Cherreads

Chapter 124 - YATAK YOK, SADECE TAŞ VAR

Fırtına Tepesi Garnizonu'nun o devasa, obsidyen dişleri andıran siyah kapıları, rüzgarın uğultusunu bastıran metalik bir iniltiyle açıldığında, Kael Vael'thra'nın beklediği şey sıcaklıktı. Bir tas çorba, kuru bir saman yığını, belki de yanan bir ocağın isli kokusu. Vücudu, günlerdir süren o acımasız yürüyüşün ardından iflas bayrağını çekmek üzereydi. Hayati Zerreleri (hücreleri) titriyor, kemiklerinin içindeki ilik donmuş bir nehir gibi ağırlaşıyordu.

Ama kapılar açıldığında, onları karşılayan şey sıcaklık olmadı.

Kapıların ardında, Garnizon'un iç avlusu değil, dağın daha da yukarısına, bulutların içine doğru kıvrılarak uzanan dar, buzlu bir patika vardı. Garnizon, aslında bir varış noktası değildi; Garnizon, sadece medeniyetin bittiği ve "Hiçliğin" başladığı o son eşikti.

Askerler, surların üzerinden, aşağıda titreyen iki çocuğa ve başlarındaki kara pelerinli adama bakıyorlardı. Gözlerinde acıma yoktu. Sadece, bir cenaze törenini izleyenlerin o donuk, kabullenmiş ifadesi vardı.

"Yürüyün," dedi Halid İbn Valyr. Sesi, rüzgarın sesinden farksızdı.

Kael duraksadı. Sağ ayağını, o sızlayan, buz kesmiş uzvunu ileri atacak gücü bulamıyordu. Başını kaldırdı ve Halid'in sırtına baktı.

"İçerisi..." dedi Kael, sesi dişlerinin takırtısından dolayı parçalanarak çıkıyordu. "Garnizon burada değil mi? Dinlenmeyecek miyiz?"

Halid durdu. Yavaşça, bir menteşe gıcırtısı gibi ağır ağır döndü. Yüzü, Fırtına Tepesi'nin graniti kadar sertti.

"Garnizon," dedi Halid, eliyle surların içindeki o cılız ateşleri, o korunaklı taş binaları işaret ederek, "İmparatorluğun askerleri içindir. Sıradan insanlar içindir. Onların görevi sınırı beklemektir. Sizin göreviniz ise..." Halid başını yukarı, dağın zirvesini saran o ebedi, mor ve gri fırtına bulutuna çevirdi. "...sizin göreviniz hayatta kalmak."

Halid, Malik'e döndü. Devasa çocuk, sırtındaki o ağır, yanık balyoz başının altında iki büklüm olmuştu ama düşmemişti.

"Yukarı," dedi Halid. "Zirveye. Ölü Hava'nın (Dead Air) kalbine. Orada duvar yok. Çatı yok. Sadece taş var."

Kael, Malik'e baktı. Malik'in dudakları morarmıştı, sakallarında buz kristalleri oluşmuştu. Ama gözlerinde o inatçı parıltı sönmemişti. Başını salladı. Ve ilk adımı attı.

Kael de onu takip etti. Garnizonun kapıları, onları içeri almak için değil, dışarıdaki cehenneme terk etmek için açılmıştı.

Ve geçtiler.

Yükseliş - Rakım: Kritik Sınır

Garnizon arkalarında, aşağıda, kibrit kutusu kadar küçük, siyah bir leke olarak kalmıştı.

Tırmandıkça atmosfer değişiyordu. Aşağıdaki "soğuk", burada "saldırıya" dönüşmüştü.

Hava o kadar inceydi ki, Kael her nefes alışında ciğerlerine cam kırıkları doluyormuş gibi hissediyordu. Burası, Tını (Mana) akışının tamamen durduğu, "Vakum" etkisi yaratan bir bölgeydi. Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, bu basınca tepki olarak tamamen içine kapanmış, kilitlenmişti. Mühür, sahibini ısıtmıyor, aksine hayatta kalmak için kendi enerjisini korumaya alıyordu.

Kael sendeledi ve dizlerinin üzerine düştü. Keskin volkanik cüruf, pantolonunu yırtıp dizini kanattı. Ama kan akmadı. Kan, derinin üzerine çıktığı an dondu.

"Kalk," dedi Halid. Durmamıştı bile.

"Yapamıyorum..." diye hırıldadı Kael. "Hava yok. Bedenim... bedenim duruyor."

Halid geri döndü. Kael'in yanına geldi ve onu yakasından tutup ayağa kaldırdı. Yüzü Kael'in yüzüne çok yakındı.

"Bedenin durmuyor," dedi Halid. "Bedenin sadece alışık olduğu o zehri, o büyüyü arıyor. Tını yok Kael. Anla artık. Okyanus kurudu. Burada sadece etin ve kemiğin var. Eğer 'Büyücü' gibi düşünmeye devam edersen, on dakika içinde kalbin durur."

Halid, elini Kael'in göğsüne, kalbinin üzerine sertçe vurdu.

"Burayı çalıştıracaksın. Kudretini (Auranı) kullanacaksın. Biyolojik ateşini yakacaksın. Kaslarını sık. Kanını pompala. Titremeyi bırak ve ısınmak için öfkeni kullan."

Halid, Kael'i bıraktı. Kael sendeledi ama düşmedi.

"Geldik," dedi Halid.

Kael başını kaldırdı ve çevreye baktı.

Burası bir kamp alanı değildi. Burası, dağın yamacında, rüzgarın binlerce yıldır döverek pürüzsüzleştirdiği, düz bir kaya çıkıntısıydı. Üç tarafı uçurumdu. Arkalarında ise, gökyüzüne, o mor Kozmik Bariyer'e değecekmiş gibi yükselen dikey kaya duvarları vardı.

Zemin siyahtı. Buz tutmuştu.

Çadır yoktu. Ateş yakılacak odun yoktu.

Sadece rüzgarın o delirtici, tiz ıslığı vardı.

"Bu gece," dedi Halid, sırtındaki küçük çantayı yere bırakarak. "Burada kalacağız."

Malik, sırtındaki balyoz yükünü gürültüyle yere bıraktı. Sesi boğuktu. "Burada mı? Komutanım, burada donarız. Hiçbir koruma yok."

Halid, pelerinini çıkardı ve yere, o buzlu kayanın üzerine serdi.

"Koruma sizsiniz," dedi. "Dağ size merhamet etmeyecek. Rüzgar durmayacak. Eğer birbirinize sokulup ağlarsanız, sabah donmuş cesetlerinizi aşağı atarım."

Halid, kayanın kenarına oturdu ve bağdaş kurdu.

"Yatak yok," dedi. "Sadece taş var. Uyursanız ölürsünüz. Bu gece, uyumak yasak. Bu gece, vücudunuzun donmasına izin vermemek için Kudret Akışınızı (Aura Circulation) keşfedeceksiniz."

Kael, olduğu yere çöktü. Kaya, pantolonunun kumaşından geçip kalçalarını donduruyordu.

"Nasıl?" dedi Kael. Dişleri o kadar sert birbirine vuruyordu ki kelimeleri parçalıyordu. "Nasıl ısıtacağım? Büyü yok."

Halid, gözlerini kapattı. Meditasyona geçmişti. Ama Kael, adamın vücudundan yayılan o hafif, dalgalı ısıyı görebiliyordu. Halid'in üzerindeki kar taneleri, pelerinine değmeden eriyordu. Bu büyü değildi. Bu, saf, yoğunlaştırılmış fiziksel yaşam enerjisiydi.

"Kanını dinle," dedi Halid, gözlerini açmadan. "Kanın sıcak. Kalbin bir ocak. O ocağı harlamanın yolu, zihnini değil, kaslarını kullanmaktan geçer. Kasıl. Gevşe. Nefesini tut. Ver. İçerideki sürtünmeyi hisset."

Kael, Malik'e baktı.

Malik, Kael'in yanına geldi ve sırtını rüzgara vererek oturdu. Devasa cüssesiyle Kael'e siper olmaya çalışıyordu.

"Gel Kaptan," dedi Malik. "Sırtını bana ver."

Kael, Malik'in sırtına yaslandı. Arkadaşının vücudu, Kael'inkine göre çok daha sıcaktı. Malik'in doğası Topraktı; dayanıklılığı yüksekti. Kael ise Void (Hiçlik) idi; doğası gereği soğuktu, emiciydi. Ve şimdi emebileceği hiçbir şey yoktu.

Güneş battı.

Ve Fırtına Tepesi'nin gerçek yüzü ortaya çıktı.

Karanlık çöktüğünde, sıcaklık öyle bir hızla düştü ki, kayalar çatlamaya başladı. ÇAT... ÇAT... Sesler, kırbaç gibi yankılanıyordu.

Kael'in sağ kolu, o hasarlı uzuv, sızlamayı bıraktı. Uyuştu. Bu kötüydü. Hissizleşmek, donmanın ilk evresiydi.

"Kolum..." dedi Kael. "Hissetmiyorum."

"Hareket ettir," dedi Halid'in sesi karanlıktan. "Durma. Hareket ettir."

Kael, dişlerini sıktı. Zihnini, o sağ kolunun içine, o karanlık tünellere odakladı. Tınıyı çağırmadı. Tını gelirse damarlarını patlatırdı. Sadece... kanı çağırdı.

Git oraya, dedi kendi kanına. Oraya git ve ısıt.

Yumruğunu sıkmaya çalıştı. Parmakları, paslı bir menteşe gibi gıcırdadı ama kapandı. Açtı. Kapattı.

Her harekette, vücudundaki enerjinin çekildiğini hissetti. Midesi kazınıyordu. Hayati Zerreleri, ısınmak için vücudundaki yağları, kasları yakıyordu. Bu, bir mumun kendini tüketmesi gibiydi.

Saatler geçti.

Rüzgar, sanki canlı bir varlık gibi üzerlerine çullanıyordu.

Kael bir ara daldı. Gözleri kapandı. O tatlı, sıcak uyku... O ölümcül davet...

TOK.

Alnına sert bir cisim çarptı.

Kael irkilerek uyandı. Halid, oturduğu yerden küçük bir taş fırlatmıştı.

"Uyuma," dedi Halid. "Ölürsün."

"Çok soğuk..." Kael ağlamak istedi ama gözyaşları donacağı için ağlayamadı.

"Malik," dedi Halid. "Kael gidiyor. Onu dürteceksin. Konuşturacaksın. Eğer susarsa, ona vur."

Malik, arkasında titreyen Kael'i sarstı.

"Kaptan!" diye bağırdı rüzgarın sesini bastırmak için. "Bana o günü anlat! O vazoyu kırdığım günü! Anlat!"

Kael, zihnini zorladı. Anılar donmuştu.

"Vazo..." dedi Kael hırıltıyla. "Sen... sen sakarsın Malik. Kocaman bir... sakarsın."

Malik güldü. Ama gülüşü titrek ve korku doluydu. "Evet. Öyleyim. Sen de yalancısın. Babama yalan söylemiştin. 'Vazo zaten çatlaktı' demiştin."

"Öyleydi..." Kael, kanını pompalamaya devam etti. Konuşmak, ciğerlerini çalıştırıyordu. Ciğerler çalıştıkça, içindeki ocak sönmüyordu. "Çatlaktı. Her şey... çatlak."

Gece, bir ömür gibi sürdü.

Her saniye bir savaştı. Kael, vücudundaki her bir kası, her bir siniri tek tek kontrol etmek zorunda kaldı. Şimdi bacağını sık. Şimdi gevşet. Şimdi omzunu oynat. Şimdi nefes al.

Bu, büyücülüğün tam tersiydi. Büyücülük zihni genişletirdi. Bu ise zihni bedene hapsediyordu.

Ve şafak... o soluk, gri, cansız şafak söktüğünde... Kael hala nefes alıyordu.

Halid ayağa kalktı. Üzerindeki kar yığınını silkeledi.

Çocuklara baktı. İkisi de birbirine yaslanmış, kaskatı kesilmiş ama gözleri açıktı. Kirpikleri buz tutmuştu. Dudakları mordu.

Ama yaşıyorlardı.

"Kalkın," dedi Halid.

Kael hareket etmeye çalıştı. Eklemleri kilitlenmişti. Acıyla inleyerek, Malik'ten destek alarak doğruldu. Ayak tabanlarını hissetmiyordu. Sanki tahta bacakların üzerinde duruyordu.

"Gece bitti," dedi Halid. "Taş yatak nasıldı?"

Kael, Halid'in gözlerinin içine baktı. O altın-mavi gözlerdeki korku silinmişti. Yerine, soğuktan ve acıdan nefret eden, ama ona boyun eğmeyen o vahşi ifade gelmişti.

"Sertti," dedi Kael. Sesi çatlak ama netti.

"Güzel," dedi Halid. "Çünkü kahvaltı yok. Avlanacağız."

Halid arkasını döndü ve dağın daha da yukarısına, o sisli zirveye doğru yürümeye başladı.

Kael, sırtındaki Mührü hissetti. Mühür sessizdi. Tını yoktu.

Ama göğsünün içinde, o donmuş kaburgalarının altında... cılız, zayıf ama inatçı bir ateş yanıyordu.

Büyü değil. Hayat.

Kael, o taşı, o soğuk zemini asla unutmayacaktı. Çünkü o gece, Kael Vael'thra'nın büyücü yanı donarak ölmüş, savaşçı yanı ise ilk nefesini almıştı.

More Chapters