bunlar sadece... biyolojik atık."
Kael, Malik'in önüne geçti.
Elini beline attı ama Siyah Diş'i kınından çıkarmadı. Kılıcın kabzasını değil, kınını ortasından kavradı. Metal kaplı kın, elinde siyah, mat bir sopa gibi duruyordu.
"Geri çekil," dedi Kael. "Ve izle. Bu bir savaş değil. Bu bir düzeltme."
İlk sıçan, sabrını kaybederek atıldı. Arka bacakları çamuru fırlatarak Kael'in boğazına doğru havada bir yay çizdi.
Kael, yerinden kıpırdamadı. Kaçmadı. Blok almadı.
Sadece Demir Kök (Iron Root) duruşuna geçti. Ayaklarını çamura sabitledi ve vücudunun alt kısmını bir ağaç gövdesi gibi kilitledi. Ancak üst bedeni... üst bedeni rüzgarda sallanan bir söğüt dalı gibi gevşekti.
Yaratık havada süzülürken, Kael'in Analiz Refleksi (içgüdüsel odaklanma) zamanı yavaşlattı.
Hedef: Kül Sıçanı. Hız: Orta. Zayıf Nokta: Burun ucu. Sinir düğümü yoğunluğu %90. Kafatası kalın, gövde esnek. Öldürmek için güç gerekir, bayıltmak için ise sadece temas.
Yaratık tam yüzüne çarpmak üzereyken, Kael üst vücudunu hafifçe sağa yatırdı. Yaratık, boşluğu ısırdı. Dişlerinin birbirine çarpma sesi (KRAK) duyuldu.
Kael, elindeki kınlı kılıcın kabza topuzunu (pommel), kısa, keskin ve milimetrik bir hareketle yaratığın burnunun ucuna vurdu.
TAK.
Ses, ıslak bir tahtaya çekiçle vurulmuş gibi toktu.
Sıçan, havada kaskatı kesildi. Beyni, burun ucundaki o aşırı hassas sinirlerin aldığı darbeyle şok geçirdi ve anında "Kapat" komutu verdi. Yaratık, bir bez bebek gibi yere düştü ve çamura gömüldü. Titremedi bile.
İkinci ve üçüncü sıçan, kardeşlerinin düşüşünü umursamadan, sağ ve sol kanattan aynı anda saldırdı. Bunlar sürü zihniyetiyle hareket ediyordu; biri düşerse diğeri onun yerini alırdı.
Kael'in dudaklarında, o belli belirsiz, karanlık tebessüm belirdi.
"Koro halinde gelin," diye fısıldadı.
Kael, kınlı kılıcı (Siyah Diş) bir pervane gibi değil, bir orkestra şefinin asası gibi kullandı.
Solundan gelen yaratığın pençesinden eğilerek kaçarken, kının ucunu yukarı doğru savurdu ve yaratığın çenesinin altına, tam gırtlak boşluğuna vurdu.
TAK.
Yaratığın nefesi kesildi, gözleri kaydı ve arkaya devrildi.
Sağından gelen yaratık ise daha yakındı. Kael, kılıcı geri çekmeye vakit harcamadı. Kının dipçiğiyle, yani kabza tarafıyla, yaratığın alnının ortasına, o kör gözlerin arasına kısa mesafeli bir darbe (One-Inch Punch mantığıyla) indirdi.
TAK.
Üçüncü sıçan da burnunun üstüne çakıldı.
Üç saniye. Üç hareket. Üç baygın beden.
Kael nefes nefese kalmamıştı. Terlememişti. Kudret (Aura) rezervinden tek bir damla bile harcamamıştı. Sadece fiziği ve anatomiyi kullanmıştı.
Geriye kalan sürü, liderlerinin (veya en aptal üyelerinin) bu kadar sessiz ve hızlı bir şekilde yere serildiğini "hissedince" duraksadı. Kör olsalar da, önlerindeki tehdidin "Av" değil, "Üstün Yırtıcı" olduğunu o ilkel beyinleriyle anlamışlardı. Havada yayılan "Ölüm" değil, "Otorite" kokusuydu.
Sıçanlar tıslayarak geri çekildiler. Sisin içinde kayboldular.
Malik, ağzı açık bir şekilde yere, baygın yatan yaratıklara baktı. Balyozunun sapını sıkmayı bırakmıştı.
"Öldürmedin mi?" diye sordu Malik, şaşkınlıkla. "Kaptan, sadece... sadece dokundun."
Kael, kınlı kılıcını düzeltti ve tekrar belindeki askıya takmadan elinde tutmaya devam etti. Yerde yatan sıçanın üzerinden, ona basmamaya özen göstererek geçti.
"Öldürmek enerji ister Malik," dedi Kael, yürümeye devam ederek. "Kılıcı çekmek, kesmek, kanı temizlemek, kılıcı yağlamak... Hepsi efor. Ayrıca kan kokusu, bataklıktaki daha büyük şeyleri –bataklık yılanlarını veya timsahları– buraya çekerdi."
Kael, sisin içinde kaybolan sürünün ardından baktı.
"Bunlar sadece puan değil. Bunlar... gereksiz detaylar. Kasaplık yapmak için gelmedik buraya. Hedef o sarı kristal. Ve ona ulaşmak için en kısa yol, en sessiz yoldur."
Malik, yerdeki sıçanlara son bir kez baktı. Burunlarından incecik bir kan sızıyordu ama göğüsleri inip kalkıyordu. Sadece "fişleri çekilmişti".
"Seninle dövüşmek..." dedi Malik, Kael'in peşinden giderken, "bazen bir dağla dövüşmekten daha korkutucu Kaptan. Dağ en azından üzerine yıkılacağını haber verir. Sen ise... sadece ışığı kapatıyorsun."
Kael, omzunun üzerinden Malik'e baktı. Altın gözbebeği, sisin içinde parladı.
"Işık açıksa hedef olursun Malik," dedi. "Karanlıkta kal. Ve sessiz ol."
"Peki ya uyanırlarsa?" diye sordu Malik, yerdeki fareye bir tekme atma isteğini bastırarak.
"Uyanırlarsa," dedi Kael, kara bir mizahla sırıtarak. "Muhtemelen burunları çok ağrıyacak ve bir daha asla siyah zırhlı birine saldırmayacaklar. Eğitimin bir parçası say."
İkili, bataklığın derinliklerine, o ağır sülfür kokusunun geldiği yöne doğru ilerlemeye devam etti. Arkalarında ne bir ceset ne de bir savaş gürültüsü bırakmışlardı. Sadece, uyanınca başı çok ağrıyacak olan üç tane fare vardı.
Ve bataklık, bu sessizliği onaylarcasına, sisini onların üzerine bir yorgan gibi örttü.
