Cherreads

Chapter 125 - HELVAR'IN KEPÇESİ VE GRİ YAKIT

Fırtına Tepesi'nin şafağı, umut dolu bir aydınlanma değil, sadece karanlığın renginin siyahtan griye dönmesiydi.

Kael Vael'thra, o buzlu kaya çıkıntısının üzerinde, yarı donmuş bir halde gözlerini açtığında, hissettiği ilk şey soğuk değil, midesindeki o korkunç, kemirgen boşluktu.

Gece boyunca Halid'in öğrettiği o ilkel Kudret (Aura) sirkülasyonu –kanını iradesiyle pompalama çabası– onu donmaktan korumuştu. Ancak bunun bir bedeli vardı. Hayati Zerreleri (hücreleri), ısınmak için vücudundaki her bir enerji kırıntısını yakıp tüketmişti. Kael, şu an sadece et ve kemikten ibaret değildi; yakıtı bitmiş, sönmeye yüz tutmuş bir ocaktı.

"Kalk," dedi Halid. Sesi, rüzgarın uğultusunu bastıran bir kamçı gibiydi.

Kael, hareket etmeye çalıştı. Eklemleri paslanmış menteşeler gibi gıcırdadı. Sağ kolu, o sargılı ve hasarlı uzuv, hissiz bir kütle gibi yanına sarktı. Malik, yanından doğrulurken devasa cüssesi bile titriyordu. Onun o meşhur Toprak Aurası bile, bu amansız açlık karşısında incelmişti.

"Yemek..." diye hırıldadı Malik. Sesi bir ayı iniltisine benziyordu. "Komutanım... bir şeyler yememiz lazım."

"Avlanacağız demiştim," dedi Halid, kayalık patikayı işaret ederek. "Ama avımız et değil. Avımız, hayatta kalmanızı sağlayacak o iğrenç yakıt."

Halid, uçurumun kenarındaki dar, buzlu bir keçiyoluna girdi. Aşağısı, sonsuz bir sis deniziydi. Yukarısı ise Kozmik Bariyer'in mor titreşimleriyle kaplı, giderek dikleşen zirveydi.

Yürüyüş kısa ama ızdıraplıydı. Her adımda Kael'in başı dönüyor, gözlerinin önünde siyah noktalar uçuşuyordu. Mühür (Kızıl Hüküm) sessizdi. İçindeki okyanus, beslenemediği için derin bir komaya girmişti. Kael, büyücü olduğu zamanlarda açlığı bir "rahatsızlık" olarak görürdü. Şimdi ise açlık, ensesinde nefes alan bir canavardı.

Yarım saatlik tırmanışın ardından, dağın içine oyulmuş, bacasından yoğun, yağlı bir dumanın tüttüğü basık bir taş yapıya ulaştılar.

Burası Garnizon değildi. Burası, Fırtına Tepesi'nin en uç noktasındaki Son Karakol'du (The Last Outpost). Medeniyetin bittiği, sadece inatçıların kaldığı yer.

Kapı yoktu. Sadece kalın, donmuş deri perdeler asılıydı.

İçeri girdiklerinde, yüzlerine çarpan hava sıcak ama pis kokuluydu. Ter, ıslak yün, kaynayan yağ ve tanımlanamayan, genzi yakan ağır bir misk kokusu.

Odanın ortasında, devasa, kara demirden bir kazan fokurdayarak kaynıyordu. Ve kazanın başında, bir insan değil, sanki dağdan yontulmuş bir dev duruyordu.

Helvar Sorn.

Adamın sol gözü, eski bir pençe iziyle kör olmuş, beyaz bir leke halini almıştı. Sakalı, ocağın isiyle kararmış, örgülenmişti. Kolları, bir fıçı kalınlığındaydı ve elinde, savaş baltası boyutunda, demirden bir kepçe tutuyordu.

Helvar, içeri girenleri görünce kepçeyi kazanın kenarına vurdu.

ÇANG.

Ses, içerideki ağır havayı titretti.

"Taze et," dedi Helvar. Sesi, çakıl taşlarının birbirine sürtünmesi gibiydi. Sağlam olan tek gözüyle Kael ve Malik'i süzdü. "Ya da... donmuş et demeliyim."

Halid, kazana doğru yürüdü.

"Depoları boşaldı Helvar," dedi. "Doldur."

Helvar hırlayarak güldü. Tezgahın üzerinden üç tane kaba, tahta kase aldı. Kepçeyi kazana daldırdı. Kazanın içinden çıkan ses, vıcık vıcık , yapışkan bir sıvının sesiydi.

Kepçeyi kaldırdığında, Kael midesinin ağzına geldiğini hissetti.

Dökülen şey çorba değildi. Yahni değildi. Gri, yoğun, içinde topak topak parçaların yüzdüğü, buharı bile ağır olan bir bulamaçtı.

Gri Bulamaç (The Grey Slop).

Helvar, kaseleri tezgaha sertçe bıraktı. Sıvı, kasenin kenarından taşmadı; o kadar yoğundu ki, jöle gibi titredi.

"Ye," dedi Halid, Kael'e bakarak.

Kael kaseye yaklaştı. Koku... Koku dayanılmazdı. Bayat içyağı, öğütülmüş kemik tozu ve acı köklerin karışımı gibi kokuyordu.

"Bu ne?" diye sordu Kael, yüzünü buruşturarak.

"Seni yarına çıkaracak olan şey," dedi Helvar, kepçesiyle kazanı karıştırırken. "Dağ Keçisi yağı, Kül Sıçanı eti, öğütülmüş tahıl ve güçlendirici simya artıkları. Tadı yoktur. Kokusu kötüdür. Ama bir kasesi, seni üç gün sıcak tutar."

Malik, kaseyi iki eliyle kavradı. Tereddüt etmedi. O bir "Toprak"tı; midesi taştandı. Kaseyi kafasına dikti ve o gri balçığı çiğnemeden yuttu.

Kael, Malik'e dehşetle baktı.

"Kaptan," dedi Malik, ağzını koluyla silerken. Yüzüne hafif bir renk gelmişti. "Tadı... yanık lastik gibi. Ama sıcak. İçerisi ısınıyor."

Halid, Kael'in tereddüdünü gördü.

"Yemeyecek misin?" diye sordu Halid sessizce.

"Midem..." dedi Kael. "Bunu kaldıramaz."

Halid, ani bir hareketle Kael'in ensesinden tuttu ve yüzünü kaseye yaklaştırdı. Bu bir şiddet değil, sert bir uyarıydı.

"Senin miden, bir soylunun midesi değil artık," dedi Halid. "Senin miden bir fırın. Ve fırınlar, içine atılan odunun kalitesine bakmaz. Sadece yanar. Eğer bunu yemezsen, vücudun ısınmak için kaslarını yemeye devam edecek. Bir saat sonra yürüyemeyeceksin. Akşama doğru kalbin duracak."

Halid, Kael'i bıraktı.

"Bu keyif için değil Kael. Yakıt için. Kudretini (Auranı) beslemek zorundasın. Ye."

Kael, titreyen elleriyle tahta kaşığı aldı. Gri bulamaçtan bir parça aldı ve ağzına götürdü.

Dili, dokusuna değdiği an öğürme refleksi tetiklendi. Tadı yağlı, tuzlu ve acıydı.

Ama yuttu.

Bulamaç yemek borusundan aşağı inerken, Kael içinde garip bir hissin uyandığını fark etti. Midesine ulaştığı an, o gri kütle sanki bir kor parçasına dönüştü. Midesinden karnına, oradan da bacaklarına ve kollarına doğru yoğun, kaba ama güçlü bir ısı dalgası yayıldı.

Hayati Zerreleri, bu kaba yakıta saldırdı. Titremesi azaldı. Gözlerindeki bulanıklık netleşti.

İkinci kaşık. Üçüncü kaşık.

Kael, tadına odaklanmamaya çalışarak, bir makineye yağ döker gibi o iğrenç yemeği yedi.

Helvar, tek gözüyle onu izliyordu.

"Zoruna gidiyor, değil mi küçük prens?" dedi Helvar. "Solgard'ın o baharatlı etlerini, yumuşak ekmeklerini arıyorsun."

Helvar kepçeyi Kael'e doğrulttu.

"O yemekler seni zayıflatır. Seni ağırlaştırır. Ama bu..." Kazanı gösterdi. "Bu, kanını yoğunlaştırır. Derini kalınlaştırır. Buranın havası Tınısızdır. Büyü yapamazsın. Isınmak istiyorsan, içindeki ocağı bu pislikle harlayacaksın."

Kael kaseyi bitirdi. Dibini sıyırdı.

Ağzındaki o iğrenç tadı umursamadı. Çünkü vücudu, aldığı enerjiyle "Teşekkür ederim" diyordu.

"Doydun mu?" diye sordu Halid.

"Hayır," dedi Kael. "Ama hazırım."

"Güzel," dedi Halid. "Çünkü bu, göreceğiniz son çatıydı. Buradan sonrası... sadece buz ve taş."

Halid kapıya yöneldi. Helvar, arkalarından bağırdı.

"Ölmeyin! Ölürseniz cesetlerinizi kazana atarım! İsraf günahtır!"

Helvar'ın kahkahası, Kael'in sırtında soğuk bir rüzgar gibi esti. Ama Kael dönüp bakmadı. Midesindeki o ağır, gri yumru, ona garip bir güç veriyordu.

Dışarı çıktıklarında, rüzgar daha da sertleşmişti. Ama Kael artık o kadar üşümüyordu. İçindeki fırın yanıyordu. Yakıtı pisti, dumanı karaydı ama yanıyordu.

Ve Kael Vael'thra, o gün bir ders daha öğrendi:

Güç, sadece parmak ucundan çıkan asil bir ışık değildi. Güç, hayatta kalmak için o gri balçığı yutup, onu iradeye dönüştürebilmekti.

Yokuş yukarı, bulutların da ötesine, gerçek cehenneme doğru tırmanmaya başladılar.

More Chapters