Fırtına Tepesi'nde gece ile gündüz arasındaki çizgi, ışıkla değil, soğuğun tonuyla çekilirdi. Gece, kemikleri donduran sessiz bir siyahlıktı; şafak ise o siyahlığın yerini jilet gibi kesen, gri ve uğultulu bir rüzgara bıraktığı andı.
Kael Vael'thra, gözlerini açtığında kirpiklerinin birbirine yapıştığını hissetti. Nefesinin oluşturduğu buhar, yüzündeki ince tüylerin üzerinde kristalleşmişti. Vücudu kaskatıydı. Dün gece Helvar'ın zorla yedirdiği o gri, yağlı bulamaç, midesinde ağır ve sıcak bir taş gibi duruyordu. Tadı iğrençti ama işlevini yerine getirmişti; o sıcaklık olmasa, bu rüzgarın dövdüğü kaya kovuğunda sabaha çıkamazlardı.
"Kalkın," dedi Halid. Sesi, dışarıdaki rüzgarın ıslığını bastıran tok bir emirdi.
Kael, dirseklerinin üzerinde doğrulmaya çalıştı. Eklemleri paslanmış menteşeler gibi gıcırdadı. Sağ kolu –o hissiz, sargılı uzuv– yanına cansız bir ağırlık gibi düştü. Yanında yatan Malik, devasa bir ayı gibi homurdanarak doğruldu. Malik'in derisi, soğuğa tepki olarak hafifçe grileşmiş, sertleşmişti. Toprak Aurasına sahip olanların doğuştan gelen o "kabuk bağlama" yeteneği, onu Kael'den daha iyi koruyordu.
"Daha güneş doğmadı..." diye mırıldandı Malik, dişleri birbirine vururken.
"Burada güneş sizi ısıtmak için doğmaz," dedi Halid, mağaranın girişinde durarak. Sırtı onlara dönüktü, pelerini rüzgarda vahşi bir bayrak gibi dalgalanıyordu. "Sizi yargılamak için doğar. Dışarı. Şimdi."
Kael, titreyen bacaklarının üzerinde durmaya çalışarak dışarı çıktı.
Yüzüne çarpan rüzgar, bir tokat gibi değil, derisini yüzmeye çalışan binlerce görünmez bıçak gibiydi. Nefesi ciğerlerinden çekilirken boğazı yandı. Burası "Ölü Hava" sahasının kalbiydi. Havadaki Tını (Mana) o kadar seyreltik, o kadar yoktu ki, Kael'in Kızıl Hüküm Mührü derin bir komaya girmiş gibi sessizdi.
Halid, onları uçurumun kenarındaki düz, buz tutmuş bir platoya götürdü. Aşağısı, sonsuz bir sis deniziydi. Yukarısı ise mor şimşeklerin sessizce titreştiği Kozmik Bariyer ile kaplıydı.
"Çıkarın," dedi Halid.
Kael ve Malik birbirlerine baktılar.
"Neyi Komutanım?" diye sordu Malik.
"Üstünüzdekileri," dedi Halid. "Kürkleri. Pelerinleri. Belden yukarısı çıplak kalacak."
"Donarız," dedi Kael. Bu bir itiraz değil, fiziksel bir tespitti. "Bu soğukta Hayati Zerrelerimiz (hücrelerimiz) dakikalar içinde ölür."
Halid döndü. Gözlerinde o acımasız, metalik parıltı vardı.
"Ölmemek için bir sebep bulacaksınız o zaman," dedi. "Çıkarın."
İtaat ettiler.
Kael, kürkünü ve kalın tuniğini çıkardığında, rüzgar çıplak tenine değdiği an şok geçirdi. Vücudu kontrolsüzce sarsılmaya başladı. Dişleri o kadar sert birbirine vuruyordu ki çenesi ağrıyordu. Kaburgaları, zayıflıktan dolayı derisinin altında sayılıyordu. Sağ kolundaki sargılar, çıplak gövdesinde garip, yabancı bir parça gibi duruyordu.
Malik de titriyordu ama onun devasa kas kütlesi ve kalın derisi bir nebze olsun koruma sağlıyordu.
Halid, onların karşısına geçti. O da pelerinini çıkarmıştı ama onun vücudundan hafif, dalgalı bir buhar yükseliyordu. Üşümüyordu.
"Dinleyin," dedi Halid. Sesi soğuk havada kristalize oluyordu. "Şimdiye kadar size öğretilen her şeyi unutun. Akademi'deki o süslü hocalarınızın, o parşömenlerin anlattığı her şeyi silin."
Halid, elini havaya kaldırdı, sanki görünmez bir şeyi yakalıyormuş gibi yumruğunu sıktı.
"Büyücüler," dedi tiksintiyle, "Hırsızdır. Gücü dışarıdan, atmosferden çekerler. Rüzgarı yalvararak, ateşi kandırarak kullanırlar. Onların gücü ödünçtür. Manaları bittiğinde, rüzgar kesildiğinde, birer hiçtirler."
Halid sert bir adımla Kael'in önüne geldi. Parmağını Kael'in göbeğinin dört parmak altına, diyafram boşluğuna sertçe bastırdı.
"Ama Savaşçılar..." dedi Halid, parmağını bastırarak. Kael acıyla iki büklüm oldu. "Savaşçılar üreticidir. Gücü dışarıdan dilenmezler. Gücü burada, karınlarında pişirirler."
Kael, Halid'in parmağının baskısını hissediyordu ama soğuktan dolayı karnının içi uyuşmuştu.
"Hissediyor musun?" diye sordu Halid.
"Soğuk..." diye kekeledi Kael. "Sadece... soğuk."
"Yanlış yere bakıyorsun," dedi Halid. "Mührüne bakma. O lanetli kapağı unut. O sadece bir tıpa. Daha derine in. Dün yediğin o iğrenç yemeği, ciğerlerine çektiğin o keskin havayı düşün. Onlar nereye gitti Kael? Yok olmadılar. Dönüştüler."
Halid, Malik'e de aynı işareti yaptı.
"Gözlerinizi kapatın. Titremeyi kesin. Titremek, enerjiyi dışarı atmaktır. Enerjiyi içeride tutun. Göbek deliğinizin altındaki o karanlık boşluğa odaklanın. Orada bir fırın var. Şu an sönük. Külleri soğuk. Ama yakıtı orada."
Kael gözlerini kapattı.
Karanlık.
Zihni, alışkanlıkla sırtına, omurgasındaki Mühre kaydı. O tanıdık, tehlikeli okyanusu aradı. Bir damla Tını... Sadece bir damla olsa ısınacaktı.
"Mührü bırak!" Halid'in sesi zihninde patladı. Kael irkildi. Halid ona dokunmamıştı ama niyeti o kadar keskindir ki Kael bunu fiziksel bir darbe gibi hissetmişti.
" Tını (Mana) ruhsaldır, uçar," dedi Halid. " Kudret (Aura) fizikseldir, çöker. Ağırlığı hisset. Kanının ağırlığını. Kemiklerinin ağırlığını. Bütün o ağırlığı karnında, tek bir noktada topla. Sıkıştır."
Kael denedi.
Ama yapamıyordu.
İçinde bir "merkez" bulamıyordu. Yıllarca Tını ile yaşamış, gücü hep "yukarıda", zihninde ve omurgasında hissetmişti. Karnının altı... orası onun için sadece biyolojik bir boşluktu. Orası sessizdi. Orası, doğası gereği Void (Hiçlik) idi.
Soğuk, derisini yakmaya başladı. Parmak uçlarını hissetmiyordu.
"Yapamıyorum..." dedi Kael, gözlerini açarak. Sesi umutsuzdu. "İçimde... içimde ateş yok Halid. Sadece boşluk var. O yemek... sadece ağırlık yapıyor."
Halid, Kael'in çenesini tuttu ve başını dik tutmasını sağladı.
"Boşluk mu?" Halid acı bir şekilde gülümsedi. "O zaman o boşluğu çökert. Bir demirci, kömürü nasıl sıkıştırırsa, sen de o boşluğu sıkıştır. Demir Tohumu (Iron Seed) böyle ekilir. Var olanı değil, hayatta kalma arzusunu sıkıştırarak."
Yan tarafta, Malik'ten derin bir hırıltı yükseldi.
Devasa çocuğun vücudu kasılmıştı. Nefesini tutmuş, yüzü kızarmıştı. Ama titremesi durmuştu. Malik'in göğüs kafesi genişliyor, karnı içeri çekiliyordu. Onun doğası Toprak'tı; o zaten ağır ve sabitti. Karnındaki ocağı bulması zor olmamıştı. Malik'in cildinin üzerinde, çok hafif, neredeyse görünmez bir ısı dalgalanması, şeffaf bir buhar tabakası oluşmaya başlamıştı.
Isınıyordu. Büyüyle değil. Kendi yağıyla, kendi kanıyla.
Kael bunu gördü. Ve o an, kıskançlık değil, saf bir korku hissetti. Malik yapabiliyordu. "Normal" olanlar yapabiliyordu. Ama o... o bir Anomaliydi. Onun biyolojisi, büyüye göre evrimleşmişti. Büyü gidince, geriye sadece çürük bir kabuk mu kalmıştı?
"Bak ona," dedi Halid, Malik'i göstererek. "O, soğukla savaşmıyor. Soğuğu kabul ediyor ve içerideki ısıyla dengeliyor. Sen ise soğuktan kaçmaya çalışıyorsun."
Halid, Kael'in karnına sert bir yumruk attı.
GÜM.
Kael nefessiz kaldı. Midesi kasıldı. Acıyla iki büklüm oldu, yere çöktü.
"Orası!" diye bağırdı Halid. "Acıyan yer! Oraya odaklan! Acı, yaşamın en net kanıtıdır. O acıyı tut. Bırakma. O acıyı bir top haline getir."
Kael, çamurlu ve buzlu zemine kapanmış, midesindeki o keskin ağrıya tutunmaya çalışıyordu.
Mühür sessizdi. Tını yoktu.
Sadece o yumruğun bıraktığı sızı vardı. Ve o sızının etrafında, midesindeki o ağır, gri yemek...
Kael, zihnini değil, kaslarını kullandı. Karnını sıktı. O acı noktasını, iradesiyle değil, fiziksel kasılmasıyla hapsetti.
Isın, dedi kendi etine. Yoksa öleceğiz.
Ve derinlerde... çok derinlerde... Tını'nın o soğuk, mavi-siyah akışına hiç benzemeyen... kaba, kırmızı, metalik ve hantal bir kıpırtı hissetti.
Bu bir nehir değildi. Bu, bataklıktaki bir baloncuk gibiydi. Ağır. Yavaş.
Ama sıcaktı.
"Tut onu," dedi Halid'in sesi, tepesinden. "O senin Demir Tohumun. O senin canın. Eğer onu büyütürsen, demiri bükersin. Eğer sönmesine izin verirsen... bu dağ senin mezarın olur."
Kael, o cılız sıcaklığı tutmak için tüm vücudunu kilitledi. Titremesi geçmedi ama değişti. Artık soğuktan değil, içerideki o küçücük kıvılcımı boğmamak için harcadığı efordan titriyordu.
Gökyüzünde ilk ışıklar belirdiğinde, Kael hala yaşıyordu.
Büyücü ölmüştü. Ama soğuk taşın üzerinde, karnındaki o belli belirsiz ateşle titreyen şey... henüz ne olduğunu bilmese de, hayatta kalmaya karar vermişti.
