Fırtına Tepesi'nin şafağı, güneşin doğuşuyla değil, karanlığın renginin siyahtan griye dönmesiyle başlardı. Burada ışık yoktu; sadece buzun yansıttığı soluk bir aydınlık ve rüzgârın getirdiği jilet keskinliğinde bir soğuk vardı.
Kael Vael'thra, garnizonun donmuş taş avlusunda diz çökmüş, gözleri kapalı bir halde bekliyordu. Üzerindeki ince keten gömlek, bu -30 derecelik ayazda onu korumaktan çok uzaktı ama titrememeyi öğrenmişti. Titremek, enerjiyi dışarı atmaktı. Isınmak ise enerjiyi içeride, karnının derinliklerindeki o küçük, yoğun noktada hapsetmekti.
Demir Tohumu.
Halid buna böyle diyordu. Büyücüler güçlerini atmosferden, yıldızlardan veya ley hatlarından çekerlerdi. Savaşçılar ise güçlerini bağırsaklarından, yediklerinden ve ciğerlerine çektikleri havadan yakarlardı.
Kael'in zihnindeki o tanıdık gürültü, o sürekli kükreyen Tını (Mana) okyanusu, Fırtına Tepesi'nin yoğun atmosferik baskısı ve sırtındaki Mührün kilitlenmesiyle boğuk bir fısıltıya dönüşmüştü. Zihni sessizdi.
Ama bedeni... Bedeni çığlık atıyordu.
"Kalk," dedi Halid'in sesi. Sesi, buzun çatlaması kadar net ve duygusuzdu.
Kael gözlerini açtı. Kirpikleri buz tutmuştu.
Halid İbn Valyr, üç adım ötesinde duruyordu. Elinde bir silah yoktu. Sadece Kael'in önüne, karların üzerine attığı o iki siyah kılıfı işaret etti.
Siyah Diş (Blackfang) ve ikizi.
Kael'in eli gayriihtiyari beline gitti ama boştu. Halid, eğitim başladığında silahlarını almıştı. Günlerdir onları görmemişti.
"Al onları," dedi Halid. "Bakalım seni hâlâ tanıyorlar mı?"
Kael, uyuşmuş bacaklarını zorlayarak ayağa kalktı. Eklemleri gıcırdadı. Karların üzerindeki kılıçlara doğru yürüdü.
Onları özlemişti. O metal parçaları, Solgard'ın altındaki o cehennemden çıkarken onun üçüncü ve dördüncü kolu olmuştu. Onlarsız kendini eksik, sakat hissediyordu.
Eğildi ve sağ elini Siyah Diş'in gümüş tellerle sarılı kabzasına uzattı.
Parmakları metale değdiği an, Kael irkildi.
Soğuktu.
Bu, dışarıdaki havanın soğukluğu değildi. Bu, bir cesedin soğukluğuydu. Eskiden bu kılıca dokunduğunda, metalin içinde hafif, titreşen bir uğultu hissederdi. Kılıç, Kael'in Tınısı ile rezonansa girer, eline yapışır, sanki canlıymış gibi ısınırdı.
Ama şimdi... Şimdi sadece ölü, yoğun ve dilsiz bir metal parçasıydı.
Kael kabzayı kavradı ve kaldırmaya çalıştı.
Ağır.
Kılıç sanki yere cıvatalanmıştı. Kael kaslarını sıktı, dişlerini gıcırdattı ve kılıcı yerden kopardı. Ama bu hareket, o eski akışkan, zarif hareket değildi. Kılıç, bileğini büküyor, ön kol kaslarını koparacak kadar aşağı çekiyordu.
"Bu..." dedi Kael, nefes nefese. Kılıcın ucunu dik tutmakta zorlanıyordu. "Bu neden bu kadar ağır?"
"Çünkü okyanus kurudu," dedi Halid, kollarını göğsünde kavuşturarak. "O kılıçlar, senin mananla beslenen parazitlerdi Kael. Sen farkında olmadan, Mühründen sızan o ince Tını akışıyla onları sürekli 'hafifletiyordun'. Onlara ruh veriyordun. Şimdi ise..."
Halid, Kael'in elindeki titreyen namluya baktı.
"...şimdi musluk kapandı. Ve elinde tuttuğun şey, sadece beş kilo ağırlığında, yoğunlaştırılmış Yıldız Cürufu."
Kael, sol eline diğer kılıcı da aldı. İki elinde toplam on kilo "ölü ağırlık" vardı. Bilekleri sızlıyordu.
"Saldır," dedi Halid.
"Ne?"
"Saldır bana. O kılıçlarla. Eskiden yaptığın gibi. O 'Rüzgarın Dansı'nı göster bana."
Kael derin bir nefes aldı. Zihni eski reflekslerine gitti. Sağ adım, sol omuz düşür, çapraz kesik.
Hamle yaptı.
Ama bedeni zihnine uymadı.
Eskiden Tını ile desteklenen kasları, kılıcı bir tüy gibi savururdu. Şimdi ise fiziksel kasları, bu yoğun metal kütlesinin eylemsizliğiyle savaşıyordu. Kael kılıcı savurduğunda, kılıcın momentumu onu öne çekti. Dengesini kaybetti. Ayakları buzda kaydı.
İkinci kılıcı savurmaya çalıştı ama bileği döndü. Kılıçların uçları birbirine çarptı.
ÇANG.
Çirkin, beceriksiz, acemi bir ses.
Kael tökezledi ve yüzüstü karların içine kapaklandı. Kılıçlar elinden fırladı.
Sessizlik.
Sadece Kael'in utanç ve yorgunluk dolu hırıltılı nefesleri duyuluyordu. Malik, kenarda durmuş, elindeki kar küreğini sıkıyordu ama müdahale etmedi.
"Berbat," dedi Halid. Kael'in tepesine geldi. "Bir büyücü gibi dövüşüyorsun. Kılıcın büyüsü bittiğinde, sen de bitiyorsun."
Kael, karların içinden doğruldu. Yüzü yanıyordu. Utançtan değil, öfkeden. Kılıçlarına baktı. Onlara ihanet etmiş gibi hissediyordu. Onları besleyemiyordu.
"Nasıl yapacağım?" diye hırladı Kael. "Bu metal... bu metal normal değil. Sanki yerçekimi onu daha çok çekiyor."
"Çünkü o metal boşluk sevmez," dedi Halid. Eğildi ve Siyah Diş'i yerden aldı. Kılıç, Halid'in elinde tüy gibi duruyordu. "Bu metal, içine bir şey koymanı istiyor. Eskiden ruhunu (Tını) koyuyordun. Şimdi..."
Halid, kılıcı Kael'e geri fırlattı. Kael havada yakaladı ama ağırlıkla sendeledi.
"...şimdi ona canını koyacaksın. Kudretini (Aura)."
Halid kendi göğsüne, diyaframına vurdu.
"O Demir Tohumu meditasyonunda hissettiğin sıcaklık... O sadece seni ısıtmak için değil. O senin yakıtın. Okyanusu unut. Barajı unut. Sen bir fırınsın Kael. Ve o kılıç da senin bacan."
Halid, avlunun ortasındaki kalın antrenman kütüğünü işaret etti.
"O kütüğü kesmeyeceksin. O kütüğü yapacaksın. Aurayı kolundan akıtıp metale basmazsan, o metal senin elinde sadece bir demir sopa olarak kalır. Ve demir sopalar kesmez, sadece ezer."
Kael, kılıcı iki eliyle kavradı.
Gözlerini kapattı. Mührüne gitmedi. O yasak kapıyı zorlamadı.
Daha aşağıya, karnındaki o biyolojik fırına indi. Sabah yediği o tatsız, gri bulamacın midesinde yarattığı ağırlığı, kaslarındaki yanmayı, kanındaki oksijeni hissetti.
Isın, dedi kendine.
Karnındaki o noktayı sıkıştırdı.
Sıcaklık oradan yükseldi. Göğsüne, omzuna, koluna...
Ama Tını gibi akışkan değildi. Tını, cıva gibi kayardı. Kudret ise balçık gibiydi. Yoğun, yapışkan, yavaş. Onu itmek için fiziksel efor sarf etmesi gerekiyordu. Damarları şişti. Alnındaki şakakları zonkladı.
Enerjiyi bileklerine kadar getirdi. Ve oradan, kılıcın kabzasına itmeye çalıştı.
GİR İÇERİ!
Kael'in elleri titredi.
Kılıç... hafifçe inledi.
Bu, Tını'nın o tiz çınlaması değildi. Bu, derin, boğuk, bas bir titreşimdi. Metal, Kael'in biyolojik enerjisini, o saf yaşam gücünü emmeye başlamıştı.
Kael aniden midesinde korkunç bir boşluk hissetti. Sanki günlerdir yemek yememiş gibi bir açlık dalgası bedenini vurdu. Baş dönmesi yaşadı.
"Besleniyor," dedi Halid, gözlerini kısmış izlerken. "Kanını içmiyor ama canını yiyor. Tını bedavadır Kael, evrenden gelir. Ama Kudret... Kudret senin bedeninden gider. Her saniye, her vuruş, yediğin bir lokmayı yakar."
Kael, açlıktan titreyen dizlerine rağmen kılıcı kaldırdı.
Ağırlık değişmemişti. Yerçekimi aynıydı. Ama kılıç artık "ölü" hissettirmiyordu. Kael'in kolunun bir parçası, kemiğinin bir uzantısı gibiydi. Ağır bir kol, ama onun kolu.
Kütüğe doğru adım attı.
Hızlı değildi. Rüzgar gibi esmedi.
Bir balyoz gibi, ağır ve kararlı bir şekilde kılıcı indirdi.
KÜT!
Kılıç kütüğe çarptı.
Kesip geçmedi. Kütüğün yarısına kadar gömüldü ve orada kaldı.
Ama darbenin şiddetiyle kütük ortadan çatladı.
Kael, kılıcı geri çekmeye çalıştı ama gücü tükenmişti. Kılıcın kabzasına tutunarak dizlerinin üzerine çöktü. Nefes alamıyordu. Gözlerinin önünde siyah noktalar uçuşuyordu.
"Yemek..." diye fısıldadı. Midesi kendi kendini sindiriyordu.
Malik hemen koşup geldi, cebinden çıkardığı kuru et parçasını Kael'in ağzına tıktı.
Halid, kütüğe gömülmüş kılıca baktı.
"Kaba," dedi. "Çirkin. Estetikten yoksun."
Sonra Kael'e döndü. Yüzünde, Fırtına Tepesi'nin buzu kadar nadir görülen, hafif bir onaylama vardı.
"Ama gerçek. O vuruşta büyü yoktu Anomali. O vuruşta sadece sen vardın. Şimdi kalk. Daha o kılıcı on bin kez daha kaldıracaksın. Ve her seferinde, bedelini ödeyeceksin."
Kael, ağzındaki eti çiğnerken, kılıcın kabzasını bırakmadı. Metal hâlâ ılıktı.
Silah uyanmamıştı belki ama artık ölü de değildi. Koma halindeydi ve Kael onu kendi canıyla besleyerek hayatta tutacaktı.
Bu, büyücülükten çok daha dürüst bir alışve
