Cherreads

Chapter 131 - KESİLEN DAMAR

Fırtına Tepesi'nin havası, ciğerlere dolan oksijen değil, sanki ince öğütülmüş cam tozuydu. Her nefes alışta Kael'in göğüs kafesini tırmalıyor, verirken boğazında metalik bir tat bırakıyordu.

Sabah eğitimi başlamıştı. Halid İbn Valyr, beş adım ötede, rüzgarın bile dokunmaya korktuğu o sarsılmaz duruşuyla bekliyordu. Malik, biraz daha geride, kendi ağırlığıyla zemindeki buzu çatlatmış, bir kaya parçası gibi sabit duruyordu.

Kael'in başı zonkluyordu.

Bu, soğuktan kaynaklanan bir baş ağrısı değildi. Bu, günlerdir sırtındaki Kızıl Hüküm Mührünün, dışarıdaki atmosferik baskı yüzünden kilitli kalmasının yarattığı içsel bir çığlıktı. Kael'in içindeki okyanus, o mühürlü Tını (Mana), dışarı sızamıyor, bedenin içinde dönüp duruyor ve Ruh Kanallarına (sinirlerine) muazzam bir basınç uyguluyordu. Gözlerinin arkasında şimşekler çakıyor, kulaklarında tiz bir çınlama hiç durmuyordu.

"Çek," dedi Halid. Sesi, rüzgarın uğultusunu yarıp geçti.

Kael, titreyen ellerini beline götürdü. Bu titreme korkudan değil, içerideki enerjinin yarattığı o statik gerilimdendi. Tek kurtuluşu, belindeki o iki mat siyah kabzaydı.

Siyah Diş ve Gölge Pençesi.

Bu kılıçlar, Kara Cevher (Nyx-Iron)'den dövülmüştü. Doğaları gereği "Aç" metallerdi. Kael onları her tuttuğunda, metalin o doymak bilmez iştahı, Kael'in içindeki fazla Tını'yı emer, bir tahliye vanası gibi çalışırdı. O temas anında başının ağrısı geçer, kılıçlar tüy gibi hafifler ve Kael'in birer uzvu haline gelirdi.

Bu rahatlamaya ihtiyacı vardı. Hem de çok.

Kael, parmaklarını buz gibi soğuk, gümüş tellerle sarılı kabzalara doladı.

"Sonunda..." diye fısıldadı içinden. O tanıdık emilimi, o rahatlatıcı akışı bekledi.

Derin bir nefes aldı ve bileklerini çevirerek kılıçları kınından çekmeye çalıştı.

GIRÇ.

Kılıçlar çıkmadı.

Daha doğrusu, kılıçlar kınlarına kaynaklanmış gibi oldukları yerde dondu. Kael'in beklediği o "Hafifleme" gerçekleşmedi. Aksine, kabzaları tuttuğu an, kılıçların o korkunç, ölü ve yoğun ağırlığı bileklerine bindi.

Kael, bu beklenmedik direnç karşısında dengesini kaybetti. Öne doğru sendeledi. Kılıçların ağırlığı, belindeki kemeri aşağı çekti ve Kael, yüzüstü sert, buzlu zemine kapaklandı.

GÜM.

"Ahh!"

Kael yerde kıvranırken, başındaki zonklama on katına çıktı. Tahliye vanası çalışmamıştı. Kılıçlar emmiyordu. İçindeki basınç azalmamış, aksine hayal kırıklığının getirdiği stresle daha da artmıştı. Midesi bulandı. Gözlerinin önü karardı.

Elleri hala kabzalardaydı ama hissettiği şey "kendi kılıçları" değildi. Bunlar yabancıydı. Soğuktu. Ve inanılmaz derecede ağırdı. Sanki elinde iki demir parçası değil, iki dağ kütlesi tutuyordu.

"Ne..." Kael, nefes nefese doğrulmaya çalıştı ama belindeki ağırlık onu yere çiviliyordu. "Ne oldu bunlara? Donmuşlar mı?"

Halid, yavaş adımlarla Kael'in yanına geldi. Eğilmedi. Yardım etmedi. Sadece o acınası manzaraya, kendi silahının altında ezilen çocuğa baktı.

"Donmadılar," dedi Halid. Sesi, Fırtına Tepesi'nin havasından daha kuruydu. "Sadece... açlar. Ve sen onları besleyemiyorsun."

"Anlamıyorum..." Kael, dişlerini sıkarak kılıçlardan birini kınından zorla, santim santim çekti. Kol kasları yırtılacak gibi gerildi. Kılıç çıktı ama Kael onu havada tutamadı. Kılıcın ucu KÜT diye yere düştü ve buzu parçaladı. "Neden bu kadar ağırlar? Daha önce... daha önce tüy gibiydiler!"

"Onlar hiç tüy gibi olmadı Kael," dedi Halid. "Onlar Kara Cevher. Bu evrenin en yoğun metallerinden biri. Solgard'dayken, senin Mührün sürekli sızdırıyordu. Kılıçlar o sızıntıyla besleniyor, senin Tını'nla rezonansa giriyor ve yerçekimini reddediyordu. Sen kılıcı taşımıyordun; kılıç senin enerjinle yüzüyordu."

Halid, eldivenli elini havaya kaldırdı.

"Ama burası Fırtına Tepesi. Burada hava ölü. Atmosferik baskı Mührünü kilitledi. Okyanusun kapakları kapandı."

Halid, Kael'in elindeki, yerde yatan kılıca baktı.

"Artık beslenmiyorlar. O damar kesildi. Artık o büyülü hafiflik yok. Geriye sadece saf, acımasız ve dürüst bir metal ağırlığı kaldı."

Kael, kılıcına baktı. Siyah Diş artık parlamıyordu. İçindeki o mor damarlar sönmüştü. Mat, ölü ve küskün duruyordu.

"Ve başım..." dedi Kael, şakaklarını tutarak. "Patlayacak gibi. Kılıç... kılıç basıncı almıyor."

"Alamaz," dedi Halid. "Çünkü bağlantı koptu. Şu an o kılıç senin bir parçan değil. O sadece yerde duran pahalı bir hurda."

Kael, diğer kılıcı da kınından çıkarmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Kolları titriyordu. Sadece fiziksel yorgunluktan değil, Hayati Zerrelerinin (hücrelerinin) enerji açlığından titriyordu.

"Kullanamam," dedi Kael, umutsuzlukla. "Bunları kaldıramam bile. Savaşamam."

Halid, sert bir hareketle Kael'in yerdeki kılıcını ayağının ucuyla havaya kaldırdı, havada yakaladı ve Kael'in önüne, buza sapladı. Halid için kılıç tüy gibiydi; çünkü o kılıcı büyüsüyle değil, Kudretiyle (Aurasıyla), saf kas gücüyle kaldırıyordu.

"Kullanacaksın," dedi Halid.

Kael başını kaldırdı. "Nasıl? Büyü yok. Hafiflemiyorlar."

"Büyücü öldü Kael," dedi Halid. "O, Solgard'ın sıcak salonlarında kaldı. Burada sadece et ve kemik var. Eğer o kılıcı kaldırmak istiyorsan, ona Tını (Mana) yalvarmayı bırakacaksın."

Halid, Kael'in göğsüne, kalbinin üzerine parmağını bastırdı.

"O kılıcı Tınıyla değil... Kudretle (Aura) kaldıracaksın. Damarlarından değil, kaslarından güç alacaksın. O basıncı kılıca aktarmayacaksın; o basıncı kendi bedenini sertleştirmek, kendi iskeletini çelikleştirmek için kullanacaksın."

Kael, saplı duran kılıca baktı.

Ona her zaman "dost" gibi gelen silah, şimdi ona soğuk, yargılayıcı bir düşman gibi bakıyordu. Beni taşıyacak gücün var mı? diye soruyordu metal. Büyün olmadan, sadece bir hiç misin?

Kael, titreyen elini tekrar kabzaya uzattı.

Baş ağrısı onu kör ediyordu. Midesindeki bulantı, soğuk terler döktürüyordu. Ama o kılıcı orada bırakamazdı. O kılıç onun parçasıydı.

"Ağır..." diye inledi, kılıcı yerinden oynatmaya çalışırken.

"Ağırdır," dedi Halid, tepesinde bir gardiyan gibi dikilerek. "Gerçeklik ağırdır. Şimdiye kadar rüyada yaşıyordun. Uyanma vakti."

Kael, dişlerini sıktı. Mührü unuttu. Tınıyı unuttu. Sadece kolundaki kaslara, omuzlarındaki kemiklere odaklandı. Acıyı yakıt yaptı.

Kalk, diye emretti koluna.

Kılıç, buzun içinden bir santim oynadı.

Bu bir zafer değildi. Bu, uzun ve ızdırap dolu bir savaşın ilk, en zor adımıydı.

Bölüm Sonu Özeti

Olay: Fırtına Tepesi'ndeki eğitimde, Kael silahlarını (Siyah Diş) çekmeye çalıştı ancak başarısız oldu. Kriz (Kesilen Damar): Mühür kilitlendiği için kılıçlara giden pasif Tını akışı kesildi. Kılıçlar "ölü ağırlık" moduna geçti ve Kael'i fiziksel olarak ezdi. Fiziksel Etki: Kılıçlar artık Kael'in içindeki fazla basıncı emmediği için, Kael şiddetli migren ve içsel baskı krizine girdi. Halid'in Dersi: Kael'in bugüne kadar kılıçları kaslarıyla değil, büyüsüyle (hileyle) taşıdığı yüzüne vuruldu. Artık saf fiziksel güç (Kudret) kullanmak zorunda.

More Chapters