Fırtına Tepesi'nin garnizon avlusunda gece, sadece güneşin batışı demek değildi; dünyanın ısısının uzay boşluğuna çekildiği bir idam hükmüydü. Rüzgar, taş duvarlara çarpıp ıslık çalıyor, yerdeki donmuş çamur bir kemik gibi çıtırdıyordu.
Kael Vael'thra, dizlerinin üzerine çökmüş, titreyen elleriyle Siyah Diş'in (Blackfang) kabzasını kavramaya çalışıyordu.
Parmakları metale değdiği an hissizleşti. Bu soğuk, havanın ayazından kaynaklanmıyordu. Bu soğuk, bizzat kılıcın kendisinden, metalin "Açlığından" geliyordu.
Kılıçlar yerde yatıyordu. Görünüşte zarif, kavisli, siyah namlulardı. Ama Kael onları kaldırmaya yeltendiğinde, bileklerindeki tendonlar kopma noktasına geliyordu.
Bu, tonlarca ağırlık değildi. Ama bir kılıç için akıl almazdı. Normalde elinde tüy gibi dönen o silah, şimdi sanki yoğunlaştırılmış kurşundan dökülmüş bir külçe gibiydi. Belki sekiz, belki on kiloydu. Bir halterci için bu ağırlık komik olabilirdi ama bir kılıç ustası için bu, bileğini kırmakla eşdeğerdi. Ağırlık merkezi tamamen bozulmuş, kılıç elinde dengesiz bir demir yığınına dönüşmüştü.
"Kaldır şunu," dedi Halid. Sesi, rüzgarın uğultusundan daha keskin ve acımasızdı.
Kael dişlerini sıkarak asıldı. Pazıları titredi, boynundaki damarlar şişti. Kılıcın ucu yerden bir karış kalktı ama Kael'in bileği büküldü ve kılıç, dengeyi bozarak tekrar KÜT diye yere vurdu.
"Yapamıyorum..." diye hırıldadı Kael. Nefesi beyaz bir buhar bulutu olarak havaya karıştı. "Dengesi yok. Çok yoğun. Sanki... sanki yerçekimi sadece bunun üzerinde çalışıyor."
Halid, Kael'in yanına geldi ve botunun ucuyla yerdeki kılıca sertçe vurdu. Kılıç kımıldamadı bile. Sadece tok, mat, ölü bir ses çıkardı.
"Ağır mı geliyor?" diye sordu Halid, alaycı bir tonda. "Solgard'dayken tüy gibi çeviriyordun."
"Mühür..." dedi Kael, göğsünü tutarak. "Mühür kapalı. Onları besleyemiyorum."
"İşte sorunun bu," dedi Halid, yere çömelerek. Gözleri, Kael'in morarmış parmaklarına kilitlendi. "Bu kılıçlar Kara Cevher. Bu evrenin en yoğun metallerinden biri. Sen onları mananla doyurduğunda, metalin içindeki boşluklar enerjiyle doluyor ve rezonansa girerek hafifliyordu. Sen kılıcı taşımıyordun Kael; kılıç senin büyünle yüzüyordu."
Halid, Kael'in yüzüne yaklaştı.
"Ama şimdi maman kesildi. Ve bu metal aç. Aç kaldığında yoğunlaşır. Soğur. Sahibinin elindeki ısıyı, kanındaki Hayati Zerreleri (yaşam enerjisini) sömürmeye başlar. On kiloluk bir demir parçası, açsa sana elli kilo gibi gelir. Hissetmiyor musun? Parmakların donmuyor, tüketiliyor."
Kael hissetti. Parmak uçlarındaki uyuşukluk, soğuktan değil, metale doğru çekilen yaşam enerjisinden kaynaklanıyordu.
"Bırakamıyorum..." diye inledi Kael. Parmakları kramp girmiş gibi kabzaya kilitlenmişti.
"Çünkü onlar senin oyuncağın değil," dedi Halid. "Onlar senin uzuvların olmaya çalışıyor ama sen onları reddediyorsun. Besle onları."
"Neyle?" diye bağırdı Kael. "Manam yok! Burası ölü bölge!"
Halid ayağa kalktı. Avlunun köşesinde, rüzgardan korunmak için taş bir oyuğa konmuş feneri aldı. Kael'in önüne koydu.
"Manayla değil," dedi Halid. "Kanınla. Öfkenle. Kudretinle (Aura)."
Halid, fenerin cam kapağını açtı. Rüzgara rağmen sönmemek için direnen cılız, turuncu bir alev ortaya çıktı.
"Hatırlıyor musun?" diye sordu Halid. "Annen anlatmıştı. Yıllar önce, sana bir tüyü uçurmanı söylemişti. Sen ne yaptın? Tüyü yok ettin. Çünkü gücün Void doğasındaydı. Yaratamıyordun, sadece siliyordun."
Kael o günü hatırladı. Masadaki o gri kül lekesini. İçindeki o korkunç yetersizlik hissini. "Evet," dedi.
"Şimdi," dedi Halid, alevi işaret ederek. "O alevi söndürmeyeceksin. O alevi... çalacaksın."
Kael fenerdeki ateşe baktı. Sonra elindeki ölü, ağır, buz gibi kılıca.
"Nasıl?"
"Kılıç aç," dedi Halid. "Senin Tınına (Manana) ulaşamıyor. O yüzden şu an senin etini yiyor. Ona başka bir yemek ver. Ona kendi iradeni ver ve o ateşi almasını emret."
Halid, Kael'in omzuna, Aura Çekirdeği ile kolu arasındaki bağlantı noktasına sertçe bastırdı.
"Karnındaki ateşi hisset. O biyolojik fırını. O sıcaklığı koluna it. Ama derinin dışına taşırma. Kılıcın içine kus. Kılıca, senin bir parçan olduğunu, senin kanınla ısınabileceğini hatırlat."
Kael gözlerini kapattı.
Soğuk, kemiklerine işliyordu. Ama Halid'in dediği o noktada, midesinin dibinde, Malik ile çalışırken uyandırdığı o ilkel kor parçası duruyordu.
Kudret (Aura).
Zihnini Mühründen, o kilitli okyanustan zorla kopardı. Tüm odağını karnına verdi. O sıcaklığı, o kan akışını hayal etti.
Ak, diye emretti. Damarlarımdan geç. Kemiğimden geç. Metale gir.
Bu, Tını kullanmak gibi akışkan, serin bir his değildi. Bu, damarlarından sıcak zift akıtmak gibi ağrılı, yoğun ve fiziksel bir süreçti. Kael'in sağ kolundaki damarlar şişti. Pazısı sertleşti. Omuz kasları gerildi.
Sıcaklık bileğine ulaştı. Ve oradan, avcunun içindeki o ölü metale geçti.
TINNN...
Kılıçtan, duyulabilir bir ses değil, hissedilebilir bir titreşim yayıldı.
Metal, Kael'in Kudretini tattı. Bu, alıştığı o saf, lezzetli Tını değildi. Kaba, kanlı, ilkel bir enerjiydi. Ama açlıktan ölmek üzere olan bir canavar, yemeğin tadına bakmazdı.
Siyah Diş, Kael'in Aurasını sömürdü.
Ve o an, Kael'in elindeki ağırlık değişti.
Kılıç hafiflemedi. Hala o yoğun, on kiloluk kütleye sahipti. Ama o "ölü" ağırlık gitmişti. Kılıcın dengesi yerine oturdu. Artık Kael'in bileğini bükmeye çalışmıyor, kol kaslarıyla uyumlu hareket ediyordu. Kael, metali yerden kesti. Bileği sızladı ama dayandı.
"Gözlerini aç," dedi Halid.
Kael gözlerini açtı.
Siyah Diş'in mat, kara yüzeyinde, çok hafif, neredeyse görünmez bir kızıl damar atıyordu. Metalin soğukluğu gitmiş, yerini ılık, nabız gibi atan bir sıcaklığa bırakmıştı.
"Ateş," dedi Halid. "Al onu."
Kael, kılıcı kaldırdı. Kol kasları yanıyordu ama bu iyi bir yanmaydı. Kılıcın ucunu fenerdeki alevin üzerine getirdi.
Çocukluğundaki o travma zihninde canlandı. Ya sönerse? Ya yok edersem?
"Korkma," dedi Halid. "Sen büyücü değilsin artık. Sen bir iletkensin. Kılıç aç. Ona hedefi göster."
Kael, kılıcın ucunu alevin diline değdirdi.
Dokun.
Normalde metal ateşe değince ısınır, ateş metali yalar geçerdi.
Ama Kara Cevher, doğası gereği bir enerji mıknatısıydı. Şimdi Kael'in Aurasıyla "Açık" konuma gelmişti. Kael iradesini kılıca, kılıcın açlığını da ateşe yönlendirdi.
Gel.
FWOOSH.
Alev sönmedi.
Alev, fitilden koptu.
Sanki bir sıvıymış gibi, Siyah Diş'in ucuna sıçradı. Metal, ateşi emmedi; ateşi yüzeyine hapsetti. Kılıcın ucu, turuncu değil, koyu kızıl, kan rengi bir alevle kaplandı. Bu alev yanmıyordu; metalin üzerinde titreşiyordu.
Twin-Fang Echo: Aşama 3 - Elemental Emiş (Siphon Strike - İlkel Form).
Kael'in nefesi kesildi.
Fenerde ateş kalmamıştı. Ateş, kılıcının üzerindeydi.
Kılıç şimdi daha dengeliydi. Ateşin enerjisi, metali doyurmuştu. Kael, bileğini çevirdi. Kılıcın üzerindeki kızıl alev, havada bir iz bırakarak onu takip etti.
"Yaptım..." diye fısıldadı Kael. Sesi çatallıydı. "Onu... çaldım."
"Evet," dedi Halid, memnuniyetsiz bir ifadeyle. "Çaldın. Ama bedeline bak."
Kael, kılıcı tutan eline değil, kendi vücuduna baktı.
Dizleri titriyordu. Midesi, sanki günlerdir yemek yememiş gibi büzüşmüştü. Baş dönmesi o kadar şiddetliydi ki, dünya etrafında dönüyordu.
"Çok... açım," dedi Kael. Kılıcı tutacak gücü kalmamıştı.
Metal yere düştü. Alev söndü. Kael de kılıcın yanına yığıldı.
"Kudret bedavadır sanma," dedi Halid, Kael'in başucunda dikilerek. "O ateşi metale hapsetmek için, vücudundaki son akşam yemeğini yaktın. Kaslarındaki glikojeni tükettin. Büyücüler zihinlerini yorar, savaşçılar etlerini yer."
Halid, cebinden sert, kuru bir et parçası çıkardı ve yerde yatan Kael'in göğsüne attı.
"Ye," dedi. "Hepsini. Yoksa o kılıcı bir daha kaldırdığında, kılıç senin kanını kurutur."
Kael, titreyen elleriyle eti aldı. Çiğnemeden yuttu.
Midesine giden her lokma, sönen bir ocağa atılan odun gibiydi. Vücudu, Hayati Zerreleri, besini anında enerjiye çeviriyordu.
Malik, gölgelerin arasından çıktı. Yüzünde hem korku hem de hayranlık vardı.
"Kaptan..." dedi Malik. "Kılıç... kılıç nefes alıyordu."
Kael, yerden doğruldu. Ağzındaki metalik tadı tükürdü. Sağ kolu sızlıyordu ama bu, o eski "Yanık" acısı değildi. Bu, ağır bir işçilikten çıkmış, kasları şişmiş bir işçinin tatlı yorgunluğuydu.
Siyah Diş'i kınına soktu.
Kılıç artık ona yabancı gelmiyordu. Kılıç, onun bir parçasıydı. Ama aç bir parçası.
"Manaya ihtiyacım yok," dedi Kael, kendi kendine. "Eğer yeterince yersem... Eğer yeterince güçlü olursam... Dünyadaki her şeyi silahım yapabilirim."
Halid arkasını döndü.
"Ders bitti," dedi. "Yatın. Yarın... yarın o ateşi sadece tutmayı değil, onunla kesmeyi öğreneceksiniz. Ve inanın bana, ateşle kesmek, çelikle kesmekten çok daha zordur."
Kael, karanlıkta parlayan garnizon ışıklarına baktı.
Çocukluğundaki o başarısız mum deneyi, o griye dönen kül... hepsi geride kalmıştı. Bugün mumu söndürmemişti. Bugün mumu çalmıştı. Ve bu hırsızlık, Kael'in dudaklarında vahşi bir gülümseme yarattı.
