Solgard'ın kuzey sınırlarını belirleyen o görünmez ama keskin hattı geçtiklerinde, dünya aniden renklerini yitirmiş gibiydi.
Gökyüzü, bildikleri o derin, canlı maviden sıyrılıp, hastalıklı bir kurşun grisine bürünmüştü. Ancak değişen sadece renkler değildi. Değişen, varoluşun ta kendisiydi.
Kael Vael'thra, bir adım daha attı ve sendeledi.
Ciğerlerine dolan hava buz gibiydi; genzini yakan, yemek borusunu donduran jilet keskinliğinde bir soğukluk. Ancak Kael'i sendeleten şey soğuk değildi.
Boşluktu.
Solgard'da, hatta Gri Vadi'nin o pis kokulu çukurlarında bile hava daima "dolu" olurdu. Atmosferde asılı kalan serbest Tını (Mana) zerrecikleri, canlıların yaydığı titreşimler, toprağın nabzı... Büyücüler ve Kael gibi "Anomaliler" için hava, sadece oksijen değil, aynı zamanda ruhsal bir besindi. Her nefeste farkında olmadan o enerjiyi de içinize çeker, Ruh Kanallarınızı (sinir sisteminizi) beslerdiniz.
Ama burada...
Kael derin bir nefes aldı. Göğüs kafesi genişledi, ciğerleri havayla doldu.
Ama boğuluyordu.
Sanki birisi atmosferdeki ruhu söküp almış, geriye sadece saf, cansız gazları bırakmıştı. Ciğerleri oksijeni alıyor ama Hayati Zerreleri (hücreleri) "Açız!" diye çığlık atıyordu.
"Hava..." diye hırıldadı Kael, duraksayarak. Elini boğazına götürdü. "Hava boş."
Malik de durmuştu. Devasa çocuk, sırtındaki o ağır, yanık balyoz başını düzeltirken yüzünü buruşturdu. O, Kael kadar hassas bir Tını algısına sahip değildi ama o bile bir şeylerin ters gittiğini, dünyanın "sessizleştiğini" hissedebiliyordu.
"Kulaklarım çınlıyor Kaptan," dedi Malik. "Sanki... sanki birisi dünyanın sesini kısmış gibi."
Halid İbn Valyr, önlerinde durdu. Rüzgar, siyah pelerinini vahşi bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Dönüp çocuklara baktığında, yüzünde ne bir endişe ne de bir merhamet vardı. Sadece buz gibi bir gerçeklik.
"Hoş geldiniz," dedi Halid. Sesi, bu ölü sessizliğin içinde gereğinden fazla gürültülü çıktı. "Ölü Hava sahasına (Dead Air Zone). Burası, dünyanın derisinin en ince olduğu ama ruhunun en zayıf olduğu yerdir."
Halid, eldivenli elini havaya kaldırdı ve sanki görünmez bir şeyi yakalıyormuş gibi yumruğunu sıktı.
"Hissediyor musun Kael?" diye sordu. "Omuzlarındaki o ağırlığı?"
Kael başını salladı. Omuzlarında, sırt çantasının ağırlığından çok daha fazlası vardı. Sanki yerçekimi iki katına çıkmış, görünmez bir el onu toprağa bastırıyordu.
"Buna Atmosferik Baskı denir," dedi Halid. "Ama bu hava basıncı değil. Bu, Dünyanın kendi ağırlığı. Solgard'da Drasyl'in mirası, o yoğun Tını akışı, bu baskıyı yukarı iterek bir kubbe oluşturur. Büyücüler o kubbenin altında rahattır. Ama burada... Burada doğa çıplaktır. Burada atmosferdeki Tını o kadar seyreltiktir ki, bir büyücü büyü yapmaya çalıştığında ciğerlerindeki havayı vakumlanmış gibi hisseder."
Kael, panikle sırtındaki Kızıl Hüküm Mührüne odaklandı.
Solgard'dayken o Mühür sürekli vızıldar, içindeki okyanusu (Tınıyı) tutmak için titrerdi. Kael'in zihni o gürültüye o kadar alışmıştı ki, şimdi o sesin kesilmesi, bir kalp atışının durması kadar korkutucuydu.
Mühür... susmuştu.
Kael zihinsel parmaklarıyla kilidi yokladı. İçindeki okyanus oradaydı, hissedebiliyordu. Ama okyanus durgundu. Dalgalanmıyordu. Dışarıdaki "Basınç", içerideki okyanusu preslemiş, hareket edemez hale getirmişti.
"Çalışmıyor..." diye fısıldadı Kael. Gözlerinde dehşet belirdi. "Mühür... kilitlendi. Açamıyorum."
Sağ elini, o sargılı ve hasarlı kolunu kaldırmaya çalıştı. Normalde, istemsizce sızan Tını, kolunu hafifletir, ağrısını alırdı. Şimdi ise kolu, etine dikilmiş ölü bir et parçası gibi ağır ve sızılıydı. Kemiklerindeki her çatlak, Riza'nın kılıcının bıraktığı her hasar, soğukla birleşip beynine saplanıyordu.
"Açamazsın," dedi Halid, yürümeye devam ederek. "Burada Mühür sızdırmaz Kael. Dışarıdaki baskı, içerideki baskıdan daha büyük. Bir şişenin ağzını mantarla tıkadığını düşün. Şişeyi denizin dibine indirirsen, o mantarı içeriden açamazsın. Dış basınç buna izin vermez."
Halid omzunun üzerinden baktı.
"Artık büyücü değilsin. Artık bir 'Anomali' değilsin. Şu an sadece... soğukta yürüyen sakat bir çocuksun. Bakalım büyün olmadan, o 'özel' güçlerin olmadan... ne kadar dayanıklısın?"
Yürüyüş devam etti.
Her adım bir işkenceye dönüştü.
Zemin, Solgard ovalarındaki yumuşak toprak değildi. Burası volkanik cüruf, donmuş çamur ve jilet gibi keskin kaya parçalarından oluşan bir mayın tarlasıydı. Kael'in botları her adımda kayıyor, bilekleri burkulma tehlikesi geçiriyordu.
Soğuk... O apayrı bir düşmandı.
Solgard'ın kışı bile insaflıydı. Şömineler yanar, büyücüler şehri ısıtırdı. Ama burada soğuk, bir sıcaklık derecesi değil, fiziksel bir saldırıydı. Rüzgar, giysilerin dikiş yerlerinden sızıyor, teni değil doğrudan kemik iliğini hedef alıyordu.
Kael dişlerini birbirine çarpmamaya çalıştı ama başaramadı. Çenesi kontrolsüzce titriyordu.
"Isınmam lazım..." diye düşündü.
Eski bir refleksle, zihni Mühüre gitti. Sadece bir kıvılcım... Kanımı ısıtacak kadar Tını...
Zorladı.
Karnındaki kasları sıktı, zihnini bir matkap gibi Mühürün üzerine odakladı.
Açıl!
Ve o an, korkunç bir şey oldu.
Mühür açılmadı. Ama Kael'in bu zihinsel zorlaması, Ruh Kanallarında ters tepen bir vakum etkisi yarattı.
GÜM.
Kael'in kafasının içinde sessiz bir patlama oldu. Midesi kasıldı. Gözleri karardı.
Olduğu yere dizüstü düştü ve öğürdü.
Ağzından safrayla karışık siyah, dumanlı bir sıvı geldi.
"Kaptan!" Malik, sırtındaki balyoz yüküne rağmen hızla yanına geldi. Kael'i omuzlarından tuttu. "Kael! Ne oldu?"
Kael cevap veremedi. Baş dönmesi dünyayı fırıl fırıl döndürüyordu.
Halid, başlarında dikildi. Kael'e yardım etmedi. Sadece o siyah kusmuğa baktı.
"Sana söyledim," dedi Halid soğukça. "Burada Tını'yı çağırmaya çalışmak, havasız bir odada ateş yakmaya çalışmak gibidir. Ateş yanmaz ama dumanı seni boğar. Buna Mana Vurgunu denir."
Halid, Malik'e bir işaret yaptı. "Bırak onu. Kendi kalkacak."
"Ama kalkamıyor!" diye bağırdı Malik. "Titriyor! Donuyor!"
"Donacak," dedi Halid. "Eğer ısınmak için hala o lanetli büyüyü, o olmayan manayı ararsa donarak ölecek. Ona yardım etme Malik. Eğer şimdi taşırsan, Fırtına Tepesi'ne vardığımızda ilk nöbette ölür."
Halid, yerde yatan, ağzından siyah salyalar akan Kael'e eğildi.
"Dinle beni çocuk. Vücudun bir bağımlı gibi kriz geçiriyor. Yıllardır Tını ile beslendin. Kanın, manayla ısınmaya alıştı. Şimdi o uyuşturucu kesildi ve bedenin şokta."
Halid, elini Kael'in göğsüne, kalbinin üzerine sertçe bastırdı.
"Başka bir yakıt bulmak zorundasın. Dışarıdan değil. Mühürden değil. Buradan..." Halid bastırdı. "Etinden. Yağından. Öf kenden."
Kael, Halid'in gözlerine baktı. O karanlık gözlerde acıma yoktu. Sadece bir demircinin soğumuş demire bakışı vardı. Isın ya da kırıl.
Kael, çamurlu elini yere bastırdı. Tırnaklarının arasına donmuş toprak doldu.
Büyü yoktu. Mühür kilitliydi. Annesi yoktu. Sera yoktu.
Sadece soğuk vardı.
Ve Kael, o soğuğun içinde, midesindeki o korkunç boşluğun derinliklerinde, çok cılız, çok zayıf ama tamamen "kendisine" ait bir kıvılcım aradı.
Kudret (Aura).
Bu, okyanusun gürültüsü gibi değildi. Bu, aç bir köpeğin hırıltısı gibiydi. Kael, bu hırıltıyı yakaladı.
"Kalkacağım..." dedi, dişlerinin arasından. Siyah kusmuğu koluna sildi.
Bacak kaslarına odaklandı. Manayı değil, kanı pompaladı. Kalbini daha hızlı atması için zorladı. Bu zihinsel bir emir değil, fiziksel bir ızdıraptı.
Titreyerek, inleyerek, bir yaşlı gibi sendelerek ayağa kalktı.
Dizleri birbirine vuruyordu ama ayaktaydı.
Halid, hafifçe başını salladı. Bu bir tebrik değildi. Sadece "Yola devam edebiliriz" onayıydı.
"Yürüyün," dedi Halid. "Güneş batıyor. Ve buranın gecesi, gündüzüne rahmet okutur."
Yolculuk tekrar başladı.
Saatler geçtikçe, Kael'in durumu bir trans haline dönüştü.
Zihni susmuştu. O sürekli konuşan, analiz eden dahi zihin, soğuk ve yorgunluk karşısında kepenklerini indirmişti. Geriye sadece ilkel beyin kalmıştı.
Adım at. Nefes al. Adım at. Nefes al.
Sağ kolundaki sargılar, soğuktan kaskatı kesilmişti. Yaralı doku sızlıyordu ama Kael o acıyı bir pusula gibi kullanmaya başladı. Acı varsa, hayat vardı.
Malik, Kael'in hemen arkasından yürüyordu. Devasa gövdesiyle rüzgarı kesmeye çalışıyor, Kael'e siper oluyordu. Malik için bu yürüyüş zorlu olsa da yıkıcı değildi. Onun doğası Topraktı. Aurası, fiziksel zorluklarda daha da yoğunlaşıyor, onu sıcak tutuyordu. Malik'in cildi, soğuğa tepki olarak hafifçe grileşmiş, sertleşmişti. Demir Deri refleksi, onu koruyordu.
Ama Kael çıplaktı. Manevi zırhı soyulmuştu.
Güneş, batıdaki sivri kayalıkların ardına saklandığında, önlerindeki sis perdesi aralandı.
Ve Kael, durdu.
Karşılarında, gökyüzünü delen siyah, volkanik bir kaya kütlesinin üzerine oyulmuş o kabus yapısı duruyordu.
Fırtına Tepesi Garnizonu.
Bir kale değildi bu. Dağın etine saplanmış siyah bir hançerdi.
Duvarları, tek parça obsidyenden yontulmuş gibi pürüzsüz ve simsiyahtı. Surların üzerinde buzdan sarkıtlar, mızrak gibi aşağı bakıyordu. Kalenin etrafında dönen rüzgar, bacalardan çıkan dumanı anında dağıtıyor, hiçbir sıcaklık belirtisine izin vermiyordu.
Ve kalenin üzerinde...
Kalenin arkasında, gökyüzünü boydan boya kaplayan o devasa, mor ve titreşen duvar yükseliyordu.
Kozmik Bariyer.
Drasyl'in mirası. Dünyayı Yozlaşmış Diyarlar'dan ayıran o efsanevi perde.
Buradan bakıldığında, bariyerin statik gürültüsü kulakla bile duyulabiliyordu. Dev bir arı kovanının uğultusu gibi.
"Burası..." dedi Malik, balyozunu yere dayayarak. "...burası dünyanın sonu Kaptan."
"Hayır," dedi Kael. Sesi çatlak ve zayıftı ama gözleri (biri donuk mavi, diğeri sönük bir kehribar) kaleye kilitlenmişti.
İçindeki o boşluk hissi, kaleyi görünce garip bir şekilde dolmuştu. Ama umutla değil. Meydan okumayla.
Bu kale, ona "Hoş geldin" demiyordu. "Seni öldüreceğim" diyordu.
Ve Kael, hayatında ilk defa, bir düşmanın bu kadar dürüst olmasından memnuniyet duydu.
"Burası başlangıç," dedi Kael.
Halid, yanlarından geçip kaleye doğru yürümeye başladı.
"Garnizonda 'Hoş geldin' töreni yoktur," dedi. "Sadece akşam yemeği ve dayak vardır. Hangisine yetişeceğiniz, ne kadar hızlı yürüdüğünüze bağlı."
Kael, son bir kez sırtındaki Mühürü yokladı. Hala sessizdi. Hala kilitliydi.
"Uyu," dedi içindeki okyanusa. "Senin sıran geçti. Şimdi... demirin sırası."
Kael, rüzgara karşı başını eğdi ve Fırtına Tepesi'nin o devasa, siyah kapısına doğru son, acı dolu adımlarını atmaya başladı.
Büyücü Kael, o yokuşta donarak ölmüştü.
Garnizonun kapısından girecek olan şey, henüz ne olduğu belirsiz, şekilsiz ama inatçı bir irade kütlesiydi.
