Cherreads

Chapter 203 - SOKAKTA BİR AVCI (KALABALIK YARILMASI)]

Solgard'ın Orta Şehir Meydanı, öğle güneşinin altında kaynayan bir kazan gibiydi. Vael'thra Malikanesi'nin sessiz ve steril bahçesinden çıkıp bu kaosa adım atmak, bir kütüphaneden çıkıp savaş alanının ortasına düşmekle eşdeğerdi. Binlerce insan; tüccarlar, öğrenciler, dilenciler ve soylular, dar sokaklarda birbirini iterek, bağırarak ve terleyerek akıyordu. Havada ağır bir baharat, at gübresi, ucuz parfüm ve pişmiş et kokusu asılıydı.

Kael ve Malik bu insan selinin kıyısında durdular.

Malik, devasa cüssesiyle kalabalığa baktı ve yüzünü ekşitti. Sırtındaki Yerkıran, kalın kumaşlara sarılı olmasına rağmen yaydığı o ağır, metalik varlıkla Malik'in omuzlarına baskı yapıyordu.

"Burası..." dedi Malik, burnunu tutarak. "Burası çok dar Kaptan. Ve çok gürültülü. Sanki hepsi aynı anda konuşmak için yarışıyor."

Kael, pelerininin yakasını düzeltti. Sağ elini, belindeki Siyah Diş'in kabzasının üzerinde, metalin soğukluğunu hissedecek kadar yakın ama dokunmayacak kadar mesafeli bir noktada tutuyordu. Gözleri (Biri safir mavisi, diğeri dikey yarıklı altın) kalabalığı tarıyordu. Ama bu tarama, bir turistin meraklı bakışı değildi; bir kurdun, koyun sürüsüne bakarken yaptığı o soğuk, hesapçı analizi içeriyordu.

"Gürültü, zayıflığın kamuflajıdır Malik," dedi Kael. Sesi, kalabalığın uğultusunu kesen bir bıçak gibi net ve metalikti. "Korktukları için bağırıyorlar. Sessizlikten korkuyorlar. Çünkü sessizlikte, avcının ayak sesleri duyulur."

Kael, kalabalığın içine doğru ilk adımını attı.

Normalde, bu yoğunluktaki bir kalabalıkta ilerlemek, omuz omuza çarpışmayı, itiş kakışı ve "Pardon" demeyi gerektirirdi. Solgard'ın medeni kuralları buydu. Ancak Kael, Kuzey'den dönerken o medeni kuralları Fırtına Tepesi'nin buzlu yamaçlarına gömmüştü.

Kael yürümeye başladığında, garip bir fenomen gerçekleşti.

Kael, fiziksel olarak kimseye dokunmadı. Kimseyi itmedi. Tını (Mana) kullanmadı; sırtındaki Mühür sessiz ve kapalıydı. Kullandığı şey, Kudret (Aura) rezervlerinden sızan, ancak gözle görülmeyen, sadece ilkel beyin sapının (amigdala) algılayabildiği saf bir "Öldürme Niyeti" (Killing Intent) dalgasıydı.

Bu dalga, Kael'in önündeki havayı ağırlaştırıyordu.

Önünde yürüyen şişman bir ipek tüccarı, aniden ensesinde soğuk bir nefes hissetmiş gibi irkildi ve nedenini bilmeden kenara sıçradı. Yanındaki sepet taşıyan kadın, Kael'in yaklaştığını görmemişti bile ama vücudu, "Tehlike Yaklaşıyor" sinyalini alarak duvara yapıştı.

Kalabalık, Musa'nın Kızıldeniz'i yarması gibi, Kael'in önünde ikiye ayrılıyordu.

İnsanlar, Kael ve Malik geçerken susuyor, gözlerini kaçırıyor ve nefeslerini tutuyorlardı. Kimse bu iki gence bakmaya cesaret edemiyordu çünkü içgüdüleri onlara şunu haykırıyordu: Göz göze gelme. Hareket etme. Yırtıcı geçiyor.

Malik, Kael'in hemen arkasından, açılan bu koridordan yürürken şaşkınlıkla etrafına bakındı.

"Kaptan," dedi fısıltıyla. "Bunu nasıl yapıyorsun? Sanki vebalıymışız gibi kaçıyorlar."

Kael, duruşunu bozmadan, hafifçe başını çevirdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, karanlık bir tebessüm, bir kara mizah kırıntısı belirdi.

"Vebalı değiliz Malik. Sadece... besin zincirindeki yerlerini hatırlıyorlar. Bir ceylan, aslan su içerken yanına gidip 'Merhaba' demez. Sadece yol verir."

Malik sırıttı. "Yani biz aslan mıyız?"

"Hayır," dedi Kael, önüne dönerek. "Aslanlar gösterişi sever. Kükrerler. Biz daha kötüsüyüz. Biz sessiziz."

Yolculukları, "Bakırcılar Sokağı"na (The Coppersmith's Alley) geldiklerinde kesintiye uğradı. Burası, ana caddeden daha dar, daha karanlık ve daha tekinsiz bir ara yoldu. Ve her ara yolun olduğu gibi, buranın da "bekçileri" vardı.

Sokağın ortasında, yolu kapatacak şekilde duran beş kişi vardı.

Bunlar, Solgard'ın arka sokaklarında yaşayan, Düşük Tınılı (Mana yeteneği olmayan) ama kaba kuvvetlerine güvenen, gündüzleri hamallık yapıp akşamları sarhoş olan tipik serserilerdi. Üzerlerinde kirli deri yelekler, ellerinde ucuz şarap şişeleri ve bellerinde paslı bıçaklar vardı.

Grubun lideri, kel, yüzünde çiçek bozuğu izleri olan, iri yarı bir adamdı. Adı Jarko'ydu ve o anki en büyük hatası, aldığı alkolün etkisiyle algılarının körelmiş olmasıydı. Kael'in yaydığı o "Tehlike Sinyali"ni hissetmeyecek kadar sarhoştu.

Jarko, Kael'in temiz (ama siyah) kıyafetlerini, soylu duruşunu ve Malik'in devasa ama "köylü" görünümünü süzdü. Zengin züppeler. Kolay av.

"Hop, hop, hop..." dedi Jarko, yolu keserek. Ağzından yayılan ucuz şarap kokusu, Kael'in burnuna kadar geldi. "Nereye böyle küçük lordlar? Burası paralı yol. Geçiş ücreti... üzerinizdeki her şey."

Arkadasındaki dört serseri kıkırdadı. Biri, elindeki çakıyı çıkarıp tırnaklarını temizlemeye başladı. Klasik korkutma taktiği.

Malik durdu. Omuzları gerildi. Elini, sırtındaki Yerkıran'ın sapına atmak üzere hareketlendi. Bir hamlesiyle bu beş adamı da duvara yapıştırabilirdi.

Ancak Kael, sol elini hafifçe kaldırarak Malik'i durdurdu.

"Gerek yok," dedi Kael. Sesi sakin, metalik ve ölümcül derecede duygusuzdu. "Enerji israfı."

Kael, Jarko'ya doğru bir adım attı.

Jarko sırıttı. "Ne o? Kahramanlık mı yapacaksın cüce? Seni şuracıkta..."

Kael durdu. Jarko ile arasında sadece yarım metre mesafe vardı.

Kael kılıcını çekmedi. Elini kaldırmadı. Büyü yapmadı.

Sadece... baktı.

Sağ gözündeki o dikey, erimiş altın rengi yarık, Jarko'nun gözlerine kilitlendi. Ve o an, Analiz Refleksi devreye girdi. Ancak bu sefer savunma için değil, saf bir psikolojik saldırı için.

Kael, başını hafifçe, bir kuşun avını incelemesi gibi yana eğdi. Gözleri, Jarko'nun üzerinde "Anatomik Bir Kesim Haritası" çıkarıyormuş gibi gezindi.

Bakışları Jarko'nun boynuna indi. *Sol şah damarı. Yüzeye yakın. Nabız yüksek. Tek kesik.*Bakışları Jarko'nun göğsüne indi. *Karaciğer yağlanmış. Kaburgalar zayıf. Diyafram savunmasız. Darbe direnci: Düşük.*Bakışları Jarko'nun dizlerine indi. Sağ dizde eski bir sakatlık. Ağırlık merkezi bozuk. Hafif bir tekme ile kalıcı sakatlık.

Kael bu analizi yaparken, Jarko'nun beynine garip bir sinyal gidiyordu. Adam, karşısındaki çocuğun kendisine bir insan olarak bakmadığını hissetti. Bu çocuk ona, bir kasabın tezgaha koyduğu et parçasına baktığı gibi bakıyordu. "Nereni kesmeliyim?" diye sormuyordu; "Nerenden başlamalıyım?" diye karar veriyordu.

Bu bakış, Jarko'nun ilkel beynindeki "Donma Tepkisi"ni (Freeze Response) tetikledi.

Jarko'nun sırıtışı yüzünde dondu. Alnında soğuk terler birikti. Elindeki şarap şişesi titremeye başladı. Nefesi kesildi. Boğazına görünmez bir el yapışmış gibiydi.

Arkadasındaki diğer serseriler de susmuştu. Kael'in yaydığı o soğuk, görünmez basınç, sokağın havasını vakumlamış gibiydi.

Kael, Jarko'nun gözlerinin içine bakarak, o korkunç sessizliği bozdu.

"Sol bacağın," dedi Kael. Sesi bir hekimin teşhisi kadar ciddiydi. "Eskiden kırılmış. Yanlış kaynamış. Eğer şu an diz kapağının üç santim altına, sadece topuğumla vurursam... o bacak bir daha asla seni taşımaz."

Jarko yutkundu. Gırtlağından çıkan ses, sessiz sokakta yankılandı.

"Karaciğerin," diye devam etti Kael, gözlerini adamın karnına dikerek. "Şişmiş. Muhtemelen alkolden. Oraya yumruk atmama bile gerek yok. Sadece iki parmağımla bastırsam, iç kanamadan kendi kanında boğulursun."

Kael bir adım daha attı. Jarko, istemsizce geriledi ve kendi ayağına takılıp sendeledi.

"Ve boynun..." dedi Kael, başını diğer tarafa eğerek. "Çok açıkta. O kadar savunmasız ki... damarlarının atışını buradan görebiliyorum. Onları koparmak, bir tavuğun boynunu kırmaktan daha az efor gerektirir."

Jarko'nun rengi, gri bir kül rengine döndü. Bıçağı tutan eli o kadar titriyordu ki, silahı düşürdü.

ÇANG.

Bıçağın taşa çarpma sesi, adamların iradesinin kırılma sesiydi.

Kael, adamların yüzlerine tek tek baktı. Bakışlarında öfke yoktu. Nefret yoktu. Sadece... derin bir hayal kırıklığı ve tiksinti vardı.

"Çekilin," dedi Kael. Bağırmadı. Fısıldadı. "Siz av bile değilsiniz. Av, bir mücadele gerektirir. Avın bir onuru vardır. Siz..." Kael elini havada, önemsiz bir şeyi kovalar gibi salladı. "...siz sadece engelsiniz. Yürüyüş yolumdaki çöp yığınlarısınız."

Jarko, "Ö-özür... dilerim..." diye kekeledi. Sesi bir fare ciyaklaması gibiydi.

Serseriler, kendilerini duvara yapıştırdılar. O kadar geri çekildiler ki, sıvaları kazıyacaklardı. Gözlerini yere diktiler. Kael'in yüzüne bakmaya cesaret edemediler.

Kael ve Malik, açılan yoldan yürümeye devam ettiler.

Kael, adamların yanından geçerken durmadı. Sadece Malik'e döndü ve normal bir ses tonuyla, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi konuştu.

"Gördün mü Malik? Kaslar yalan söyler. Silahlar yalan söyler. Ama korku... korku her zaman dürüsttür. Biyoloji yalan söylemez."

Malik, duvara yapışmış, titreyen adamlara baktı. Sonra Kael'e. Başını iki yana salladı.

"Kaptan," dedi Malik, hayranlık ve hafif bir ürpertiyle. "Onlara dokunmadın bile. Ama eminim ki o adam bu gece yatağını ıslatacak."

"Dokunmak mı?" Kael güldü. Bu, kısa, kuru ve karanlık bir gülüştü. "Dokunmak, onlara değer verdiğimi gösterirdi. Onlar buna değmez. Enerji tasarrufu Malik. Garnizonun ilk kuralı."

Sokağın sonuna geldiklerinde, arkalarından derin, titrek bir nefes alma sesi geldi. Serseriler, Kael gözden kaybolana kadar nefes almaya bile cesaret edememişlerdi.

Kael, Akademi'nin görkemli kapılarına bakarken, içindeki o vahşi tarafın tatmin olduğunu hissetti.

"Avcı olmak için pençeye gerek yok," dedi kendi kendine. "Bazen sadece... avın ne kadar zayıf olduğunu bilmek yeter."

More Chapters