BÖLÜM 210 - ]
Gri Vadi'nin doğu yamacı, vadinin geri kalanındaki o kurak ve tozlu griliğin aksine, ıslak, yapışkan ve boğucu bir yeşil-siyah tonuna sahipti. Burası, Bataklık Hattı'ydı; çürümüş bitkilerin, durgun suların ve yer altından sızan metan gazının oluşturduğu doğal bir zehir havzasıydı.
Havadaki koku, çürük yumurta, sülfür ve eski cesetlerin kokusunu andıran ağır bir karışımdı. Bu koku o kadar yoğundu ki, ciğerlere çekildiğinde genzi yakıyor, midede metalik bir tat bırakıyordu.
Kael Vael'thra ve Malik Kessir, bu yoğun sisin içinde ilerliyorlardı.
Ancak diğer öğrencilerin aksine, batmıyorlardı.
Malik, devasa cüssesine ve üzerindeki ağır zırha rağmen, Toprak Aurası (Kudret) üzerindeki hakimiyeti sayesinde zemine uyguladığı basıncı dağıtıyordu. Her adımda botları çamura gömülmek yerine, çamurun yüzeyindeki gerilimi kullanarak bir nevi "yüzer" gibi ilerliyordu. Malik için zemin, içine çeken bir düşman değil, itaat eden bir hizmetkardı.
Kael ise farklı bir metot kullanıyordu. Halid'den öğrendiği "Hafiflik" prensibini uyguluyordu. Kudretini bacak kaslarına değil, ayak bileklerine ve tendonlarına odaklıyor, ağırlık merkezini sürekli değiştirerek bataklığın kökleri ve sertleşmiş yosunları üzerinde sekiyordu. Bir hayalet gibiydi; bastığı yerde iz bırakmıyor, sadece hafif bir dalgalanma yaratıyordu.
"Kaptan," dedi Malik, burnunu tutarak. Sesi, takılı olduğu miğferin altından boğuk geliyordu. "Burası... burası gerçekten iğrenç. Annemin yaptığı lahana turşusunun bozulmuş hali gibi kokuyor."
Kael, sisin içini tarayan o altın yarıklı gözleriyle önünü kontrol etti. Bir eli kılıcının kabzasındaydı.
"Bu koku bizim dostumuz Malik," dedi Kael, alçak bir sesle. "Temiz hava, amatörleri çeker. Bu koku ise onları uzak tutar. Ve uzak durdukları yerde..." Kael, ilerideki bir ağacın çürümüş gövdesine saplanmış, zayıfça parlayan bir mantarı işaret etti. "...hazine sahipsiz kalır."
İlerlemeye devam ettiler. Sis, o kadar yoğundu ki görüş mesafesi beş metreye kadar düşmüştü. Ancak sesler... sesler siste daha iyi iletiliyordu.
İleriden, sisin yoğunlaştığı bir açıklıktan tanıdık, rahatsız edici derecede kibirli bir ses duyuldu.
"Sana bir soru sordum bücür! O kristal nerede?"
Bu ses, cam kırıkları kadar keskin ve iticiydi. Kaen Morlis.
Kael durdu. Elini kaldırarak Malik'i de durdurdu.
"Gürültü," diye fısıldadı Kael. Dudaklarının kenarında o soğuk, avcı gülümsemesi belirdi. "Avın yerini belli eden en büyük hatadır."
Kael ve Malik, sesin geldiği yöne doğru, çamurun üzerinde kayarak yaklaştılar. Dev bir söğüt ağacının sarkan dallarının arkasına gizlendiklerinde, aşağıdaki sahneyi net bir şekilde görebiliyorlardı.
Bataklığın ortasında, nispeten kuru kalmış küçük bir adacık vardı. Adacığın üzerinde üç kişi duruyordu.
Biri Kaen Morlis'ti. Üzerindeki o pahalı, kırmızı ipek pelerin çamur sıçramalarıyla lekelenmişti ama bu onun kibrinden bir şey eksiltmemişti. Elindeki asayı, karşısındaki öğrenciye doğrultmuştu. Asanın ucunda, bu sisli ortamda tehlikeli derecede parlak ve sıcak görünen bir ateş topu (Tını) titreşiyordu.
Yanında, Kaen'in yancısı olan iri yarı bir başka soylu çocuk duruyordu.
Karşılarında ise, Akademi'nin burslu öğrencilerinden biri olan, cılız, gözlüklü ve korkudan titreyen Moss vardı. Moss, göğsüne sıkıca bastırdığı bir şeyi korumaya çalışıyordu.
Kaen, bir adım daha yaklaştı. Asasındaki ateş, Moss'un yüzünü aydınlattı.
"O sarı kristal," dedi Kaen, sesi tehditkar bir tıslamaya dönüştü. "Onu o bataklığın dibinden ben çıkaramazdım. Üzerim kirlenirdi. Ama sen... sen zaten pissin Moss. Oraya girip çıkmak senin işin. Şimdi ver onu bana."
"B-ben buldum," diye kekeledi Moss, geri geri giderek. Ayağı bir köke takıldı ama düşmedi. "Kurallar... bulanındır diyor."
"Kurallar," dedi Kaen, gülerek. "Kurallar soylular içindir Moss. Sen bir köylüsün. Senin tek kuralın itaat etmektir. Ver şunu, yoksa o ucuz cübbeni tutuştururum. Bataklık gazıyla birleşince nasıl parlayacağını hayal et."
Kaen'in yanındaki çocuk kıkırdadı. "Hadi Kaen, yak gitsin. Zaten leş gibi kokuyor."
Kael, ağacın dalında, gölgelerin içinde bu sahneyi izliyordu.
Malik, Kael'in yanına fısıldadı. "İnelim mi Kaptan? O çocuğun kafasını çamura gömmek istiyorum. Sadece beş saniye sürer."
Kael, Malik'in omzuna elini koydu. Bakışları Kaen'de değil, Kaen'in arkasındaki durgun, siyah su birikintisinde sabitti.
"Hayır," dedi Kael sessizce. "Kahramanlık yapmaya gerek yok Malik. Enerji israfı."
Kael'in gözleri (Analiz Refleksi), suyun yüzeyindeki o mikroskobik titreşimleri yakalamıştı. Kaen'in elindeki ateş topunun yaydığı ısı, sadece Moss'u korkutmuyordu. Aynı zamanda, o siyah suyun altında uyuyan bir şeyi de rahatsız ediyordu.
Çamur Yılanı (Mire Viper).
Bu yaratıklar kördü. Sadece ısıyı ve titreşimi algılarlardı. Ve Kaen, elindeki o devasa meşaleyle, karanlık bir odada fener yakmış gibi bağırıyordu: Ben buradayım! Ben sıcak bir yemeğim!
"Bak," dedi Kael, Malik'e suyu işaret ederek. "Doğa kendi adaletini sağlamak üzere. Sadece... biraz dürtmemiz lazım."
Kael, ağacın gövdesinden, avuç içi büyüklüğünde, yosun tutmuş bir taş parçası kopardı.
Ağırlığını tarttı. Rüzgarı hesapladı.
Kaen'e atmayacaktı. Kaen'e atarsa, çocuğun üzerindeki koruma büyüleri devreye girebilirdi. Ya da Kaen taşı fark edip savunmaya geçebilirdi.
Kael'in hedefi Kaen değildi. Kael'in hedefi, Kaen'in arkasındaki suydu.
Kaen, ateş topunu büyüttü. "Son şansın Moss! Sayıyorum! Bir..."
Kael, elindeki taşı fırlattı.
Taş, Kael'in parmaklarından çıktığı an, sanki bir mermi gibi sessiz ve düz bir rotada ilerledi. Kaen'in omzunun sadece beş santim üzerinden geçti –Kaen rüzgarını hissetti ama ne olduğunu anlayamadı– ve arkasındaki durgun suya düştü.
ŞLUP!
Ses, bataklığın sessizliğinde tok ve net bir şekilde yankılandı.
Kaen irkildi ve arkasına döndü. "O neydi?"
Su halkaları genişledi. Ve sonra, suyun yüzeyi yarıldı.
Yerin altından, siyah, pullu ve bir ağaç gövdesi kalınlığındaki Çamur Yılanı fırladı. Yaratığın gözleri yoktu ama ağzı, ustura gibi keskin dişlerle doluydu. Yılan, suya düşen taşın titreşimine uyanmış, ancak yüzeye çıktığında karşısında çok daha cazip, çok daha sıcak bir hedef bulmuştu.
Kaen'in elindeki ateş topu.
Yaratık, ısı kaynağına kilitlendi.
"Hiii!" Kaen, karşısında yükselen üç metrelik canavarı görünce çığlık attı. Soylu eğitimi, büyü teorileri, hepsi o an buharlaştı. Geriye sadece ilkel bir korku kaldı.
Yılan, başını geriye çekti ve bir yay gibi gerilerek Kaen'e saldırdı.
Kaen, panikle elindeki ateş topunu fırlattı. Ama nişan almadı. Sadece elinden çıkarmak istedi.
Ateş topu yılana çarpmadı; yılanın hemen yanından geçip bataklığın yüzeyindeki metan gazı birikintisine isabet etti.
BOOOM!
Küçük çaplı bir patlama oldu. Alevler ve çamur havaya savruldu. Şok dalgası, dengesiz duran Kaen'i geriye doğru fırlattı. Kaen, o "kirlenmekten korktuğu" ipek peleriniyle birlikte, yüzüstü en yapışkan, en pis kokulu çamur çukuruna kapaklandı.
"Imdat! Yanıyorum! Boğuluyorum!" diye bağırdı Kaen, çamurun içinde debelenirken. Aslında yanmıyordu, sadece paniklemişti.
Yılan, patlamanın gürültüsünden ürkerek suya geri daldı ve gözden kayboldu.
Kaen'in yancısı, "Kaen!" diye bağırarak arkadaşını çamurdan çıkarmaya çalışırken kendisi de kayıp düştü.
Moss, elindeki kristalle birlikte bir kenara sinmiş, olan biteni şaşkınlıkla izliyordu.
İşte o an, kaosun en yoğun olduğu, herkesin çamura ve paniğe odaklandığı o saniyede, Kael ağaçtan indi.
Bir rüzgar gibiydi. Siyah, mat zırhı siste görünmezliğini koruyordu.
Kael, Moss'un yanından geçerken yavaşlamadı bile. Sadece elini uzattı. Moss'un ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden, çocuğun elindeki Sarı Kristal'i (10 Puan) parmaklarının arasından çekip aldı.
Moss, "Hey!" diyebildi sadece.
Kael durmadı. Kristali havada çevirip cebine attı ve sisin içine doğru koşmaya devam etti.
Malik, Kael'in peşinden, ağır ama sessiz adımlarla gelirken, çamurun içinde debelenen ve "Gözüme çamur kaçtı! Babama söyleyeceğim!" diye ağlayan Kaen'e son bir bakış attı.
"Yazık," diye mırıldandı Malik, gülerek. "Leke çıkmaz o ipekten."
Sisin içinde güvenli bir mesafeye ulaştıklarında Kael yavaşladı. Nefesi düzenliydi. Terlememişti bile. Elini cebine attı ve sarı kristali çıkardı. Sisli havada, kristal soluk bir ışıkla parlıyordu.
"On puan," dedi Kael, kristali Malik'e atarak. "Ve sıfır efor."
Malik kristali havada yakaladı. "Kaptan," dedi, başını iki yana sallayarak. "Sen korkunçsun. Yılanı üzerine saldın."
"Ben salmadım," dedi Kael, omuz silkerek. "O sadece sıcak bir karşılama yapmak istedi. Kaen ise... doğaya karşı fazla parlaktı. Burada parlayan söner Malik. Kural bu."
Kael, arkalarından gelen Kaen'in öfkeli bağırışlarını dinledi.
"Bizim kristalimiz!" diye bağırıyordu Kaen. "Kim aldı onu?! O dört gözlü velet mi?!"
Kael'in dudaklarında karanlık, kuru bir tebessüm belirdi.
"Bırak birbirlerini yesinler," dedi Kael. "Suçlu aranırken, hırsız çoktan sınırın ötesindedir. Yürü Malik. Bataklığın kalbine gidiyoruz. Orada daha büyük avlar var."
İkili, sisin derinliklerinde kaybolurken, Kael'in aklında tek bir düşünce vardı:
Güç, sadece kasla veya büyüyle uygulanmaz. Bazen, sadece doğru taşı doğru yere atmak yeterlidir.
