*
Vael'thra Malikanesi'nin doğu kanadındaki yemek salonuna dolan sabah güneşi, Kael için bir aydınlanma değil, rahatsız edici bir ifşaydı.
Yüksek kemerli pencerelerden süzülen ışık huzmeleri, cilalı maun masanın üzerindeki gümüş şamdanlarda, kristal kadehlerde ve porselen tabakların o kırılgan beyazlığında yansıyarak gözlerini kamaştırıyordu. Burası çok parlaktı. Fırtına Tepesi'nin o sürekli gri, loş ve dumanlı havasından sonra, bu kadar berrak bir ışık, Kael'in alışkın olduğu karanlık konforu yırtıp atıyor, onu çıplak ve savunmasız hissettiriyordu.
Kael, masanın başındaki yerine oturduğunda, sandalyenin kadife döşemesi vücudunu yumuşakça sardı. Bu yumuşaklık, ona huzur vermekten çok, bir bataklık hissi veriyordu; sanki içine çekip hareket kabiliyetini kısıtlayacakmış gibi. Sırtını dik tuttu. Omurgası sandalyeye değmedi. Kuzeyde öğrendiği o "Daima Tetikte" duruşunu, bu güvenli evin kalbinde bile bozamıyordu.
Masanın diğer ucunda, annesi Elyra Vael'thra oturuyordu.
Elyra, her zamanki laboratuvar cübbesini veya resmi kıyafetlerini giymemişti. Üzerinde, sabahın serinliğine uygun, buz mavisi, ipekten bir ev elbisesi vardı. Saçlarını o sıkı topuzdan kurtarmış, omuzlarına dökülmesine izin vermişti. Kael içeri girdiğinde, Elyra elindeki çay fincanını yavaşça tabağına bıraktı. Porselenin çıkardığı o ince, narin tıkırtı, odadaki sessizliğin içinde bir çan gibi yankılandı.
Elyra'nın gözleri, oğlunun yüzünde gezindi. O bakışta, Kael'in beklediği teknik analiz, o soğuk "Mimar" değerlendirmesi yoktu. Onun yerine, uzun bir yolculuktan dönen çocuğunun yüzündeki her bir yeni çizgiyi, rüzgarın sertleştirdiği tenini ve gözlerinin derinliğine yerleşen o yaşlı ifadeyi okumaya çalışan bir annenin hüzünlü özlemi vardı.
"Günaydın Kael," dedi Elyra. Sesi yumuşaktı, sabahın sessizliğini bozmaya çekinir gibiydi. "Uyuyabildin mi?"
Kael, önündeki boş tabağa baktı. Uyumak? O yatakta, o kuş tüyü yastıkların arasında, vücudunun ağırlığını hissetmeden geçen saatlere uyku denemezdi. Sadece gözlerini kapatıp şafağı beklemişti.
"Dinlendim," dedi Kael. Sesi, kendi kulaklarına bile yabancı geldi. Çatallı, derin ve hırıltılıydı; sanki boğazında hala Kuzey'in tozunu ve çakıl taşlarını taşıyordu. Bu zarif odaya, bu porselenlerin arasına uymayan kaba bir sesti bu. "Oda... rahattı. Teşekkür ederim anne."
Bu bir yalandı. Oda fazla rahattı. O kadar rahattı ki, Kael'in tehlike algısını köreltiyordu. Ama annesini üzmek istemedi. Uyum sağlamaya çalışıyordu. Normal bir oğul gibi davranmaya çalışıyordu.
Elyra, oğlunun bu kısa ve mesafeli cevabına buruk bir tebessümle karşılık verdi. Elini uzattı, masanın üzerinden Kael'in eline dokunmak istedi ama aradaki mesafe çok fazlaydı.
"Yüzün..." dedi Elyra, Kael'in yanağındaki o hafif, silikleşmiş yara izine bakarak. "Değişmiş. Bakışların... sanki hala orada gibisin. Garnizonun duvarları arasındaymışsın gibi bakıyorsun."
Kael, ellerini masanın üzerine koydu. Siyah deri eldivenlerini çıkarmamıştı. Çıplak ellerindeki o siyah damarları, o "İletken" izlerini bu kahvaltı masasında sergilemek istemiyordu.
"Buradayım," dedi Kael. "Sadece... sessizliğe alışmaya çalışıyorum. Orada rüzgar hiç susmazdı."
O sırada, salonun yan kapısı açıldı ve hizmetkarlar kahvaltı servisine başladı. Gümüş tepsilerin kapakları kaldırıldığında, odaya taze pişmiş ekmek, reçel, meyve ve hafif peynir kokuları yayıldı.
Kael'in midesi, bu kokulara tepki olarak kasıldı. Ama bu bir iştah belirtisi değildi; daha derin, daha yakıcı bir talepti. Vücudu, karnındaki o sönmek bilmeyen ateşi harlamak, o yoğun kas kütlesini ve sertleşmiş kemik yapısını ayakta tutmak için enerji istiyordu. Ve masadaki bu narin yiyecekler... reçelli ekmekler, dilimlenmiş meyveler... bunlar Kael'in biyolojisi için sadece birer atıştırmalıktı. Ona yoğunluk lazımdı. Et lazımdı. Kan yapan, güç veren ağır besinler lazımdı.
Hizmetkar, Kael'in tabağına nazikçe iki dilim kızarmış ekmek ve biraz peynir koydu.
Kael, çatalını eline aldı. Gümüş çatal, parmaklarının arasında bir tel toka kadar ince ve bükülebilir hissettiriyordu. Kael, elini sıkmamak için bilinçli bir çaba sarf etti. Eğer normal bir tutuşla kavrarsa, bu zarif metal parçasını hamur gibi bükebilirdi.
"Daha fazla..." dedi Kael, duraksayarak. Doğru kelimeleri aradı. Kabalık etmek istemiyordu ama vücudu bağırıyordu. "...et var mı? Biraz daha... ağır bir şeyler?"
Elyra, hemen baş hizmetkara işaret etti.
"Kuzeyin soğuğu insanın kanını inceltir," dedi Elyra, oğlunun çekingenliğini örtmeye çalışarak. "Ona güçlendirilmiş et getirin. Ve yumurta. Bolca."
Kısa süre sonra, dumanı tüten, kalın dilimlenmiş bir biftek tabağa kondu. Kael, bıçağı eline aldı. Eti kesmeye çalıştı. Ancak bıçak ete değdiği an, Kael'in elinin ağırlığıyla tabağa sertçe çarptı.
*ÇIN!*
Ses, Kael'i irkiltti. Gücünü ayarlayamıyordu. Bıçağı o kadar sert bastırmıştı ki, porselen tabakta ince bir çatlak oluştu.
Kael donakaldı. Çatlak tabağa baktı.
"Özür dilerim," dedi fısıltıyla. "Elim... ayarını kaybetmiş."
Elyra'nın yüzünde kızgınlık yoktu. Sadece derin bir hüzün vardı.
"Sorun değil Kael," dedi. "Porselen yenilenir. Sen sadece... doyur kendini. Vücudunun neye ihtiyacı olduğunu biliyorum. Çekinme."
Kael, bıçağı bıraktı. Çatalı da bıraktı. Bu narin aletlerle bu eti yemek, bir cerrahın eldivenleriyle kaya tırmanışı yapmaya benziyordu. Uyumsuzdı. Etrafına bakındı. Kimse ona bakmıyordu ama herkesin onu izlediğini hissedebiliyordu.
Eti eliyle tuttu.
Bu hareketi yaparken bir an duraksadı. Bu, soylu bir masada yapılacak bir şey değildi. Bu, bir askerin, bir barbarın hareketiydi. Ama bıçakla tabağı kırmaktan daha güvenliydi. Eti ısırdı. Çiğnemeden, büyük lokmalar halinde yutmaya başladı. Tadını almaya çalışmıyordu; sadece midesindeki o derin boşluğu, o "Can Ateşi"nin yaktığı ocağı doldurmaya çalışıyordu.
Elyra, çayını yudumlarken oğlunu izledi. Kael'in yemek yiyişinde bir vahşilik yoktu; acı verici bir zorunluluk vardı. Sanki yemek yemekten zevk almıyor, sadece bir görevi yerine getiriyor gibiydi. Oğlunun omuzlarındaki o gerginliği, her an bir saldırı bekliyormuş gibi tetikte duruşunu görebiliyordu.
"Akademi kayıtları bugün başlıyor," dedi Elyra, sessizliği dağıtmak için. Konuyu normale çekmeye çalışıyordu. "Baban... İmparator, senin durumunla ilgili özel bir rapor istedi. Ama ben ona henüz bir şey vermedim. Önce seninle konuşmak istedim."
Kael, elindeki son lokmayı yuttu ve peçeteyle ağzını sildi. Peçete, elindeki yağ ve is izleriyle lekelendi.
"Ne bilmek istiyor?" diye sordu Kael.
"Hazır olup olmadığını," dedi Elyra. "Sadece fiziksel olarak değil. Zihinsel olarak. Solgard Akademisi, Garnizon'a benzemez Kael. Orada düşmanların kılıçla saldırmaz. Sözlerle, bakışlarla, hiyerarşiyle saldırırlar. Ve sen... sen artık eski Kael değilsin. Oraya döndüğünde, uyum sağlamakta zorlanabilirsin."
"Uyum sağlamayacağım," dedi Kael. Sesi sakin ama kesindi. "Uyum sağlamak, şekil değiştirmektir anne. Ben şeklimi buldum. Eğer o okula sığmazsam... o zaman okulu kendime uydururum."
Bu sözler, Elyra'yı hem korkuttu hem de gururlandırdı. Oğlunun içindeki o kırılgan cam parçaları erimiş, yerine sert bir çelik dökülmüştü.
Tam o sırada, salonun ağır kapısı sessizce aralandı.
Genç bir hizmetçi kız, elinde gümüş bir kahve sürahisiyle içeri süzüldü. Kızın ayaklarında, sessiz yürümeyi sağlayan keçe tabanlı ayakkabılar vardı. Halı da kalındı. Kız, bir gölge gibi, ses çıkarmadan Kael'in sandalyesine, sol tarafından, yani Kael'in "Kör Noktası"ndan yaklaştı.
Amaç, efendisine rahatsızlık vermeden fincanını tazelemekti. Nezaket ve hizmetin zirvesiydi.
Ama Kael için... Kael için bu bir nezaket değildi.
Fırtına Tepesi'nde sessizlik, ölüm demekti. Sessiz yaklaşan şey, dost değil, boğazını kesmeye gelen bir suikastçı, bir gölge yaratığı, bir Kül Sıçanı olurdu. Halid ona aylarca bunu öğretmişti: *Duyamadığın şey, seni öldürecek olandır.*
Hizmetçi kız, sürahiyi eğmek için Kael'in omzunun üzerinden uzandı.
Kael'in zihni devreye girmedi. Düşünmedi. Karar vermedi. Sadece bedeni, o aylarca süren acımasız eğitimle kodlanmış kas hafızası tepki verdi.
Sağ kolu, masanın üzerindeki o bükülmüş gümüş bıçağa gitti.
Bir saniyeden daha kısa bir sürede, Kael sandalyede dönüp bıçağı ters tutuşla kavradı ve yaklaşan "Tehdit"in bileğini durdurmak için havada bir yay çizdi.
Bu bir saldırı değildi; bu bir blokajdı. Ama Kael'in gücü o kadar yoğundu ve refleksi o kadar keskindim ki, hareketin yarattığı hava akımı bile masadaki peçeteleri uçurdu.
**ŞLAK.**
Bıçak, hizmetçi kızın bileğine saplanmadı. Kael son anda, milimetrik bir farkla bileğini çevirmiş ve bıçağın keskin tarafını değil, düz yanını kızın eline vurmuştu. Amaç kesmek değil, silahsızlandırmaktı.
Ancak darbe o kadar ağırdı ki, hizmetçi kızın elindeki gümüş sürahi havaya fırladı.
Kız çığlık atarak geriye sendeledi. Sürahi yere düştü ve büyük bir gürültüyle ( *ÇANG!* ) yuvarlandı. İçindeki sıcak kahve, pahalı İran halısına ve kızın beyaz önlüğüne sıçradı.
Kael, elinde bıçakla, yarı dönmüş bir halde, saldırı pozisyonunda donup kalmıştı. Gözlerindeki (biri mavi, diğeri dikey altın yarık) ifade vahşiydi. Odanın içindeki "Oğul" gitmiş, yerine "Savaşçı" gelmişti. Göğsü hızla inip kalkıyordu.
Hizmetçi kız yerde titriyor, korku dolu gözlerle Kael'e bakıyordu. Sanki karşısında genç efendisi değil, bir canavar varmış gibiydi.
Salon, ölümcül bir sessizliğe gömüldü.
Elyra ayağa fırladı. Eli ağzına gitti. "Kael!"
Annesinin sesi, Kael'in zihnindeki o savaş sisini dağıttı.
Kael gözlerini kırpıştırdı. Etrafına baktı.
Kar yoktu. Rüzgar yoktu. Canavar yoktu.
Burası bir yemek salonuydu. Ve yerde yatan şey bir düşman değil, sadece kahve servisi yapan, on altı yaşlarında, titreyen bir kızdı.
Kael'in elindeki bıçak, parmaklarının arasından kayıp masaya düştü. Metalin sesi, Kael'in kalbini sıkıştırdı.
"Ben..." dedi Kael. Sesi titredi. Elini uzatıp kıza yardım etmek istedi ama kız, Kael'in elini görünce korkuyla daha da geriye sindi. Bu tepki, Kael'i bir tokat gibi çarptı.
Kendinden korkuluyordu. Kendi evinde. Kendi insanları tarafından.
"Sessizdi," dedi Kael, annesine dönerek. Kendini savunmaya çalışıyordu ama sesi suçlulukla doluydu. "Duymadım anne. Yaklaştığını duymadım. Arkamdaydı."
Elyra, masanın etrafından dolaşıp Kael'in yanına geldi. Oğlunun titreyen omuzlarını tuttu.
"Tamam," dedi Elyra, hizmetçiye "Çıkabilirsin" işareti yaparak. Kız, ağlayarak odadan koşup çıktı. "Tamam Kael. Geçti. Burası güvenli. Kimse sana saldırmıyor."
Kael, annesinin ellerinin altından sıyrıldı. Güvenli değildi. Sorun evin güvenliği değildi; sorun Kael'in kendisiydi. O, bu ince, narin, porselen dünyaya sığmıyordu. Refleksleri, gücü, içgüdüleri... hepsi buraya fazlaydı. Bir filin züccaciye dükkanına girmesi gibiydi; ne kadar dikkat ederse etsin, sadece nefes alarak bile bir şeyleri kırıyordu.
"Özür dilerim," dedi Kael. Masadaki o çatlak tabağa ve yerdeki kahve lekesine baktı. "Bunu... bunu yapmamalıydım. Ama durduramıyorum anne. Bedenim... bedenim benden önce hareket ediyor."
"Öğreneceksin," dedi Elyra, sesini yumuşatarak. "Zamanla bu refleksler körelecek. Evine alışacaksın."
"Ya alışamazsam?" diye sordu Kael. Gözlerini annesine dikti. "Ya ben artık bu eve ait değilsem? Ya ben... sadece o dışarıdaki, o soğuk ve vahşi dünyaya aitsem?"
Elyra cevap veremedi. Çünkü içten içe, oğlunun haklı olabileceğinden korkuyordu.
Kael, sandalyeyi geriye itti.
"İzninle," dedi. "İştahım kaçtı. Malik bahçede bekliyor olmalı. Onunla... antrenman yapmam lazım. Bu enerjiyi atmam lazım. Yoksa bu evin duvarlarını da üzerime yıkacağım."
Kael, annesinin cevabını beklemeden, hızlı ve sert adımlarla salondan çıktı. Yürürken, omuzlarına görünmez bir pelerin gibi çöken yalnızlığı hissedebiliyordu. Ailesinin yanındaydı ama onlardan fersahlarca uzaktaydı.
Elyra, oğlunun arkasından bakarken masaya oturdu. Soğumuş çayına baktı.
"Hoş geldin oğlum," diye fısıldadı boş odaya. "Ama getirdiğin savaşı... nereye saklayacağız?"
