Fırtına Tepesi'nin zirvesi, toprağın gökyüzüne uzanıp donduğu, dünyanın nefesini tuttuğu o son noktaydı.
Burada rüzgar esmiyordu; rüzgar burada dövüyordu. Görünmez, buzdan yumruklar halinde her yönden saldırıyor, insanın derisini soyup kemiklerini dondurmak için uğulduyordu. Kael Vael'thra, dizlerinin üzerine çökmüş, parmaklarını donmuş kayaların arasındaki çatlaklara geçirmiş, rüzgarın onu uçurumdan aşağı süpürmesine direniyordu.
Ciğerleri yanıyordu. Her nefes, içine çekilen bir avuç cam kırığı gibiydi. Hayati Zerreleri (hücreleri) soğuktan dolayı büzüşmüş, hayatta kalmak için titrek bir savaş veriyordu. Karnındaki Aura Çekirdeği, o cılız biyolojik ateş, bu cehennemi soğuk karşısında sönmek üzere olan bir mum alevi kadar zayıftı.
"Kaldır başını," dedi Halid.
Gölge Komutan, uçurumun kenarında, rüzgarın pelerinini vahşi bir bayrak gibi dalgalandırdığı o imkansız noktada duruyordu. Sesi bağırmıyordu ama rüzgarın gürültüsünü delip geçiyordu.
"Buraya manzara izlemeye gelmedik Kael. Buraya, aynaya bakmaya geldik."
Kael, dişlerini sıkarak başını kaldırdı. Göz kapaklarındaki buzlar çıtırdadı.
Ve onu gördü.
Aşağıda, garnizonun siyah duvarlarının çok ötesinde, gökyüzünü ve yeryüzünü ikiye bölen o devasa, kozmik yara uzanıyordu.
Kozmik Bariyer.
Kitaplarda okuduğu gibi değildi. Uzaktan görünen o ince mor çizgi değildi. Buradan, bu yükseklikten bakıldığında, o bir duvardan ziyade, gerçekliğin dokusunda açılmış, irinli ve titreşen devasa bir yırtıktı.
Gökyüzü o noktada mordu. Ama bu, bir gün batımının huzurlu moru değildi. Bu, çürümüş bir etin, zehirli bir damarın moruydu. Bariyerin yüzeyinde, sessiz şimşekler çakıyor, devasa enerji dalgaları bir okyanus gibi kabarıp sönüyordu. O dalgaların içinde şekiller vardı; tırnaklar, yüzler, pençeler... Hepsi bariyeri zorluyor, içeri girmeye çalışıyor ve bariyerin kadim rünleri tarafından geri püskürtülüyordu.
Ancak en korkuncu görüntüsü değildi.
Sesiydi.
Kael, bariyeri gördüğü an, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü çıldırdı.
Omurgasının üzerindeki metalik rünler, sanki kızgın bir ateşe atılmış gibi aniden ısındı. Derisinin altındaki et, bu ısıyla cızırdayarak büzüştü. Ama bu ısı, Kael'i korumak için değildi. Bu ısı, bir mıknatısın metale verdiği tepkiydi.
Mühür, bariyere çekiliyordu.
Ve Kael'in zihnindeki o derin sessizlik, o "Ölü Hava"nın (Dead Air) getirdiği huzur, vahşi bir çığlıkla paramparça oldu.
...bize gel...
Kael, elleriyle kulaklarını kapattı ve başını yere vurdu.
"Hayır!" diye bağırdı. Sesi rüzgarda kayboldu.
Ses kulaklarından gelmiyordu. Ses, doğrudan Ruh Kanallarından (sinir sisteminden), kemik iliğinden, kanının içindeki o karanlık mirastan geliyordu.
...açız... kapıyı aç... parçamız...
Bu tek bir ses değildi. Milyonlarca sineğin aynı anda vızıldaması, binlerce aç köpeğin aynı anda hırlaması gibi kaotik, üst üste binmiş bir frekanstı. Bariyerin ötesindeki o "Şeyler", Yozlaşmış Diyarların açlığı, Kael'in içindeki Void (Hiçlik) doğasını tanımıştı.
Onu çağırıyorlardı. Bir akraba gibi. Bir anahtar gibi.
"Duyuyorsun değil mi?" dedi Halid. Sesi, Kael'in başucundaydı.
Kael, yaşaran gözlerle Halid'e baktı. "Sustur onları!" diye yalvardı. "Kafamın içindeler! Mührümü... Mührümü kazıyorlar!"
Halid, Kael'in yanına çömeldi. Ama ona yardım etmek, onu omuzlayıp aşağı indirmek için değil. Gözlerinin içine bakmak için.
"Onlar senin doğan Kael," dedi Halid acımasızca. "Sen bir Anomalisin. Senin mayanla, o bariyerin arkasındaki şeylerin mayası aynı çamurdan. O yüzden seni duyuyorlar. O yüzden seni istiyorlar."
Halid, elini Kael'in göğsüne koydu. Kalbi, göğüs kafesini kıracakmış gibi çarpıyordu.
"Aşağıdaki askerler o sesi duymaz. Malik duymaz. Onlar için bu sadece mor bir ışık. Ama senin için... senin için bu bir davet."
Kael, öğürdü. Midesindeki o gri bulamaç, safrayla karışık ağzına geldi. Zihnindeki sesler artıyordu. Bırak... Sadece bırak... Birleşelim...
"Eve gitmek istiyorum," diye inledi Kael. Sesi küçük bir çocuğun sesiydi. O an, savaşçı olmak, güçlü olmak umurunda değildi. Sadece o seslerin susmasını istiyordu.
Halid ayağa kalktı. Rüzgar, pelerinini savurdu.
"Gidemezsin," dedi.
Kael dondu. "Ne?"
"Buradan inemezsin," dedi Halid, kayalık patikaya, aşağı inen tek yola doğru yürürken. "O sesi susturana kadar inemezsin."
"Beni burada mı bırakacaksın?" Kael'in gözleri dehşetle açıldı. "Donarım! Ölürüm! O sesler... beni delirtiyor!"
Halid durdu ve omzunun üzerinden baktı. O bakışta, Kael'in daha önce hiç görmediği kadar karanlık, neredeyse zalimce bir beklenti vardı.
"Evet," dedi Halid. "Belki ölürsün. Belki delirirsin ve o uçurumdan aşağı atlayıp bariyerin dibine çakılırsın. Ya da..."
Halid, elini kılıcının kabzasına koydu.
"...ya da o seslere kimin efendi olduğunu öğretirsin. Mühür senin sahibin değil Kael. Sen onun sahibisin. Eğer o kapıyı içeriden tutamazsan, dışarıdan kimse tutamaz."
Halid, sisin içine doğru adım attı.
"Sabaha kadar gelmeyeceğim. Eğer sabah olduğunda hala buradaysan ve aklın yerindeyse... eğitime başlarız. Eğer yoksa... cesedini kargalara bırakırım."
Ve gitti.
Halid İbn Valyr, o buzlu yokuştan aşağı inip gözden kayboldu.
Kael, zirvede yapayalnız kaldı.
Yalnızlık, aşağıda, ormanda hissettiği yalnızlığa benzemiyordu. Orada sessizlik vardı. Burada ise gürültü vardı. Kozmik, yırtıcı, delirtici bir gürültü.
Gel... Bize katıl... Sen bizdensin...
Kael, cenin pozisyonunda kıvrıldı. Başını kolları arasına aldı. Ama sesler susmuyordu. Mührü, sırtında akkor haline gelmiş bir kömür gibi yanıyordu. İçindeki okyanus, dışarıdaki çağrıya cevap vermek için dalgalanıyor, Kael'in zayıf etini zorluyordu.
Soğuk...
Halid gitmişti. Isı kaynağı yoktu. Kael'in vücut ısısı hızla düşüyordu. Kudreti (Aurası), bu zihinsel saldırı altında zayıflamıştı. Titremesi o kadar şiddetliydi ki dişleri kırılacak gibiydi.
"Susun..." diye fısıldadı.
Açız... Bedenini ver... Ruhunu ver...
Kael, gözlerini kapattı. Zihninin içinde, o bariyerin arkasındaki varlıkları görebiliyordu. Şekilsiz gölgeler, dişli ağızlar, ona uzanan sayısız el...
Bir an için, o uçuruma atlamak çok mantıklı geldi. Atlayıp o mor ışığın içinde kaybolmak. Acıyı bitirmek. Soğuğu bitirmek. O seslerin vaat ettiği o "Bütünlük" hissine kavuşmak.
Sürünerek uçurumun kenarına yaklaştı. Aşağısı mor bir sis deniziydi. Çok davetkardı.
Eli, keskin bir volkanik kayaya çarptı.
Avcu kesildi.
Sıcak kan, donmuş taşa aktı.
Acı.
O keskin, basit, fiziksel acı, Kael'in zihnindeki o hipnotik sisi bir anlığına dağıttı.
Kael eline baktı. Kanı kırmızıydı. Siyah değildi. Mor değildi. Kırmızıydı.
Malik'in kanı gibi. Annesinin kanı gibi.
"Ben..." diye hırıldadı Kael, kanayan elini göğsüne bastırarak. "Ben sizin değilim."
Geri çekildi. Uçurumdan uzaklaştı. Sırtını, rüzgarı kesen büyük bir kayaya yasladı.
"Benim kanım kırmızı," dedi seslere. "Sizinki yok. Siz açsınız. Ben de açım. Ama ben... ben sizi beslemeyeceğim."
Zihnini, Mührün üzerine değil, karnındaki o minik, sönmek üzere olan Aura Çekirdeğine, o biyolojik ateşin közüne odakladı.
Tınıyı (Büyüyü) reddetti. O seslerin geldiği kanalı, iradesiyle boğmaya çalıştı.
Bu, bir kapıyı omuzla kapatmaya çalışmak gibiydi. Karşı tarafta binlerce canavar itiyordu. Kael ise tek başınaydı.
Ama Kael'in bir avantajı vardı. O, etten ve kemiktendi. O, bu dünyaya aitti. Yerçekimi ondan yanaydı. Taş ondan yanaydı. Acı ondan yanaydı.
Yan, dedi karnındaki ocağa. Isıt beni. O sesleri yak.
Vücudundaki son enerji kırıntılarını, Hayati Zerrelerinde kalan son glikozu yaktı. Titremesi, ritmik bir sallanmaya dönüştü.
Sesler çığlık attı. Tehdit ettiler. Yalvardılar.
Ama Kael dinlemedi.
O gece, Fırtına Tepesi'nin zirvesinde, bir çocuk donarak ölmedi.
O gece, bir çocuk, kendi deliliğinin gözlerinin içine baktı ve ona göz kırptı.
Sabah olduğunda, Halid tepeye geri döndü.
Kael, kayanın dibinde oturuyordu. Üzeri kırağı tutmuştu. Kirpikleri buzla kaplıydı. Yüzü mosmordu.
Ama gözleri...
Biri donuk mavi, diğeri sönük bir kehribar olan o gözler açıktı. Ve bakışlarında korku yoktu.
Sadece derin, dipsiz bir sessizlik vardı.
Halid, Kael'in yanına geldi. Eğildi.
"Sesler?" diye sordu.
Kael, donmuş dudaklarını zorlukla araladı.
"Hala oradalar," dedi. Sesi, yaşlı bir adamın sesi gibi yorgundu. "Bağırıyorlar."
Halid kaşlarını çattı. "O zaman neden inmedin? Neden atlamadın?"
Kael, kanlı elini, o kesik avcunu gösterdi.
"Çünkü," dedi Kael, "artık onları duymuyorum. Sadece... dinlemiyorum."
Halid gülümsedi. Bu seferki gülümseme, bir kurdun değil, bir öğretmenin gülümsemesiydi.
Kael'i omzuna aldı. Çocuk, bir buz kütlesi kadar hafifti.
"Gidelim," dedi Halid. "Sınavı geçtin. Artık Tını senin efendin değil. O senin köpeğin. Havlayacak, hırlayacak ama tasması senin elinde olacak."
Kael, Halid'in omzunda sallanırken, o devasa mor bariyere son kez baktı.
Artık o morluk, korkutucu bir yara gibi görünmüyordu. Sadece... fethedilmeyi bekleyen bir kale gibi duruyordu.
"Bir gün," diye fısıldadı Kael, bilinci kapanmadan hemen önce. "Bir gün o duvarı yıkacağım."
Ve Fırtına Tepesi, yeni sahibinin bu sessiz yeminini, rüzgarlarına katarak diyarlara fısıldadı.
