Cherreads

Chapter 123 - OBSİDYEN DUVARLAR

Gri Vadi'nin o boğucu, asidik sisi ve Donmuş Bozkır'ın (Frozen Steppe) ucu bucağı görünmeyen beyazlığı geride kalmıştı. Ancak önlerinde yükselen manzara, geride bıraktıkları cehennemi aratacak cinstendi.

Kael Vael'thra, rüzgarın göğsüne vurduğu her darbede bir adım geriye düşmemek için botlarını donmuş zemine sapladı. Başını kaldırdı ve günlerdir Halid'in bahsettiği, ufukta sadece bir leke olarak gördükleri o nihai varış noktasına, Fırtına Tepesi Garnizonu'na baktı.

Bu bir kale değildi.

Bu, dağın etine saplanmış, volkanik camdan, kandan ve buzdan dövülmüş, doğaya meydan okuyan bir anıttı.

Garnizonun surları, insan yapımı tuğlalarla örülmemişti. Dağın kendi siyah, cam gibi parlayan obsidyen kayaları, devasa birer jilet gibi yontulmuş ve dikey bir şekilde gökyüzüne uzatılmıştı. Surların yüzeyi o kadar pürüzsüz ve siyahtı ki, üzerine düşen zayıf güneş ışığını yutmuyor, soğuruyor ve geri vermiyordu. Duvarların üzerinde, rüzgarın taşıdığı nemin donmasıyla oluşmuş, aşağıya doğru sarkan devasa buz mızrakları vardı. Bu mızraklar, kalenin ağzından sarkan salyalar gibi duruyordu.

"Burası..." diye hırıldadı Malik. Sesi, rüzgarın uğultusu arasında kaybolup gitti.

Malik'in sırtındaki o ağır, yanık balyoz başı, her adımda onu yere çekiyordu. Devasa gövdesi, soğuktan dolayı kaskatı kesilmişti. Kudretini (Aurasını) kullanarak vücut ısısını korumaya çalışıyordu ama bu soğuk, deriyi değil, Hayati Zerreleri (hücreleri) donduruyordu. Malik'in nefesi, ağzından çıktığı an kristalleşip sakalına yapışıyordu.

Kael ise daha kötü durumdaydı.

Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, atmosferik basıncın, o "Ölü Hava"nın (Dead Air) etkisiyle tamamen kilitlenmişti. İçindeki okyanus, o sonsuz Tını (Mana) rezervi, dışarıdaki basınca yenik düşmüş ve derin bir uykuya dalmıştı. Kael, bir zamanlar parmak şıklatmasıyla havayı bükebilen o çocuk, şimdi sadece titreyen et ve kemikten ibaretti.

Sağ kolundaki sargılar donmuş, kaskatı bir alçıya dönüşmüştü. Yaralı dokuları sızlıyor, kemiklerinin içi, sanki cam kırıklarıyla doluymuş gibi batıyordu.

"Durmak yok," dedi Halid.

Gölge Komutan, en önde yürüyordu. Pelerini rüzgarda vahşi bir bayrak gibi dalgalanıyordu ama adımları sabitti. Halid üşümüyordu. Ya da üşümeyi reddediyordu. Onun Kudreti, dışarıya ısı yaymıyor, içeride yoğun bir fırın gibi yanıyordu.

"Kapıya varana kadar durursanız," dedi Halid, arkasına bakmadan, "bir daha kalkamazsınız. Buranın toprağı merhametli değildir. Düşeni yutar."

Kael, dişlerini birbirine çarpmamak için çenesini sıktı. Gözlerini (biri donuk mavi, diğeri sönük bir kehribar) o siyah duvarlara dikti.

Obsidyen surların yüksekliği en az elli metreydi. Ve surların hemen arkasında, gökyüzünü boydan boya kaplayan, mor şimşeklerin sessizce titreştiği o devasa perde yükseliyordu: Kozmik Bariyer.

Bariyerin statik gürültüsü, burada, dağın eteğinde, kulak zarlarını tırmalayan ince bir vızıltı halini almıştı. Kael, bu vızıltının zihnindeki boşlukla rezonansa girdiğini hissetti. İçerideki canavar uyuyordu ama dışarıdaki canavar, o bariyerin ardındaki şeyler, uyanıktı.

Yokuş dikleşti.

Zemin, kaygan buz tabakaları ve jilet keskinliğinde volkanik cürufla kaplıydı.

Son yüz metre.

Garnizonun ana kapısı göründü.

Kapı, ahşap veya demir değildi. Dağın kendisinden oyulmuş, üzerine Anti-Mana Rünleri kazınmış, mat, gri bir metal alaşımından yapılmıştı. Kapının üzerinde ne bir arma, ne bir bayrak, ne de bir "Hoş Geldiniz" yazısı vardı. Sadece soğuk, kapalı, dilsiz bir bariyer.

Kapının önünde nöbetçiler yoktu. Nöbetçiler yukarıdaydı.

Surların üzerinde, siyah kürkler ve gri zırhlar giymiş, yüzleri maskelerle kapatılmış askerler, aşağıya, gelen üç karaltıya bakıyorlardı.

Hiçbiri kıpırdamadı. Hiçbiri silahını doğrultmadı. Hiçbiri seslenmedi.

Sadece izlediler.

Bu sessizlik, bir tehditten daha ağırdı. Bu, bir "yok sayma"ydı. Aşağıdakilerin yaşayıp yaşamaması, yukarıdakiler için bir istatistikten ibaretti.

"Bizi görüyorlar," dedi Malik, nefes nefese. "Neden kapıyı açmıyorlar?"

"Çünkü hak etmedik," dedi Kael. Sesi rüzgarın içinde çatlak bir cam gibi çıktı. "Henüz hayatta olduğumuzu kanıtlamadık."

Halid, kapının önüne kadar yürüdü ve durdu. Başını yukarı kaldırdı.

Surların en tepesinde, diğer askerlerden ayrılan, daha dik ve daha yalnız bir siluet duruyordu.

Garnizon Komutanı Arin.

Adamın yüzü, Kuzey'in sert rüzgarlarıyla tabaklanmış deri gibiydi. Solgun, griye çalan bir teni, keskin elmacık kemikleri ve ince, ifadesiz dudakları vardı. Ancak yüzündeki en dikkat çekici şey gözleriydi.

Arin'in gözlerinde, pirinç çerçeveli, karmaşık dişlilerle dönen ve sürekli odak değiştiren Mekanik Mercekler (Scope-Lenses) takılıydı. Bu mercekler, bir büyü ürünü değildi; Solgard'ın "Mühendislik Loncası"nın ürettiği, ısıyı, hareketi ve Aura yoğunluğunu ölçen optik cihazlardı.

Arin, surdan aşağıya eğildi. Mercekleri vızıldayarak döndü ve önce Halid'e, sonra Malik'in sırtındaki devasa yüke, en son da Kael'in titreyen, sargılı formuna odaklandı.

Kael, o merceklerin arkasındaki bakışı hissetti. O bakışta merhamet yoktu. O bakışta, bir insanı değil, bir makine parçasının dayanıklılığını ölçen bir mühendisin soğukluğu vardı.

Halid, yukarıya el sallamadı. Selam vermedi. Sadece orada durdu. Eski bir silah arkadaşının, diğerini tanıması için kelimelere ihtiyaç yoktu.

Arin, yanındaki yaverine, genç bir çavuşa döndü. Sesi rüzgarın sesini bastırmadı ama dudaklarını okumak mümkündü.

"Valdrin..." dedi Arin, mekanik gözlerini Kael'den ayırmadan. "...bana asker değil, kreş yollamış."

Çavuş sırıttı. Ancak Arin gülmüyordu. Elini kaldırdı ve parmağıyla aşağıyı işaret etti.

GÜÜÜÜM...

Ağır metal kapının ardındaki mekanizmalar, yerin derinliklerinden gelen bir iniltiyle çalışmaya başladı. Dişlilerin dönme sesi, dağın içinde yankılandı.

Kapı, ortadan ikiye ayrılarak yanlara doğru açılmaya başladı.

Açılan aralıktan dışarıya sıcaklık, ışık veya yemek kokusu gelmedi.

İçeriden dışarıya, daha yoğun, daha keskin ve daha "ölü" bir hava dalgası vurdu. Garnizonun içi, dışarıdan daha soğuktu. Çünkü içerideki taşlar, binlerce yıldır buradaki askerlerin yalnızlığını ve ölümünü emmişti.

"Girin," dedi Halid. "Ve sakın tökezlemeyin. Burada zayıflık, bulaşıcı bir hastalık muamelesi görür."

Kael, derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan buz gibi hava, içindeki boşluğu doldurdu.

Sağ ayağını kaldırdı.

O botun tabanı, Garnizonun eşiğindeki siyah taşa bastığı an, Kael Vael'thra, Solgard'daki "Prens" kimliğini sonsuza dek geride bıraktı.

Artık bir ismi yoktu. Bir unvanı yoktu.

Sadece titreyen bir bedeni, kilitli bir mührü ve kazanması gereken bir savaşı vardı.

Malik ve Halid ile birlikte, o obsidyen dişlerin arasından içeri, karanlığa doğru yürüdüler.

Ve kapı, arkalarından, bir mezar taşı gibi ağır ağır kapandı.

KLANK.

Fırtına Tepesi, yeni kurbanlarını yutmuştu.

More Chapters