BÖLÜM 208 -
Gri Vadi'nin girişi, doğanın kucağına açılan bir kapıdan ziyade, devasa bir canavarın dişli ağzına benziyordu. İki yüksek kayalığın arasına sıkışmış, sabahın erken saatlerinde bile güneşin girmekte zorlandığı bu dar boğaz, yüzlerce yıldır Solgard Akademisi'nin "eleme sahası" olarak biliniyordu. Ancak bugün, o tekinsiz sessizlik, beş yüz öğrencinin yarattığı kakofoniyle paramparça edilmişti.
Hava; pahalı parfümlerin, heyecanla salgılanan terin, yeni yağlanmış deri zırhların ve havada çıtırdayan kontrolsüz Tını (Mana) zerrelerinin ağır, baş döndürücü karışımıyla doluydu.
Kalabalığın en arkasında, o karmaşadan izole edilmiş bir gölge adacığı gibi duran Kael Vael'thra ve Malik Kessir, manzarayı sessizce izliyorlardı.
Kael, burnunu havaya kaldırdı ve rüzgarı kokladı. Gözleri kapalıydı. Sağ eli, belindeki Siyah Diş 'in kabzasında, sol eli ise göğsünün üzerinde, zırhının altındaki Mühür 'ün nabzını dinler gibi duruyordu.
"Kokuşmuş," dedi Kael. Sesi, yanındaki Malik'in duyabileceği kadar alçak ama bir o kadar da netti.
Malik, devasa kalkanını (veya balyozunu) omzunda düzeltti. Yüzünü buruşturarak etrafına bakındı. "Bence güzel kokuyorlar Kaptan. Lavanta, gül suyu... Şu öndeki sarı cübbeli çocuktan bildiğin tarçın kokusu geliyor."
Kael gözlerini açtı. Biri okyanus mavisi, diğeri dikey bir yırtık halindeki erimiş altın rengi olan o gözler, kalabalığı tararken bir insanı değil, bir sürüyü inceliyor gibiydi.
"Parfümü kastetmiyorum Malik," dedi Kael, dudaklarının kenarında belli belirsiz, karanlık bir tebessümle. "Altındaki kokuyu al. Adrenalin. Kortizol. Ve saf, damıtılmış panik. Bu koku... Garnizon'da, kışın ilk günü dışarı çıkan acemilerin kokusudur. Bu koku, av kokusudur."
Önlerindeki manzara, Kael'in teşhisini doğruluyordu.
Akademi'nin elitleri, sanki bir savaşa değil de bir baloya gidiyormuş gibi giyinmişlerdi. Parlak gümüş zırhlar, üzerine aile armaları işlenmiş ipek pelerinler, güneş ışığında kör edici parıltılar saçan asalar ve mücevherli kabzalar... Her biri "Bana bak!" diye bağırıyordu.
Kael'in Analiz Refleksi , istemsizce verileri işlemeye başladı.
Hedef A (Mavi Pelerinli): Asa tutuşu gevşek. Ağırlık merkezi topuklarda. Arkadan bir saldırı gelirse tepki süresi: 1.8 saniye. Sonuç: Ölü. Hedef B (Ağır Zırhlı): Zırhı eklemlerden sıkıyor. Hareket kabiliyeti %30 kısıtlı. İlk darbede dengesini kaybedecek. Sonuç: Yerde. Hedef C (Grup): Birbirlerine çok yakın duruyorlar. Alan etkili bir büyü (veya bir balyoz darbesi) dördünü birden indirir. Sonuç: Toplu mezar.
Kael, Malik'e döndü. İkisi de baştan aşağı, Kessir Usta'nın özel karışımıyla matlaştırılmış, ışığı yutan siyah zırhlar giyiyorlardı. Üzerlerinde parlayan tek bir metal parçası, rüzgarda şakırdayacak tek bir zincir yoktu. Onlar bu renk cümbüşünün içindeki iki kara delikti.
"Bak şunlara Malik," dedi Kael, çenesilye öndeki bir grubu işaret ederek. "Zırhlarını o kadar parlatmışlar ki, bir Kül Sıçanı onları beş kilometre öteden görebilir. Aslında nazik çocuklar. Canavarların yemeklerini bulması için kolaylık sağlıyorlar."
Malik, boğuk bir kahkaha attı. "Belki de canavarların gözünü kamaştırıp kaçmayı planlıyorlardır?"
"Canavarların çoğu kördür Malik," dedi Kael ciddiyetle. "Onlar korkunun kokusunu ve kalp atışının ritmini takip eder. Ve şu an buradaki kalp atışları o kadar gürültülü ki, vadinin dibindeki solucanlar bile uyanmıştır."
O sırada, hemen yanlarında duran bir grup soylu öğrenci, Kael ve Malik'in bu "sade" ve "fakir" görünümlerini fark etti. İçlerinden biri, uzun boylu, bakımlı saçları olan bir Rüzgar Büyücüsü, yanındaki kıza dönerek fısıldadı ama sesi duyulacak kadar yüksekti:
"Şunlara bak. Zırhlarını boyamaya paraları yetmemiş galiba. Kömürlükten çıkmış gibiler."
Gruptakiler kıkırdadı. Kız, elindeki yelpazeyle ağzını kapatarak, "Belki de kamuflajdır?" dedi alaycı bir tonla. "Çamurun içinde saklanmak için."
Malik, dişlerini sıktı. Omuz kasları gerildi. Elini silahına atmak istedi ama Kael, sakin bir hareketle elini Malik'in ön koluna koydu. Kael'in parmakları bir mengene gibi sertti.
"Sakin ol Duvar," dedi Kael. Sesi o kadar sakindi ki, bu sakinlik Malik'i öfkeden daha çok ürpertti.
"Bize hakaret ediyorlar Kaptan," diye hırıldadı Malik.
Kael, soylu gruba bakmadı bile. Gözlerini vadinin girişine, o sisli boğaza dikmişti.
"Aslanlar," dedi Kael, sesinde derin bir bıkkınlık ve felsefi bir soğuklukla, "sineklerin vızıltısına cevap vermez Malik. Sadece kuyruklarını sallarlar ve sinekler ezilir. Enerjini harcama. Onların hakaretleri, birazdan atacakları çığlıkların yanında çok sessiz kalacak."
Kael'in bu tavrı, soylu çocukların gülüşünü kursaklarında bıraktı. Cevap alamamak, aşağılanmaktan daha sinir bozucuydu. Kael onları "yok" sayıyordu. Varlıkları, Kael'in gerçekliğinde bir yer kaplamıyordu.
Tam o anda, kalabalığın ön tarafında bir hareketlenme oldu.
Yüksek bir kayanın üzerine çıkmış olan Baş Gözetmen, elindeki asayı havaya kaldırdı. Asanın ucu kırmızı bir ışıkla parlıyordu.
"Sessizlik!" diye gürledi Gözetmen. Sesi büyüyle güçlendirilmişti, vadinin duvarlarında yankılandı.
Kalabalık sustu.
"Gri Vadi Sınavı başlamak üzere," dedi Gözetmen. "Kurallar basit. Vadiye girin. Size verilen haritadaki işaretli noktalardan kristalleri toplayın. Gün batımına kadar çıkışa ulaşın. Güvenlik protokolleri aktiftir ama unutmayın... acı gerçektir. Ve aptallığın bedeli, revirde geçen uzun haftalardır."
Gözetmen, dramatik bir duraksama yaptıktan sonra asasını gökyüzüne doğrulttu.
"Başlayın!"
GÜM!
Asanın ucundan yeşil bir işaret fişeği fırladı ve gökyüzünde patlayarak zehirli bir duman gibi yayıldı.
Ve kaos başladı.
Kael'in tahmin ettiği gibi, işaret fişeğini görür görmez kalabalık, baraj kapakları açılmış bir sel gibi vadiye doğru hücum etti. Öğrenciler birbirini itiyor, öne geçmek için büyüler savuruyor, bağırıyor ve koşuyordu. Rengarenk pelerinler birbirine karışıyor, zırhlar birbirine çarpıyordu.
"Hadi!" diye bağırdı öndeki soylu çocuk. "En iyi kristalleri kapmalıyız!"
Yüzlerce ayak, toprağı döverek vadiye aktı. Toz bulutu havaya kalktı.
Malik de içgüdüsel olarak bir adım öne çıktı. Yarışma dürtüsü kanını kaynatıyordu.
"Kaptan? Gitmiyor muyuz?"
Kael, Malik'in omzundaki elini çekmedi. Hatta daha sıkı kavradı ve onu geri çekti. Kael yerinden kıpırdamamıştı. Ayakları, Demir Kök duruşuyla yere çivilenmiş gibiydi.
"Bekle," dedi Kael. Sesi buz gibiydi.
"Ama... hepsi gidiyor! Kristalleri alacaklar!"
Kael, toz bulutunun içinde kaybolan o kaotik kalabalığa baktı. Sağ gözündeki altın yarık parladı.
"Önden gidenler," dedi Kael, sanki bir doğa yasasını açıklıyormuş gibi, "ganimeti almaz Malik. Önden gidenler, tuzakları temizler. Önden gidenler, canavarları uyandırır. Önden gidenler... yem olur."
Kael, kollarını göğsünde kavuşturdu. Sırtını, vadinin girişindeki kayalığa yasladı.
"Bırak koşsunlar," diye devam etti, dudaklarında o meşhur kara mizahın izi olan bir gülümsemeyle. "Bırak enerjilerini harcasınlar. Bırak çukurları doldursunlar. Biz, onlar yorulup hata yapmaya başladığında gireceğiz. Bir partide büfeye ilk saldıranlar, her zaman en çok mide ağrısını çekenlerdir."
Vadinin derinliklerinden, ilk çığlık sesleri gelmeye başlamıştı bile. Bir patlama sesi, ardından bir canavarın kükremesi duyuldu.
Malik durdu. Kulağını vadiye verdi. Sesler... hiç de hoş gelmiyordu.
"Haklısın," dedi Malik, yutkunarak. "Kulağa... acılı geliyor."
"Müzik başladı," dedi Kael, yaslandığı yerden dularak. Zırhını düzeltti. Elini Siyah Diş'in kabzasına koydu. Kılıç, kınında hafifçe titredi; sahibinin sakinliğine tezat bir açlıkla.
"Şimdi," dedi Kael, toz bulutu biraz dağıldığında. "Çöpçüler işini bitirdiğine göre, temizlikçiler girebilir."
Kael ve Malik, o renkli kalabalığın yarattığı yıkımın ardından, sessiz, siyah ve tehditkar iki gölge gibi, Gri Vadi'nin ağzına doğru ağır adımlarla yürüdüler.
Onlar yarışmıyordu. Onlar avlanıyordu.
