Fırtına Tepesi'nin gecesi, karanlığın üzerine örtülen bir kefen gibi değil, canlı bir varlığın boğazına çöken ağır, buzdan bir el gibiydi.
Rüzgarın uğultusu kesilmişti. Bu sessizlik, fırtınanın bitişi değildi; bu, havanın donarak ses iletemez hale geldiği o ölümcül "Mutlak Sıfır" noktasına yaklaşıldığının işaretiydi. Gökyüzünde yıldız yoktu. Sadece Kozmik Bariyer 'in, dağın zirvesinin çok ötesinde titreşen soluk, hayaletimsi mor ışığı, kararmış kayaların üzerine hastalıklı bir parıltı düşürüyordu.
Kael Vael'thra, kayalıkların arasındaki dar bir çatlağa sığınmış, cenin pozisyonunda titriyordu.
Uyuyamıyordu.
Vücudu, günlerdir süren açlık ve yorgunlukla bitap düşmüş olsa da, İç Örgüsü (sinir sistemi) alarm veriyordu. Beyni, uykuya dalarsa bir daha uyanamayacağını biliyordu. Soğuk, derisinin yüzeyini çoktan geçmiş, etini delmiş ve kemik iliğine ulaşmıştı.
Ancak asıl işkenceyi çeken, tüm bedeni değildi.
Sağ koluydu.
Solgard'ın altındaki o karanlık sarnıçta, Riza'nın saldırısına karşı "Sıkıştırma" (Compression) tekniğini denerken patlattığı, annesi Elyra'nın rünik cerrahiyle zorla birleştirdiği o hasarlı uzuv... Şimdi ihanet ediyordu.
Kael, dişlerini birbirine o kadar sert bastırıyordu ki çenesinden kulaklarına vuran bir ağrı yayılıyordu. Sol eliyle, sağ kolunu saran donmuş sargıları çekiştirdi. Sargılar kaskatı kesilmişti. Altındaki eti göremiyordu ama hissedebiliyordu.
Oradaki damarlar, o siyah, ağaç köküne benzeyen "Yozlaşmış Kanallar", soğuğa karşı sağlıklı dokudan çok daha dayanıksızdı. Hayati Zerreleri (hücreleri), Tını ile deforme olduğu için doğal ısıyı tutamıyor, metal gibi soğuğu emiyordu.
Sızlıyor... diye düşündü Kael. Kopacak. Cam gibi çatlayıp kopacak.
Refleks olarak zihni, o tanıdık sığınağa kaçtı.
Mühür...
Sırtına odaklandı. Omurgasının üzerindeki o kadim mekanizmaya, Kızıl Hüküm Mührü ne yalvardı.
Isıt beni. Sadece bir damla. Okyanustan bir damla sıcaklık ver. Kolumu kurtar.
Zihinsel parmaklarıyla kilidi zorladı. Çaresizliğin verdiği bir panikle, içindeki Tını (Mana) rezervine ulaşmaya çalıştı. Normalde, Solgard'da olsa, bu çağrıya Mühür anında, hatta vahşice cevap verirdi.
Ama burası Fırtına Tepesi'ydi. Ölü Hava sahasıydı.
Atmosferik baskı o kadar yoğundu ki, Mühür dışarıya enerji sızdırmayı reddediyordu. Kael ne kadar zorlarsa zorlasın, sırtındaki rünler ölü birer taş gibi sessiz ve soğuk kaldı. İçerideki okyanus kilitliydi. Dışarıdaki dünya vakumluydu.
"Lütfen..." diye inledi Kael. Sesi çatlak bir fısıltıdan ibaretti.
Sağ elinin parmaklarını hissetmiyordu. Kolu, omzuna asılı duran ölü bir et parçasıydı artık. Eğer kan akışı tamamen durursa, kangren dakikalar içinde başlardı.
Karanlığın içinden bir gölge, sessizce Kael'in üzerine düştü.
Bir el, bir battaniye örtmek ya da teselli etmek için değil; bir mengene gibi Kael'in sağlam olan sol omzuna yapıştı ve sıktı.
"Yanlış yakıtı kullanıyorsun," dedi Halid'in sesi.
Kael irkildi, başını kaldırdı. Halid, karanlığın içinde bir heykel gibi tepesinde dikiliyordu. Üzerinde kalın kürkler yoktu, sadece standart zırhı ve pelerini vardı ama adam titremeyi bırak, üşümüyordu bile. Ondan yayılan ısı, Kael'in yüzüne fırın kapağı açılmış gibi vurdu.
"Mühür kapalı Kael," dedi Halid, Kael'in omzunu sarsarak. "Anlamıyor musun? O kapı kilitli. Sen, boşalmış bir şarap tulumundan son damlayı sıkmaya çalışan bir ayyaş gibisin. Ama şarap bitti."
Halid eğildi. Yüzü, Kael'in morarmış yüzüne çok yakındı. Gözleri, gecenin karanlığında bile parlayan o acımasız, yırtıcı ışıltıya sahipti.
"Ölmek mi istiyorsun?"
"Kolum..." dedi Kael, dişlerinin arasından. "Donuyor. Büyü... çalışmıyor."
"Çünkü büyücüler zayıftır," diye hırladı Halid. "Onlar dışarıdaki havaya muhtaçtır. Ama sen... sen yarımsın. Ve şimdi diğer yarını, o unuttuğun yarını kullanma vakti."
Halid, eldivenli elini Kael'in göğsünün tam ortasına, diyafram boşluğuna sertçe vurdu.
GÜM.
Kael nefessiz kaldı, iki büklüm oldu.
"Mananı çağırma!" diye bağırdı Halid. Sesi rüzgarı bastırdı. "Büyüyü unut. Zihnini sustur. O lanet olası 'Akademik' beynini kapat."
Halid, Kael'in donmak üzere olan sağ kolunu bileğinden kavradı. Kael acıyla bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.
"Kanını çağır," dedi Halid. "Duyuyor musun? Kanını. O sıcak, kırmızı, demir kokan sıvıyı. Kalbine emret. Ona 'At!' de. Daha hızlı atması için zorla. Bu bir rica değil, bir hayatta kalma emridir."
Kael, Halid'in ne dediğini anlamaya çalıştı. Zihni bulanıktı.
"Yapamıyorum..."
"Yapacaksın!" Halid, Kael'in bileğini büktü. Acı, Kael'in zihnini berraklaştırdı. "Öfkeni kullan. O gün, atölye yanarken hissettiğin öfkeyi. Riza, Malik'i yere serdiğinde hissettiğin çaresizliği. O nefreti yakıt yap. O nefreti al ve kalbinin içine tık."
Kael, Malik'in yanan atölyeden çıkışını hatırladı. Riza'nın alaycı gülüşünü. Kendi yetersizliğini.
İçinde bir şeyler kıpırdandı.
Bu, Tını'nın o soğuk, entelektüel, mavi akışı değildi.
Bu, midenin dibinde başlayan, sıcak, ağır ve çamurlu bir histi. Kudret (Aura) .
"Yak onu!" dedi Halid.
Kael, zihnindeki o karanlık manzarayı, öfkesini bir körük gibi kullandı. Kalbine odaklandı.
Güm-Güm... Güm-Güm...
Kalp atışları hızlandı. Ama bu korkunun çarpıntısı değildi. Bu, bir motorun devrinin yükselmesiydi.
Kael, nefesini tuttu ve karnındaki kasları sıktı. O sıcaklığı, o "Kudret"i göğüs kafesinde topladı ve zorla, iradesiyle sağ omzuna itti.
Bu, tıkalı bir boruyu basınçlı suyla açmaya benziyordu.
KIPIRT.
Sağ omzunda bir sızı oldu. Sonra dirseğinde.
Damarlarının içindeki o donmuş, kristalize olmuş kan, içeriden gelen bu yeni ve vahşi basınçla itildi.
Kael'in sağ kolundaki siyah damarlar, aniden kızardı.
"Ahh!"
Kael başını geriye attı ve bir çığlık kopardı. Bu, donmuş parmaklarına kanın hücum etmesiyle oluşan o "çözülme" acısıydı. Sanki binlerce iğne aynı anda koluna batırılıyordu.
"Devam et!" dedi Halid, bileğini bırakmadan. "Durma! O ateşi parmak uçlarına kadar it!"
Kael, Hayati Zerrelerinin (hücrelerinin) bu enerji patlamasıyla titrediğini hissetti. Vücudu ısınıyordu. Ama bu ısınma bedava değildi. Midesine kramplar girdi. Vücudundaki yağ depoları, bu ani ısıyı üretmek için saniyeler içinde yakılıyordu.
Kolundaki buzlar çözüldü. Sargılardan buhar tütmeye başladı.
Kael'in sağ eli, Halid'in eldivenli elini istemsizce sıktı.
Güçlüydü.
Bu, bir büyücünün cılız tutuşu değildi. Bu, bir Savaşçının , can havliyle yaptığı kemik kıran bir tutuştu.
Halid gülümsedi. Karanlığın içinde beyaz dişleri parladı.
"İşte bu," dedi Halid fısıltıyla. "Büyü bittiğinde, geriye kalan şey sensin Kael. Etin. Kemiğin. Ve inadın."
Halid, Kael'in elini bıraktı. Kael, nefes nefese yere yığıldı. Ter içindeydi. Soğuk havada terlemek tehlikeliydi ama Kael'in vücudu şu an bir soba gibi ısı yayıyordu. Sağ kolu zonkluyordu ama hareket ediyordu. Ölü değildi.
"Kudret..." diye fısıldadı Kael, buhar tüten nefesinin arasından. "Bu... çok ağır."
"Ağırdır," dedi Halid, yerine, kayanın üzerine otururken. "Kudret, ruhu değil, bedeni yer. Şu an çok açsın, değil mi?"
Kael başını salladı. Midesi, sanki içinde bir boşluk açılmış gibi kazınıyordu.
"Çantandaki o iğrenç kurutulmuş etleri ye," dedi Halid. "Hepsini. Sabaha kadar o ocağı (kalbini) beslemek zorundasın. Eğer ateşin sönerse, bu sefer kolun değil, kalbin donar."
Kael, titreyen sol eliyle çantasından sert, tuzlu eti çıkardı ve çiğnemeden yuttu. Tadı yoktu ama midesine indiği an, vücudu o besini kapıp enerjiye çevirdi.
Yan tarafta, Malik horuldayarak uyuyordu. Onun Toprak Aurası , onu doğal bir yorgan gibi sarmış, soğuktan koruyordu. Malik rahattı. O, bu dünyanın kurallarına göre doğmuştu.
Kael ise... Kael her nefesi savaşarak almak zorundaydı.
Sırtını soğuk taşa yasladı. Sağ kolunu göğsüne bastırdı. Kolu sıcaktı. Kendi kanıyla, kendi öfkesiyle ısıtmıştı. Mühür sessizdi. Tını yoktu.
Gökyüzüne baktı. Kozmik Bariyer'in mor ışıkları, sanki ona göz kırpıyordu.
"Yanlış yakıt..." diye tekrarladı Halid'in sözünü.
Artık anlamıştı. Tını (Mana), dünyayı değiştirmek içindi. Ama Kudret (Aura)... Kudret, hayatta kalmak içindi. Ve şu an, Kael'in dünyayı değiştirmeye değil, sadece yarına çıkmaya ihtiyacı vardı.
Gözlerini kapattı ama uyumadı. Kalbinin atışını dinledi. O ritim, artık sadece bir ses değil, bir silahtı.
