Cherreads

Chapter 207 - BÖLÜM 207 - GÖLGE VE ONAY (HALİD'İN VEDASI)]

Solgard'ın gece yarısı, Vael'thra Malikanesi'nin dördüncü katındaki balkonun taş korkuluklarına, bir idam mahkumunun son nefesi kadar ağır ve soğuk bir şekilde çökmüştü. Şehrin aşağısından, o ışıltılı ve gürültülü "Medeniyet Çukuru"ndan yükselen sesler; sarhoş naraları, at arabalarının tekerlek tıkırtıları ve uzaktaki tapınak çanlarının boğuk çınlamaları, buraya ulaştığında anlamsız bir uğultuya dönüşüyordu.

Kael Vael'thra, balkonun kenarında, karanlığın içinde bir heykel gibi hareketsiz duruyordu.

Üzerinde hala, Kessir Usta'nın atölyesinden çıkarken giydiği o yeni, mat siyah zırhı vardı. Zırhın derisi, atölyenin isi ve yağıyla kokuyordu. Bu koku, Kael için bir parfümden, Solgard'ın o mide bulandırıcı gül sularından çok daha kıymetliydi. Bu, çalışmanın, emeğin ve hazırlığın kokusuydu.

Kael, ellerini soğuk taş korkuluğa dayadı. Parmak uçları, taştaki pürüzleri hissediyordu.

İçeride, o lanetli "İpek Tabut" (yatak), beyaz çarşaflarıyla bir hayalet gibi onu bekliyordu. Ama Kael oraya girmeyecekti. O yumuşaklık, o sıcaklık, o "güvenli" uyku vaadi, zihnindeki savaş alarmlarını susturmaya çalışan birer uyuşturucudan farksızdı. Yarın bir sınav vardı. Ve Kael biliyordu ki, sınavlar kağıt üzerinde değil, kemik üzerinde yapılırdı.

"Uyku..." diye mırıldandı Kael, kendi kendine. Sesi, gece rüzgarına karışan metalik bir hırıltıydı. "Zayıfların, ertesi gün ölmeyi beklerken yaptığı o küçük prova."

Dudaklarının kenarında, karanlık, kuru ve neşesiz bir tebessüm belirdi. Bu, bir şaka değildi; bu, hayatın absürtlüğüne karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıydı. Normal bir öğrenci şu an yatağında dönüp duruyor, yarınki yazılı sınavda hangi rün formülünün çıkacağını düşünerek terliyordu. Kael ise, yarınki simülasyonda kaç kişinin kemiğini kırmadan etkisiz hale getirebileceğinin matematiğini yapıyordu.

Rüzgar yön değiştirdi.

Kuzeyden, Fırtına Tepesi'nin yönünden gelen o sert esinti, Kael'in yüzüne vurdu. Ve o rüzgarın içinde, doğal olmayan bir "ağırlık" vardı.

Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, omurgasının üzerinde soğuk, huzursuz bir yılan gibi kıpırdandı. Hayati Zerreleri (hücreleri), aniden gelen bir tehdit algısıyla büzüştü. Ensesindeki tüyler, bir kedinin tüyleri gibi diken diken oldu.

Birisi vardı.

Ama bu bir hizmetçi değildi. Bir suikastçı da değildi. Suikastçılar saklanırdı. Bu varlık ise saklanmıyordu; sadece "Orada" duruyordu ve varlığıyla geceyi eziyordu.

Kael, başını çevirmedi. Vücut pozisyonunu bozmadı. Eli kılıcına gitmedi. Sadece gözlerini (Biri safir, diğeri dikey yarıklı altın) hafifçe, çok hafifçe sola kaydırdı.

Karşıdaki binanın çatısında, bacanın gölgesine karışmış bir siluet vardı.

Rüzgar, siluetin pelerinini dalgalandırmıyordu. Pelerin, rüzgarı kesiyordu. Adam, yerçekimine meydan okuyan bir rahatlıkla, çatının en ucunda, düşmenin imkansız olduğu bir açıda duruyordu.

Halid İbn Valyr.

Gölge Komutan. Usta. Kael'i kıran ve yeniden yapan adam.

Kael, ustasını gördüğünde içinde bir korku dalgası yükselmedi. Bir sevgi dalgası da yükselmedi. Sadece, bir kılıcın örsü tanıdığı o andaki gibi, derin ve metalik bir "Tanıma" hissi oluştu.

Normal bir öğrenci, ustasını gördüğünde el sallardı. Ya da selam verirdi.

Ama Halid, el sallayan öğrencilerin ellerini kırardı.

Karanlığın içinden, o çatıdaki gölgeden Kael'e doğru görünmez, sessiz ama fiziksel olarak hissedilebilir bir dalga yayıldı. Bu bir büyü değildi. Tını (Mana) kullanılmıyordu. Bu, saf Kudret (Aura) ve zihinsel odaklanmanın birleşimiydi.

Öldürme Niyeti (Killing Intent).

Hava yoğunlaştı. Kael'in ciğerlerindeki oksijen, aniden cıva gibi ağırlaştı. Boğazına görünmez, buz gibi bir el yapışmış gibiydi. Kalbi, bu tehdit karşısında ritmini bozup "Kaç ya da Savaş" sinyalleri göndermeye başladı.

Halid, uzaktan, sessizce Kael'e şunu soruyordu: Korkuyor musun? Tereddüt ediyor musun? O yumuşak yatak, o sıcak yemekler, o "Anne şefkati" seni köreltti mi?

Bu bir selamlaşma değildi. Bu, son bir dayanıklılık testiydi. Eğer Kael irkilirse, eğer elini kılıcına atarsa veya –en kötüsü– bir adım geri çekilirse, Halid onu yarınki sınava sokmazdı. Onu oracıkta, o balkonda, başarısız bir proje olarak silerdi.

Kael'in alnında bir damla soğuk ter birikti.

Zihni, vücuduna "Kıpırdama" emrini verdi. Kaslarını, Garnizon Disiplini ile kilitledi. Nefesini tutmadı; yavaş, kontrollü ve sessiz bir şekilde vermeye devam etti.

Kael, o öldürücü baskının altında ezilmedi. O baskıyı kabul etti. Onu bir rüzgar gibi teninden geçirdi.

Ve sonra... cevabını verdi.

Kael, Halid'in olduğu yöne doğru, başını sadece bir milim, belli belirsiz bir açıyla aşağı eğdi.

Bu bir reverans değildi. Bir boyun eğme değildi.

Bu, bir kurdun, sürünün alfasına uzaktan verdiği o kısa, keskin ve "Anlaşıldı" diyen işaretti.

Gördüm. Buradayım. Ve titremiyorum.

O mikroskobik hareket, gecenin sessizliğinde bir gök gürültüsü kadar netti.

Karşı çatıda, gölgenin içindeki siluet hafifçe dalgalandı. Halid'in yüzü görünmüyordu ama Kael, o karanlığın içinde, ustanın dudaklarının kenarında beliren o nadir, o tehlikeli ve memnuniyet dolu "Kırık Gülümseme"yi (Broken Smile) hissedebiliyordu.

Baskı, bir anda kalktı.

Boğazındaki el gevşedi. Hava tekrar hafifledi.

Halid, bir duman gibi dağıldı. Arkasını dönüp gitmedi; sadece karanlığın dokusuna karışıp yok oldu. Bir veda sözü yoktu. "İyi şanslar" dileği yoktu. Şans, hazırlıksız olanlar içindir.

Kael, derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan soğuk hava, içindeki ateşi harladı.

"Gitti," dedi Kael, sessizliğe.

Sonra kendi kendine güldü. Kısa, kuru, neşesiz bir gülüştü bu.

"Normal insanların ebeveynleri, sınavdan önce çocuklarını öper, çantalarına elma koyar," diye mırıldandı Kael, balkonun taş zeminine bakarak. "Benimkiler ise beni uzaktan boğmaya çalışıyor. Ne kadar... teşvik edici."

Bu absürt durum, Kael'in hoşuna gitmişti. Normallik ona göre değildi. O, bu deliliğin içinde huzur buluyordu.

Kael, odaya geri dönmedi. O yumuşak yatağa yatmayacaktı.

Balkonun köşesine, rüzgarın en az vurduğu o kuytu yere gitti. Kürk pelerinini (o eski, kokulu, güvenli pelerini) sert taşa serdi.

Belindeki Siyah Diş'i ve Gölge Pençesi'ni çıkardı. Onları yere bırakmadı. Kucağına aldı.

Metal, tenine değdiğinde serindi. Ama bu soğukluk onu üşütmüyor, aksine ateşini dengeliyordu. Kılıçlar, onun yastığı, yorganı ve tek sırdaşıydı.

Kael, sırtını duvara yasladı. Bacaklarını karnına çekti. Kılıçları göğsüne bastırdı.

Gözlerini kapattı.

Solgard'ın ışıkları umurunda değildi. Yarınki sınav umurunda değildi. Rektör, soylular, puanlar... hiçbiri umurunda değildi.

Tek önemli olan şey, az önce aldığı o sessiz onaydı.

Halid onu izlemişti. Ve onu yetersiz bulmamıştı.

Bu düşünce, Kael'e dünyadaki en yumuşak yataktan daha büyük bir huzur verdi.

Zihni, Solgard'ın karmaşasından koptu. Rüyasında canavarlar görmedi. Kan görmedi. Ateş görmedi.

Rüyasında, sadece mutlak, dingin, yıldızsız ve sonsuz bir karanlık gördü.

O karanlıkta ne ses vardı ne de hareket. Sadece Kael vardı. Ve o karanlık, onu yutmuyor, onu kucaklıyordu. Çünkü Kael, artık karanlıktan korkan bir çocuk değildi.

O, karanlığın içinde dövülmüş, acıyla su verilmiş ve Halid'in iradesiyle bilenmiş bir "Çelik İrade"ydi.

Sabah olduğunda, güneş balkona vurduğunda, Kael uyanmayacaktı.

Çünkü o, zaten hiç uyumamıştı. Sadece, kılıcının kınında beklediği gibi, o da kendi zamanını beklemişti.

Şafak sökerken, Kael'in kapalı göz kapaklarının ardında tek bir düşünce vardı:

Bugün avlanıyoruz.

More Chapters