Fırtına Tepesi'nin zirvesine yakın bu ıssız platoda zaman, akrep ve yelkovanın insafına değil, soğuğun kemiklere işleme hızına göre akıyordu.
Güneş, başlarının üzerinde soluk, ısısız beyaz bir disk gibi asılıydı. Ancak yaydığı ışık, ısıtmak yerine yerdeki buz kristallerinden yansıyarak gözleri kör ediyordu. Rüzgar, kuzeyin ciğerlerinden kopup gelen görünmez bir bıçak gibi, çıplak gövdelerini dövüyor, derilerindeki nemi saniyesinde buharlaştırıp ardından donduruyordu.
Kael Vael'thra, dizlerinin üzerine çökmüş, titremesini kontrol altına almaya çalışıyordu. Ama bu, okyanusu elleriyle durdurmaya çalışmak gibi nafile bir çabaydı. Çıplak göğsü, soğuktan morarmış ve yer yer grileşmişti. Hayati Zerreleri (hücreleri), enerji eksikliğinden dolayı isyan ediyor, vücudunun merkezindeki o cılız ateş sönmemek için çırpınıyordu. Sağ kolundaki sargılar donmuş, kaskatı bir alçıya dönüşmüştü.
Ancak Kael'in gözleri kendi acısında değildi.
Gözleri, hemen yanında, rüzgarın en sert vurduğu uçurum kenarında duran Malik'teydi.
Malik Kessir titr emiyordu.
Devasa çocuk, bacaklarını omuz genişliğinde açmış, ayaklarını donmuş zemine birer sütun gibi gömmüştü. Gözleri kapalıydı. Nefes alıp verişi, Kael'in kesik hırıltılarına inat, derin, düzenli ve gürültülüydü. Ciğerlerine çektiği her buzlu nefes, göğüs kafesini bir körük gibi şişiriyor, verirken burnundan yoğun, beyaz bir buhar sütunu fışkırıyordu.
Halid İbn Valyr, iki çocuğun arasında volta atıyordu. Üzerindeki pelerin rüzgarda vahşi bir bayrak gibi dalgalanıyor ama adamın duruşu bozulmuyordu. Halid, elindeki ince söğüt dalıyla Malik'in sırtına, kürek kemiklerinin arasına sertçe vurdu.
ŞLAK.
"Gevşeme," dedi Halid. Sesi, rüzgarın uğultusunu yarıp geçti. "Soğuğu hissetme Malik. Soğuğu kabul et. O bir düşman değil. O bir çekiç. Ve sen örssün."
Malik'in vücudunda garip bir değişim başlamıştı.
Kael, bulanıklaşan görüşünü netleştirmeye çalışarak arkadaşına baktı.
Malik'in koyu teni, soğuğun etkisiyle morarmıyor veya kızarmıyordu. Rengi soluyor ama hastalıklı bir solgunluk değildi bu. Teni, koyu gri, mat bir metal rengine dönüyordu. Cildinin üzerindeki gözenekler kapanmış, derisi sanki canlı bir dokudan ziyade, işlenmemiş ham bir granite dönüşmüştü.
Malik'in karnındaki Aura Çekirdeği'nden yayılan Kudret, vücut ısısını dışarı yaymak yerine, derisinin hemen altında yoğunlaşıyor, dışarıdaki soğukla içerideki sıcaklık arasında geçirimsiz bir bariyer oluşturuyordu.
"Toprak..." diye fısıldadı Halid, Malik'in etrafında dönerken. Gözlerinde nadir görülen bir takdir parıltısı vardı. "Toprak, baskı altında ezilmez. Sıkışır. Ve sıkışan toprak, taşa dönüşür."
Halid, Malik'in karnına sert bir yumruk attı.
TOK.
Ses, ete vuran bir yumruk sesi değildi. Islak bir kütüğe, ya da sertleşmiş bir kösele çuvala inen balyoz sesi gibi tok ve boğuktu.
Malik sendelemedi bile. Sadece nefesini tıslayarak verdi.
"Hissediyor musun?" diye sordu Halid.
"Ağır..." dedi Malik. Sesi, bir mağaranın derinliklerinden geliyormuş gibi kalın ve yankılıydı. "Derim... derim bana dar geliyor Komutanım. Sanki üzerime kurumuş çamur sürmüşler gibi."
"O senin zırhın," dedi Halid. "Demir Deri (Iron Skin). Henüz ham hali. Ama doğan bu Malik. Sen bir 'Dayanıklılık' abidesisin. Senin bedenin, acıyı reddetmiyor; onu emiyor ve yapı taşına çeviriyor."
Kael, bu manzarayı izlerken içinde buzdan daha soğuk bir şeyin büyüdüğünü hissetti.
Kıskançlık değildi bu. Malik'in başarısı onu asla üzmezdi. Bu, saf, damıtılmış bir Yetersizlik hissiydi.
Kael her zaman "Özel" olandı. "Anomali"ydi. İmparatorların ilgisini çeken, annesinin üzerine titrediği, içinde okyanuslar taşıyan çocuktu. Malik ise... Malik sadece onun "Yancısı", kaba kuvveti, taşıyıcısıydı.
Ama şimdi, büyü (Tını) denklemden çıktığında... "Özel" olan çocuk yerde titreyen bir et yığınına dönüşmüştü. "Sıradan" olan Malik ise doğaya meydan okuyan bir heykele evriliyordu.
Doğa adildi. Ve adalet, Kael için acımasızdı.
"Kael!"
Halid'in sesi, Kael'i düşüncelerinden kopardı. Gölge Komutan, Kael'in tepesinde dikiliyordu.
"Neye bakıyorsun?" diye sordu Halid. "Arkadaşının ne kadar güçlü olduğuna mı? Yoksa kendinin ne kadar zayıf olduğuna mı?"
Kael cevap veremedi. Çenesi kilitlenmişti.
Halid eğildi ve yerden, iki yumruk büyüklüğünde, buzla kaplı sivri bir volkanik kaya aldı. Kayayı Kael'in önüne fırlattı.
"Kaldır," dedi.
Kael, titreyen elleriyle kayaya uzandı. Parmak uçları, taşa değdiği an yandı. Soğuk yanığı. Kayayı kavramaya çalıştı ama parmakları hissizleşmişti. Gücü yoktu. Kudreti (Aurası), sadece kalbini attırmaya yetiyordu; kaslarına emir veremiyordu.
Kaya elinden kaydı.
"Yapamıyorum..." dedi Kael. Gözlerinden süzülen bir damla yaş, yanağında dondu.
Halid, kayayı ayağıyla itti.
"Çünkü sen Malik olmaya çalışıyorsun," dedi Halid sertçe. "Onun gibi durmaya, onun gibi dayanmaya çalışıyorsun. Ama sen Toprak değilsin Kael. Sen boşluksun. Sen bir çatlaksın."
Halid, Malik'i işaret etti.
"O, fırtınaya karşı durur. Dağların doğası budur. Ama sen... sen rüzgarın içinden geçmesine izin vermezsen, kırılırsın."
Malik, gözlerini açtı. Grileşmiş yüzünde endişeli bir ifade belirdi. Kael'in halini görünce aurası dalgalandı, o "Demir" hali bozulmaya başladı.
"Kaptan..." Malik bir adım atmak istedi.
"Yerinde kal!" diye bağırdı Halid. "Eğer ona yardım edersen, gelişimini öldürürsün. O kendi yolunu bulmak zorunda. Ya da donup ölecek."
Halid tekrar Kael'e döndü.
"Malik ısınıyor çünkü o basıncı seviyor. Sen ise... sen basınçtan nefret ediyorsun. Senin bedenin, darbeleri emmek için değil, onlardan kaçınmak, onları saptırmak için yaratılmış. Ama şu an kaçamazsın. O yüzden tek bir şansın var."
Halid, elini Kael'in göğsüne koydu.
"İçindeki ateşi yakamıyorsan... o zaman dışarıdaki soğuğu çal."
Kael, Halid'in ne dediğini anlamadı. Zihni donuyordu.
"Bak ona," dedi Halid, Malik'i göstererek. "O bir kale. Sen ise o kalenin içindeki kralsın. Ama kralın kılıcı yok. Manan yok. O yüzden Malik gibi sertleşemezsin. Sen... sadece tahammül edebilirsin."
Saatler geçti.
Güneş batıya doğru eğilirken, sıcaklık daha da düştü.
Malik, "Demir Deri" formunu korumayı öğrenmişti. Vücudu titreyerek de olsa soğuğa direniyordu. Hatta bir ara, Halid'in emriyle devasa bir kaya parçasını sırtladı ve onunla çömelip kalkmaya başladı. Her hareketinde kasları gıcırdıyor, grileşmiş derisi bir zırh gibi geriliyordu. Malik, kendi elementini bulmuştu. O, acının içinde sertleşen bir çelikti.
Kael ise... Kael sadece hayatta kalmaya çalışıyordu.
Rüzgar her vurduğunda, Kael kendini sıkmak yerine gevşetmeyi denedi. Malik gibi "Duvar" olamazdı. O bir rüzgar gülüydü. Soğuk bedenine çarptığında, onu durdurmaya çalışmadı; soğuğun etinden geçip gitmesine izin verdi.
Bu, bir kabullenişti.
"Ben zayıfım," dedi içinden. "Benim derim demir değil. Benim kemiklerim kaya değil. Ben... sadece bir iradeyim."
Ve o an, Kael'in Kudret (Aura) akışı değişti.
Enerjiyi derisine (Malik gibi) yaymak yerine, hayati organlarına çekti. Derisi buz kesti. Parmakları morardı. Ama kalbi... kalbi ve beyni, sıcak bir koza içine alınmış gibi korunmaya başladı.
Bu, bir savaşçının değil, bir suikastçının, bir hayaletin hayatta kalma yöntemiydi. Gereksiz olanı feda et, özü koru.
Kael, parmaklarını hissetmiyordu ama zihni açılmıştı. Gözleri, Malik'in üzerindeki ısı dalgalarını, havadaki rüzgar akımlarını daha net görmeye başlamıştı.
Halid, gün batımında eğitimi bitirdiğinde, iki çocuk da farklı şekillerde değişmişti.
Malik, yorgunluktan yere yığıldığında, vücudu hala sıcak ve sertti. Derisi, bir gergedan derisi gibi kalınlaşmış hissi veriyordu. O, fiziksel dünyanın efendisi olmaya adaydı.
Kael ise, bir deri bir kemik kalmış, titreyen, solgun bir hayaletti. Ama gözleri... O biri mavi, diğeri sönük kehribar gözleri, fırtınanın ortasında bile sönmeyen bir fener gibi bakıyordu.
Malik, Kael'i sırtına aldı.
"Ağırsın Kaptan," dedi Malik şaka yollu, ama sesi endişeliydi. "Kemiklerin... buz gibi."
"Biliyorum," dedi Kael, başını Malik'in o fırın gibi sıcak omzuna yaslarken. İçindeki yetersizlik hissi hala oradaydı ama şekil değiştirmişti. Artık bir utanç değil, bir veriydi.
O bir dağ, diye düşündü Kael, Malik'in güçlü adımlarla garnizona yürüyüşünü izlerken. Ben ise o dağın zirvesindeki rüzgarım. O duracak. Ben eseceğim.
Ama şimdilik... şimdilik sadece taşınması gereken bir yüktü. Ve bu gerçek, Kael'in gururunu, Fırtına Tepesi'nin soğuğundan daha fazla yakıyordu.
