Malikanesi'nin arka bahçesine açılan çift kanatlı cam kapılar, Kael'in dokunuşuyla değil, yaklaşan varlığının yarattığı görünmez hava basıncıyla sarsıldı. Kael, kapıyı iterken parmak uçlarındaki Kudret (Aura) akışını minimumda tutmaya çalışıyordu ama bedeni, Fırtına Tepesi'nin o acımasız direncine o kadar alışmıştı ki, Solgard'ın narin menteşeleri ona kağıttan yapılmış gibi geliyordu.
Kapı açıldı. Sabahın serin, nemli ve yoğun çiçek kokulu havası yüzüne çarptı.
Kael derin bir nefes aldı. Ciğerleri, bu havayı "temiz" olarak değil, "parfümlü" olarak kodladı. İçerideki oksijen oranı yüksekti ama Tını (Mana) yoğunluğu o kadar düzenli, o kadar sterilize edilmişti ki, bu düzen Kael'in kaotik doğasını rahatsız ediyordu. Garnizonun o vahşi, düzensiz ve tehlike kokan rüzgarı, bu bahçenin yanında bir özgürlük senfonisi gibi kalırdı.
Merdivenlerden indi. Botları, paha biçilmez mermer basamaklara her değdiğinde çıkan o tok, metalik ses, bahçedeki kuşları susturmaya yetmişti.
Ve orada, bahçenin en gölgeli köşesinde, asırlık bir çınar ağacının altında Malik Kessir'i gördü.
Görmemek imkansızdı.
Malik, bahçeye yerleştirilmiş narin bir heykel veya süs eşyası gibi değil, oraya yanlışlıkla düşmüş bir meteor parçası gibi duruyordu. Üzerinde, babasının atölyesinden kalma, artık ona dar gelen deri yeleği ve geniş omuzlarını zorlayan keten gömleği vardı. Sırtında, kalın bir kumaşa sarılı olsa da yaydığı Toprak Aurası ile yeri titreten o devasa balyoz, Yerkıran (Earthbreaker) asılıydı.
Malik, çınar ağacının gövdesine yaslanmamıştı; ağaç ona yaslanıyor gibiydi. Kael yaklaştıkça, Malik'in etrafındaki çimlerin ezildiğini, toprağın onun ağırlığı altında hafifçe çöktüğünü fark etti.
"Kaptan," dedi Malik. Başını çevirdiğinde boynundaki kalın kaslar gerildi. Sesi, yer altındaki bir mağarada yankılanan taşların gürültüsü kadar derin ve toktu.
"Duvar," dedi Kael, Malik'in yanına gelerek. "Erken gelmişsin."
"Uyuyamadım," dedi Malik. Koca elleriyle yüzünü ovuşturdu. Avuç içleri zımpara kağıdı gibi nasırlıydı. "Yatak... yatak beni taşıyamadı Kaptan. Gece döndüğümde yatağa oturdum ve..." Malik, utançla karışık bir sırıtışla yere baktı. "...ahşap iskeletin çatırdadığını duydum. Kırılmasın diye bütün gece yerde yattım."
Kael, hafifçe, neredeyse görünmez bir şekilde gülümsedi. Bu acı bir tebessümdü.
"Ben de," dedi Kael. "Zemin daha güvenli. En azından ne kadar sert olduğunu biliyorsun."
Malik, devasa gövdesini ağaçtan ayırıp doğruldu. Boyu, Kael'den en az iki kafa uzundu ve enlemesine iki Kael ederdi. Hareket ettiğinde, üzerindeki deri zırh parçaları ve metal tokalar gıcırdadı.
"Burası..." Malik etrafına, o kusursuz budanmış güllere, incecik porselen heykellere ve camdan yapılmış süs havuzlarına baktı. Yüzünde saf bir dehşet ifadesi vardı. "Burası çok... ince, Kaptan. Gelirken yanlışlıkla bir çalının yanından geçtim. Dikenleri zırhıma takıldı sandım, meğer ben dalı kökünden sökmüşüm. Fark etmedim bile."
Malik, devasa ellerini havaya kaldırdı. Parmakları, sanki havayı bile ezmekten korkuyormuş gibi gergindi.
"Halılar..." diye devam etti Malik, sesi şikayet doluydu. "Botlarımı tutuyorlar. Yürürken bataklıkta yürüyormuşum gibi hissediyorum. Kapı pervazları omuzlarıma sürtüyor. Tavan alçak. Nefes alsam camlar buğulanıyor. Kaptan, ben bu şehre sığmıyorum. Kendimi... kendimi bir züccaciye dükkanına girmiş, zırh giymiş bir boğa gibi hissediyorum."
Kael, Malik'in omzuna elini koydu. Arkadaşının kasları taş kadar sertti. Derisinin altındaki Demir Deri (Iron Skin) refleksi, bu "tehditkar" konfor ortamında bile aktif kalmıştı.
"Sığamaman normal Malik," dedi Kael. "Çünkü büyüdün. Sadece boyun değil. Varlığın büyüdü. Okyanusu bir bardağa doldurmaya çalışırsan bardak taşar. Sen taştın. Ve burası..." Kael, malikanenin o zarif, kırılgan mimarisine baktı. "...burası sadece bir bardak."
İkili, bahçe yolunda yürümeye başladılar.
Yürüyüşleri senkronizeydi ama çevreye verdikleri etki kaotikti. Malik her adım attığında, çakıl taşları un ufak oluyor, toprak sıkışıyordu. Kael ise sessizdi, ama yaydığı o soğuk, keskin Void (Hiçlik) aurası yüzünden, yanından geçtikleri çiçekler soluyor, böcekler kaçışıyordu.
Yolun ilerisinde, sabah yürüyüşüne çıkmış bir grup soylu belirdi.
Bunlar, Vael'thra ailesinin uzaktan akrabaları veya sabah ziyareti için gelmiş komşulardı. Üzerlerinde, sabah güneşinde parlayan ipek sabahlıklar, ellerinde narin yelpazeler vardı. Gülüşüyor, kuş sesleri hakkında konuşuyorlardı.
Grubun en önünde, genç, ince yapılı, sarı saçlı bir soylu vardı. Adı Loran'dı; bir Baron'un oğluydu ve hayatındaki en büyük mücadele, kravatını doğru bağlamaktı.
Loran, Malik ve Kael'i gördüğünde duraksadı. Ancak duraksaması saygıdan değil, şaşkınlıktandı. Malik'in o devasa, kaba ve "kirli" görüntüsü, bahçenin estetiğini bozuyordu.
Malik durmadı. Yolun ortasından, bir tankın ilerlediği gibi yürüyordu. Kenara çekilmek aklına gelmedi; çünkü Garnizon'da yol, en güçlü olana aitti. Ve burada, bu bahçede, Malik'ten daha güçlüsü yoktu.
Loran, Malik'in çekilmeyeceğini anlayınca kaşlarını çattı.
"Hey!" diye seslendi Loran. Sesi ince ve tizdi. "Hizmetçi! Kenara çekil. Görmüyor musun, yürüyoruz."
Malik durdu.
Kael de durdu.
Bahçedeki kuş sesleri kesildi.
Malik, başını yavaşça aşağı eğdi ve Loran'a baktı. Bu bakışta öfke yoktu. Hatta aşağılama bile yoktu. Sadece, bir filin yoluna çıkan bir karıncaya bakışı gibi, saf bir anlamsızlık vardı.
"Hizmetçi değilim," dedi Malik. Sesi, Loran'ın göğüs kafesinde titreşti.
"O zaman nesin?" diye sordu Loran, cesaretini toplayarak. "Bahçıvan mısın? O kaba kıyafetlerinle yolumu tıkıyorsun. Çekil şuradan, koca oğlan."
Loran, elindeki ince, süslü bastonla Malik'in göğsüne dürttü. "Çekil dedim."
Bastonun ucu, Malik'in göğsüne değdi.
Ve o an, Malik'in İç Örgüsü (sinir sistemi), bu teması bir "Saldırı" olarak değil, bir "Temas" olarak algıladı. Ancak Malik'in bedeni, saldırıya göre programlanmıştı.
Malik'in göğüs kasları istemsizce kasıldı. Toprak Aurası , temas noktasına yoğunlaştı.
ÇIT.
Loran'ın o pahalı, abanoz ağacından yapılmış, gümüş başlıklı bastonu, Malik'in göğsüne çarptığı an, sanki bir granit duvara vurmuş gibi ortadan ikiye kırıldı.
Loran, elinde kalan kırık baston parçasına bakakaldı.
Malik, kırılan parçaya baktı. Sonra Loran'a.
"Kırıldı," dedi Malik. Sesi düzdü. "Malzemen zayıfmış."
Loran'ın yüzü kıpkırmızı oldu. "Sen... Sen benim bastonumu kırdın! Sen kim olduğunu sanıyorsun dev ayı? O baston senin hayatından daha değerli!"
Loran, elini belindeki ince, törensel kılıca attı. Bu bir tehdit refleksiydi. Soylu kibriydi.
Ama Malik için bu, bir savaş ilanıydı.
Malik'in gözbebekleri genişledi. Vücudu hafifçe öne eğildi. Sağ ayağı geriye kaydı. Omuzları, bir koçbaşı gibi gerildi. Malik, Loran'a vurmayı düşünmüyordu. Sadece... içinden geçmeyi düşünüyordu. Eğer şu an bir adım atarsa, o Kudret yüklü omuz darbesiyle Loran'ın sadece kaburgalarını değil, varlığını parçalayabilirdi.
"Çekilmiyor," diye hırıldadı Malik. "Engeli aşayım mı Kaptan?"
Bu soru, Malik'in o anki zihniyetini özetliyordu. Loran bir insan değildi; bir engeldi. Bir kapıydı. Ve kapılar kırılırdı.
Kael, elini yavaşça uzattı.
Malik'in gerilmiş, taş gibi sert ön kolunu tuttu. Kael'in parmakları, Malik'in o devasa kas yapısının yanında incecik kalıyordu ama dokunuşundaki otorite mutlak bir ağırlığa sahipti.
"Dur Malik," dedi Kael. Sesi sakin, metalik ve hafifçe alaycıydı.
Malik'in kasları gevşedi. Kael'in emri, onun için İmparator'un emrinden daha bağlayıcıydı.
Kael, bir adım öne çıktı ve titreyen, kılıcını çekmeye çalışan Loran'ın karşısına dikildi.
Kael'in sağ gözündeki altın yarık, Loran'ın üzerindeki "Değerli" ipekleri, o "Pahalı" takıları değil; altındaki zayıf kemik yapısını, hızla çarpan korkak kalbini ve titreyen ellerini taradı.
"Bırak onu Malik," dedi Kael, Loran'ın gözlerinin içine bakarak. "Burası çok kırılgan. Nefes alsak camlar patlayacak gibi. Eğer ona dokunursan... temizlemesi çok uzun sürer."
Loran, Kael'in bakışlarındaki o "Ölü" ifadeyi görünce kılıcını çekemedi. Eli kabzada dondu.
"Siz..." diye kekeledi Loran. "Siz Vael'thra'nın o sürgün edilen..."
"Biz 'Geri Dönenler'iz," dedi Kael, Loran'ın sözünü keserek. Kael, elini uzattı ve Loran'ın yakasındaki o pahalı, dantelli fuları düzeltti. Bu hareket, bir nezaket gösterisi gibi görünse de, Kael'in parmak uçlarından yayılan o soğuk, baskıcı hava, Loran'ın nefesini kesti.
"Ve sen," dedi Kael, fısıltıyla. "Sen çok yüksek sesle konuşuyorsun. Bir dahaki sefere... sesini kısmazsan, Malik o duvarı yıkar. Ve sen de altında kalırsın."
Kael geri çekildi. "Yürü Malik. Yolumuz uzun. Böceklerle oyalanacak vaktimiz yok."
Malik, Loran'a son bir kez, "Şanslısın" der gibi baktı ve Kael'in peşinden yürüdü. Loran ve diğer soylular, iki gencin geçmesi için kenara çekildiler. Sadece kenara çekilmediler; adeta duvara yapıştılar.
Yolun devamında, süslü bir mermer çeşmenin yanından geçerlerken Malik derin bir nefes verdi.
"Tutmasaydın," dedi Malik, "üzerine basacaktım Kaptan. Gerçekten. Fark etmeyecektim bile."
"Biliyorum," dedi Kael. "O yüzden tuttum. Kan lekesi ipekten zor çıkıyor."
Malik sırıttı. Bu seferki sırıtışı daha rahattı.
"Kaptan," dedi Malik, etraftaki o narin, renkli çiçek tarhlarını göstererek. "Şu çiçeklere bak. Rüzgar esse yaprakları dökülüyor. Üzerine bassam tohumuna kadar yok olur."
Malik durdu ve devasa elini bir gül goncasının üzerine, ona dokunmadan getirdi. Elinin gölgesi çiçeği kapladı.
"Sence," diye sordu Malik, kara bir mizahla. "Sence bu süs bitkileri, bizim geldiğimiz yerde, Fırtına Tepesi'nde kaç saniye hayatta kalırdı?"
Kael, çiçeğe baktı. O narin yapraklara, o zayıf gövdeye. Sonra kendi ellerine, o nasırlı, yara izleriyle dolu, öldürmek için eğitilmiş ellerine baktı.
"Sıfır," dedi Kael. Sesi kesin bir yargı içeriyordu. "Hatta sıfırdan da az. Rüzgarı hissettikleri an ölürlerdi. Onlar yaşamak için değil, görünmek için varlar."
Kael, bakışlarını malikanenin o yüksek duvarlarına çevirdi.
"Biz ise..." dedi Kael. "Biz görünmek için değil, hayatta kalmak için varız. O yüzden buraya sığmıyoruz Malik. Biz kaktüsüz. Onlar orkide. Aynı bahçede büyüyemeyiz."
Malik, sırtındaki balyozu düzeltti.
"Sığmayalım Kaptan," dedi. "Sığarsak, küçülürüz. Ben küçülmek istemiyorum. Ben... ben duvarları genişletmek istiyorum."
"Genişleteceğiz," dedi Kael. "Akademiye gidiyoruz. Oradaki duvarlar daha kalın diyorlar. Bakalım bizi taşıyabilecekler mi?"
İki "Gazi", arkalarında bıraktıkları o kırılgan lüks dünyasına bir daha bakmadan, Solgard'ın kalbine, o "Gerçek" mücadelenin olacağı yere doğru yürüdüler.
Adımları, malikanenin o s
essiz bahçesinde, yaklaşan bir fırtınanın gök gürültüleri gibi yankılanıyordu.
