Garnizonun eğitim sahasındaki o geniş, açık gökyüzü ve temiz rüzgâr geride kalmıştı. Halid İbn Valyr, ne Kael'in elindeki o 'L' harfi şeklinde bükülmüş hurda yığınını atmasına izin vermiş, ne de Malik'in çatlamış kalkanını değiştirmesine müsaade etmişti.
"Yürüyün," demişti sadece.
Onları kışlanın arkasındaki, yosun tutmuş ve askerlerin bile yanından geçerken istavroz çıkardığı o dar taş merdivenlerden aşağıya, "Ölüm Çukuru" denilen yere indirdi.
Her basamakta hava biraz daha ağırlaşıyor, sıcaklık düşüyordu. Aşağı indikçe ciğerlerine dolan hava oksijen değil; küf, paslı demir, eski kan ve kurumuş dışkının o genzi yakan karışımıydı. Meşalelerin ışığı burada titrek ve cılızdı; gölgeler ise duvarlarda dans eden aç iblisler gibi uzuyordu.
Kael, elindeki bükülmüş kılıcı o kadar sıkı tutuyordu ki parmak eklemleri beyazlaşmıştı. Ruh Kanalları (sinir sistemi), yaklaşan tehlikeyi sezmiş gibi gerilmiş, boynundaki tüyler diken diken olmuştu. Malik ise nefesini tutuyor, gırtlağından gelen hırıltılı soluklarla kendini sakinleştirmeye çalışıyordu.
Sonunda merdivenler bitti ve demir parmaklıklarla çevrili, daire şeklinde, zemini çamur ve samanla kaplı bir arenaya çıktılar.
"Burası..." diye fısıldadı Malik, sesi yankılandı. "Burası kokuyor Kaptan."
"Burası gerçektir," dedi Halid, arkalarından gelerek. Demir kapının sürgüsünü açtı. GIRÇÇÇ. Paslı metalin sesi, çocukların dişlerini kamaştırdı. "Yukarıda kuklalarla oynadınız. Tahtaya vurdunuz. Tahta bağırmaz. Tahta kanamaz. Tahta size yalvarmaz."
Halid, çocukları içeri itti ve kapıyı üzerlerine kilitledi.
"Ama bunlar yalvaracak."
Kael ve Malik, arenanın ortasında sırt sırta verdiler. Karşılarındaki gölgeli hücrelerden, zincir şakırtıları gelmeye başladı.
Karanlığın içinden iki figür belirdi. Canavar değillerdi. İblis değillerdi. Soluk Yüzler (Engerek'in deneyleri) bile değillerdi.
İnsandılar.
Biri, Malik kadar iri olmasa da kaslı, vücudu yara izleriyle kaplı, saçları yağdan keçeleşmiş, dişleri dökük bir adamdı. Elinde paslı bir kasap satırı vardı. Gözleri... gözleri bir insanın bakışına sahip değildi; köşeye sıkışmış, açlıktan delirmiş bir kuduz köpeğin bakışlarıydı.
Diğeri ise daha sıska, çevik, bir sıçan gibi kambur duran, elinde kırık bir şiş (muhtemelen sökülmüş bir parmaklık demiri) tutan bir adamdı.
"Bunlar kim?" diye sordu Kael, bükülmüş kılıcını gard pozisyonuna getirmeye çalışırken. Ama kılıç yamuk olduğu için denge noktası kaymıştı; elinde bir silah değil, ağır bir odun parçası tutuyor gibiydi.
"Mahkumlar," dedi Halid, parmaklıkların dışından. Sesi buz gibiydi. "İdamlıklar. Onlara tek bir şans verdim: Eğer sizi yenerlerse, özgür kalacaklar. Yani şu an, o adamlar sizinle savaşmıyor çocuklar. Onlar, aldıkları son nefes için, görecekleri son gün ışığı için savaşıyorlar. Açlar. Çaresizler. Ve sizi öldürmek için tereddüt etmeyecekler."
Sıska olan adam, Kael'e bakıp sırıttı. Dişlerinin arasındaki siyah boşluklar göründü. "Küçük lord..." diye hırıldadı. "Eti yumuşaktır."
İri olan, Malik'e kükredi ve yere tükürdü.
"Başlayın," dedi Halid.
O an, Kael'in dünyası daraldı.
Sıska adam, beklemediği bir hızla üzerine atıldı. Kael, refleks olarak geri çekildi ve elindeki bükülmüş demiri savurdu. Ama bu bir kılıç hamlesi olamazdı. Alet bozuktu.
VUUUP.
Kılıç havayı yardı ama ucu yamuk olduğu için mesafe hesabını tutturamadı. Kael'in darbesi adamın göğsünün on santim uzağından geçti.
Adam güldü. "Oyuncak mı o?"
Adam, elindeki şişi Kael'in karnına doğru sapladı.
Kael, son anda yana dönerek şişten kurtuldu ama dengesini kaybetti. Çamurlu zemin ayağını kaydırdı. Adamın omuz darbesiyle göğsüne yediği şok, ciğerlerindeki havayı boşalttı.
Kael yere düştü. Çamurun, samanın ve pisliğin tadı ağzına doldu.
"Kaptan!" diye bağırdı Malik, yardıma koşmak istedi.
Ama iri adam, kasap satırını Malik'in kalkanına indirdi.
ÇANG!
Malik'in zaten çatlak olan kalkanı, bu vahşi ve kuralsız darbeyle ortadan ikiye ayrıldı. Malik, darbenin şiddetiyle geriledi. Kolu uyuşmuştu.
"Kalkan yok," dedi iri adam, hırıltıyla. "Sadece et var."
Malik, elindeki parçalanmış kalkanı attı ve gürzünü iki eliyle kavradı. Gözlerinde korku vardı. İlk defa karşısında öldürmek isteyen biri vardı. "Geri dur!" diye bağırdı Malik. "Sana vurmak istemiyorum!"
"Ama ben istiyorum!" dedi adam ve tekrar saldırdı. Satır, Malik'in omzunu hedefledi.
Malik, Kudretini (Aurasını) refleks olarak bacaklarına verdi ve yana sıçradı. Satır, Malik'in zırhının omzunu sıyırdı, metalik bir kıvılcım çıkardı.
Halid dışarıdan izliyordu. Müdahale etmiyordu. Çocukların gözlerindeki o "Medeniyet" perdesinin yırtılmasını bekliyordu.
Kael, yerde yuvarlanarak adamın ikinci hamlesinden kurtuldu. Sıska adamın şişi, Kael'in kulağının dibindeki çamura saplandı.
Kael ayağa fırladı. Kalbi göğsünü dövüyordu. Analiz Refleksi devreye girmeye çalışıyordu ama korku, zihnini bulandırıyordu. Silahı... silahı işe yaramıyordu! Kesemezdi. Saplayamazdı.
Bu bir kılıç değil, diye bağırdı içindeki ses. Bu bir sopa!
Adam tekrar saldırdı. Bu sefer Kael'in boğazına nişan aldı.
Kael, bükülmüş kılıcını bir kalkan gibi önüne tuttu. Şiş, kılıcın geniş yüzeyine çarptı.
TINK.
Adam ve Kael burun buruna geldi. Adamın nefesi çürük et kokuyordu. Gözlerindeki kanlanmış damarları görebiliyordu Kael.
"Öl," dedi adam, tükürük saçarak. "Öl de gideyim."
Kael, o an adamın gözlerinde saf kötülük görmedi. Saf bir çaresizlik gördü. Bu adam, hayatta kalmak için bir çocuğu öldürmeye hazırdı.
Bu farkındalık, Kael'in içindeki merhameti öldürdü.
"Hayır," dedi Kael.
Kael, içindeki Tını (Mana) okyanusuna uzanmadı. Mührünü zorlamadı. Çünkü biliyordu ki, okyanusu serbest bırakırsa bu zindanı havaya uçururdu. Bunun yerine, bacaklarındaki ve kollarındaki Hayati Zerreleri ateşledi. Kudretini (Aurasını) kollarına pompaladı.
Kael, bükülmüş kılıcın "dirsek" kısmını (yamulan yerini) adamın bileğine taktı. Bir kanca gibi.
Ve çekti.
Adamın dengesi bozuldu. Kael, adamın açığını yakaladığı an, kılıcın kabzasının altındaki metal topuzla adamın burnuna vurdu.
KÜT.
Burun kemiğinin kırılma sesi, ıslak ve mide bulandırıcıydı.
Adam geriledi, elleriyle yüzünü tuttu. Kan parmaklarının arasından fışkırıyordu.
Ama düşmedi. Acı onu durdurmamış, daha da vahşileştirmişti.
"Seni küçük piç!" diye bağırdı adam ve körlemesine, şişi savurarak üzerine atıldı.
Şiş, Kael'in sol omzuna saplandı.
"Ahh!"
Acı sıcak ve keskindı. Zırhı delip ete girmişti. Kael'in sol kolu uyuştu.
Diğer tarafta Malik, köşeye sıkışmıştı. İri adam, satırla sürekli vuruyor, Malik'i duvara yapıştırıyordu.
"Vur Malik!" diye bağırdı Kael, kendi acısını yutarak. "Vur yoksa öleceksin!"
Malik, Kael'in omzundan akan kanı gördü.
Ve o an, Malik'in içindeki o yumuşak, çocuksu bariyer yıkıldı. Gözleri karardı. Toprak Aurası , vücudundan gri bir toz bulutu gibi taştı.
İri adam satırı kaldırırken, Malik gürzü savurdu.
Teknik yoktu. Zarafet yoktu. Sadece saf, durdurulamaz bir kaba kuvvet vardı.
Gürz, adamın göğüs kafesine çarptı.
ÇATIRRRRT.
Ses, bir ağacın devrilmesi gibiydi. Kaburga kemikleri içe çöktü. Adamın ağzından kan boşaldı ve geriye doğru uçarak parmaklıklara çarptı. Sonra bir çuval gibi yere yığıldı. Hareketsizdi.
Malik, yaptığı şeye bakarak donakaldı. Elleri titriyordu. "Ben... ben..."
Ama Kael'in savaşı bitmemişti.
Omzundaki şişle birlikte, sıska adam onu yere yatırmıştı. Adam, Kael'in gırtlağını sıkıyordu. Kael'in görüşü kararıyordu.
Kael, sağ elindeki bükülmüş kılıcı bıraktı. İşlevsizdi.
Adamın bileklerine yapıştı. Ama gücü yetmiyordu. Boğuluyordu.
Silah, diye düşündü Kael. Silah lazım.
Elini çamurlu zeminde gezdirdi. Parmakları soğuk, sert bir şeye değdi.
Bükülmüş kılıcı.
Ama sapından tutmadı. Kılıcın kırık, yamuk ucundan tuttu.
Son bir gayretle, Kudretini sağ kolunda topladı ve metal parçasını, adamın boynunun yan tarafına, o yumuşak dokuya sapladı.
Metal keskin değildi. Kael, ucu körlenmiş demiri, adamın etine zorla , iterek, dokuyu yırtarak sokmak zorunda kaldı.
GIRÇ.
Adamın gözleri büyüdü. Elleri Kael'in boğazından gevşedi. Hırıltılı bir nefes aldı ve Kael'in üzerine yığıldı.
Sıcak kan, Kael'in yüzüne ve göğsüne boşaldı.
Kael, adamı üzerinden itti ve doğruldu. Nefes nefese, ciğerleri yanarak, yüzündeki kanı sildi.
Zindan sessizliğe gömüldü. Sadece Malik'in hıçkırıkları ve Kael'in damlayan kanının sesi vardı.
İki çocuk, iki cesetle baş başa kalmıştı.
Halid, kapının kilidini açtı. KLİK.
İçeri girdi. Yerdeki cesetlere baktı. Sonra çocuklara.
Yüzünde ne bir gülümseme ne de bir tiksinti vardı. Sadece soğuk bir kabul vardı.
"Hoş geldiniz," dedi Halid.
Malik, yere çökmüş ağlıyordu. Kael ise omzundaki şişi tutarak ayakta durmaya çalışıyordu. Gözleri... O biri mavi, diğeri altın olan gözleri, artık bir çocuğun gözleri değildi. O gözlerdeki ışık, kanla kirlenmiş, kararmıştı.
"Silahım..." dedi Kael, sesi çatallıydı. Yerdeki bükülmüş, kanlı demire baktı. "Silahım çalışmadı. Kesmedi. Ezmek zorunda kaldım."
Kael, ellerine baktı. Adamın kanı ellerine bulaşmıştı.
"Onu hissettim," diye fısıldadı Kael. "Canının çıkmasını... metalin yetersizliğini hissettim."
Halid, Kael'in önüne geldi. Şişi tek hamlede Kael'in omzundan çekti. Kael dişlerini sıktı ama bağırmadı.
"Demir seni yarı yolda bıraktı," dedi Halid. "Ama sen hayattasın. Çünkü sen demirden daha serttin. Ama haklısın... Eğer elinde gerçek bir diş olsaydı, o adam acı çekmeden ölürdü. Sen de bu kadar kirlenmezdin."
Halid, yerdeki bükülmüş kılıcı aldı.
"Bu hurdayı al," dedi Kael'e. "Ve sakla. Çünkü bu sana en büyük dersi verdi: Yetersizlik, ölüm demektir."
Kael, kanlı kılıcı aldı.
O an, içinde bir şeyler değişti. Artık sadece güçlü olmak istemiyordu. Artık sadece hayatta kalmak istemiyordu.
Ona ihanet etmeyecek, bükülmeyecek, kırılmayacak bir şey istiyordu. Kendisi kadar karanlık, kendisi kadar aç bir metal.
"Siyah Diş," diye düşündü, henüz ismini bilmediği o hayali silaha tutunarak.
Zindandan çıkarken, Kael arkasına bakmadı. Çocukluğunu o çamurlu zeminde, o cesetlerin yanında bırakmıştı.
