Cherreads

Chapter 121 - SESSİZLİĞİN SINIRI

Solgard'ın devasa, altın işlemeli kuzey kapıları, yüzyıllardır olduğu gibi metalik bir iniltiyle, ağır ağır, arkalarından kapandı.

GÜMMM.

Bu ses, sadece iki demir kanadın birbirine kavuşması değildi. Bu, Kael Vael'thra için bir dönemin kapanış mührüydü. Kapının arkasında kalan şehirde; sıcak yataklar, tarçın kokulu fırınlar, kütüphanelerin tozlu huzuru ve Sera'nın o narin, güven veren ışığı vardı. Kapının önünde ise, ufuk çizgisine kadar uzanan gri, merhametsiz ve "tınsız" bir hiçlik yatıyordu.

Rüzgar, sanki bu anı bekliyormuş gibi aniden yön değiştirdi.

Güneyden gelen o ılık, baharat kokulu esinti kesildi. Yerini, Kuzeyin o jilet gibi keskin, buz ve çürümüş yosun kokan nefesi aldı.

Kael, üzerinde Halid'in depodan getirdiği kaba, yünlü ve deri takviyeli gri yolcu tuniğiyle titredi. Bu titreme, sadece soğuktan değildi. Sağ kolu, omzundan parmak uçlarına kadar kalın, ilaçlı sargılarla sarılmıştı. Derisinin altındaki o siyah, kök benzeri damarlar –Riza ile olan savaşın ve kendi gücünü zorlamanın bedeli– bu ani ısı değişimine sızlayarak tepki veriyordu. Kemiklerinin içi, sanki görünmez bir buzlu suyla yıkanıyor gibiydi.

"Atlar nerede?" diye sordu Malik.

Devasa çocuk, Kael'in yanında duruyordu. Sırtına, kalın bir urganla bağladığı garip bir yük vardı: Kessir Usta'nın atölyesinden, o cehennem yangınından kurtarabildiği tek şey olan, sapı yanmış, kararmış o devasa balyoz başı. Malik, bir silahı değil, bir mezar taşını sırtlamış gibiydi.

Halid İbn Valyr, pelerinini rüzgara karşı düzelterek arkasını dönmeden cevap verdi.

"At yok."

"Nasıl yok?" Malik'in sesi şaşkınlıkla yankılandı. "Fırtına Tepesi haftalarca sürer. Yürüyecek miyiz?"

Halid durdu. Yavaşça çocuklara döndü. Yüzü, arkalarındaki gri bozkır kadar ifadesizdi.

"Yürüyeceksiniz," dedi Halid. "Çünkü ayaklarınızın altındaki toprağı hissetmeyi unuttunuz. Solgard'ın taş döşeli yolları, at arabaları ve konforu sizi uyuşturdu. Atın sırtında giderseniz, Kuzey'e vardığınızda donarsınız. Toprakla bağınızı kurmak zorundasınız. Kanınızın ısınması gerek."

Halid, sırtındaki hafif çantayı düzeltti ve kuzeye, o kurşuni gökyüzüne doğru yürümeye başladı.

"Yürüyün. Durmak yok. Mola, sadece bayıldığınızda verilir."

Kael, Malik'e baktı. Arkadaşının gözlerinde kısa bir tereddüt geçti ama sonra o tanıdık, sarsılmaz inat yerleşti. Malik, sırtındaki balyoz başını düzeltti, ağırlığı omuzlarına iyice yerleştirdi ve ilk adımını attı.

Kael de adımını attı.

Botu, Solgard'ın güvenli taşından çıkıp, dış dünyanın donmuş, çatlak çamuruna bastı.

Yolculuk başlamıştı.

--------------------------------------------------------------------------------

Yolculuğun Üçüncü Saati - Gri Vadi Sınırı

Solgard surları, arkalarında silik, gri birer leke olarak kalmıştı.

Yürüdükçe atmosfer değişiyordu. Şehrin üzerindeki o yapay, büyüyle desteklenmiş ısı kalkanı etkisini yitirmişti. Burası, gerçek dünyaydı. Ve gerçek dünya soğuktu.

Kael, her adımda sağ kolunun ağırlığını daha fazla hissediyordu. Kolu, gövdesine bağlı ölü bir et parçası gibi sallanıyor, her adımda omzuna ince bir ağrı saplıyordu. Ancak asıl değişim fiziksel değildi.

Mühür.

Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, şehirden uzaklaştıkça garip bir tepki veriyordu.

Solgard'dayken Mühür, sürekli bir "savunma" halindeydi. Şehrin o yoğun Tını (Mana) akışı, binlerce büyücünün yarattığı enerji kirliliği, Mühür tarafından bir tehdit olarak algılanır ve Kael'in omurgasında sürekli, diş ağrısı gibi bir sızı, bir vızıltı yaratırdı.

Ama şimdi...

Bu ıssız, manasız bozkırda, o vızıltı azalıyordu.

Havadaki Tını yoğunluğu düşüyordu. Doğa, burada büyüyle değil, sadece fizik kurallarıyla var oluyordu.

"Susuyor..." diye fısıldadı Kael, nefes nefese.

"Ne?" Malik, rüzgarın uğultusundan duyamamıştı.

"İçimdeki gürültü," dedi Kael, elini göğsüne bastırarak. "Şehirdeki o baskı... kalkıyor. Mühür uykuya dalıyor."

Halid, önlerinde yürürken konuştu.

"Çünkü burada besin yok. Solgard, Drasyl'in kalbinin attığı yerdir; hava Tını ile doludur. Ama burası... Burası dünyanın derisinin inceldiği yer. Dışarıdaki basınç düştükçe, içindeki okyanus da durgunlaşır. Ancak..." Halid duraksadı. "Bu seni rahatlatmasın. Mührün uyuması, senin savunmasız kalman demektir. Artık seni ısıtacak o yapay ateş yok."

Kael, rüzgarın sertleşen darbesini yüzünde hissetti. Haklıydı. Mührün sakinleşmesiyle birlikte, vücut ısısı hızla düşmeye başlamıştı. Eskiden Mührün sızıntısı onu içten içe ısıtırdı (hatta yakardı). Şimdi ise o kaynak kesilmişti. Sadece kendi biyolojik ateşi, kendi Kudreti (Aurası) kalmıştı.

Ve Kael'in kudreti, cılız bir mum alevi kadar zayıftı.

Dişleri birbirine çarpmaya başladı.

"Soğuk..." dedi Kael.

"Alışacaksın," dedi Halid, arkasına bakmadan. "Ya da donacaksın. Vücuduna, seni ısıtması için büyüye değil, kana ihtiyacın olduğunu öğret."

Beşinci Saat - Alacakaranlık

Gökyüzü, morarmış bir et rengini aldı. Güneş batarken, bozkırın üzerindeki gölgeler uzayıp canavar şekillerine bürünüyordu.

Kael'in bacakları, her adımda kurşun gibi ağırlaşıyordu. Hayati Zerreleri (hücreleri), enerji eksikliğinden dolayı isyan ediyordu. Şehirdeki o "tokluk" hissi gitmiş, yerine ilkel, kemirgen bir açlık gelmişti.

Malik de yorulmuştu. Devasa cüssesi ter içindeydi ama o ter, soğuk havada anında soğuyup tenini donduruyordu. Sırtındaki demir kütlesi, her adımda onu yere çekiyordu.

"Burada duralım," dedi Halid, rüzgarı kesen bir kaya kümesinin dibini işaret ederek.

Bu bir rica değildi. Bir emirdi.

Kael, dizlerinin üzerine çöktü. Sırt çantasını çıkarmaya bile gücü yoktu. Sadece olduğu yere yığılmak istiyordu.

Halid, çantasından kuru odunlar ve çakmaktaşı çıkardı.

"Ateş yak, Malik," dedi.

Malik, titreyen elleriyle taşları aldı. "Büyüyle yakamaz mıyız Komutanım? Kael'in bir kıvılcımı bile..."

"Hayır," dedi Halid sertçe. "Burada büyü, bir lükstür. Ve lüks sizi öldürür. Kael'in içindeki okyanus kilitli. Eğer zorlarsa, bu soğukta damarları cam gibi çatlar. Eski usul. Çakmaktaşı ve kav."

Malik, taşları birbirine vurdu. Kıvılcımlar rüzgarda uçuştu. Kael, sönük gözlerle o küçük, turuncu kıvılcımları izledi.

O kıvılcımlar, Kessir'in atölyesindeki o devasa, yeşil-mor Simyacı Ateşi'ne hiç benzemiyordu. Bunlar zayıftı. Doğaldı. Ve sönmeye mahkumdu.

Sonunda, kuru çalılar tutuştu. Cılız bir ateş, karanlığın ortasında titrek bir ışık adası oluşturdu.

Üçü ateşin etrafına oturdu.

Halid, onlara sert, tuzlu kurutulmuş et parçaları fırlattı.

"Çiğneyin. Yutmayın, çiğneyin. Tükürüğünüzle yumuşatın."

Kael, eti ağzına aldı. Tadı deri gibiydi. Ama midesine indiğinde, o küçük parçanın yaydığı ısıyı hissetti.

"Fırtına Tepesi..." dedi Kael, ateşe bakarak. Sesi kısıktı. "Oraya vardığımızda ne olacak Halid? Büyü yapamayacak mıyım?"

Halid, matarasından bir yudum aldı. Gözleri alevlerin dansını izliyordu.

"Orada büyü yok Kael. Atmosferik basınç o kadar yüksektir ki, havadaki serbest Tını parçacıkları ezilir. Bir büyücü oraya gittiğinde, ciğerleri havasız kalmış gibi boğulur. Manası çalışmaz. Asası sadece bir odun parçasına dönüşür."

Halid, Kael'in sargılı koluna baktı.

"Senin için ise... orası bir sığınak olacak. Dışarıdaki baskı, senin içindeki okyanusu (Mührü) tamamen kilitleyecek. Artık sızdırma korkun olmayacak. Damarların yanmayacak."

Kael'in gözlerinde bir umut ışığı belirdi. "Yani... normal mi olacağım?"

Halid acı bir şekilde gülümsedi.

"Normal mi? Hayır. Sadece 'Yükü Artmış' olacaksın. Çünkü büyü gidince, geriye sadece o zayıf bedenin kalacak. Orada hayatta kalmak için, Kudretini (Auranı) kullanmak zorundasın. Büyüyle değil, kaslarınla, kanınla ve iradenle ısınacaksın. Eğer bedenin zayıfsa, Fırtına Tepesi seni ilk geceden dondurur."

Kael, sağ elini, o sargılı yumruğunu sıktı. Hissizleşmiş parmaklarını hareket ettirmeye çalıştı.

"Dayanacağım," dedi.

"Göreceğiz," dedi Halid. "Şimdi uyuyun. Yarın tırmanış başlıyor. Ve yarın, bugünden daha soğuk olacak."

Kael, pelerinine sarıldı. Malik, sırtını rüzgara vererek Kael'e siper oldu.

Gökyüzüne baktı. Şehrin ışıkları olmadığı için yıldızlar, buzlu cam kırıkları gibi parlıyordu. Soğuk, mesafeli ve kayıtsız.

Kael, elini göğsüne, iç cebine götürdü.

Orada, Sera'nın gönderdiği o küçük metal pusula duruyordu. Soğuk metale dokundu.

Pusula kuzeyi göstermiyordu. İbre, inatla güneyi, geride bıraktıkları o sıcak şehri gösteriyordu.

Bekle, dedi Kael içinden, Sera'ya hitaben. Döneceğim. Ama camdan bir çocuk olarak değil. Demirden bir adam olarak.

Rüzgarın uğultusu, bir ninni gibi değil, bir meydan okuma gibi kulaklarında çınlarken, Kael Vael'thra kuzeyin o gri sessizliğine teslim oldu.

More Chapters