Cherreads

Chapter 120 - SÜRGÜN VE BAŞLANGIÇ

Solgard'ın Kuzey Kapısı, şehrin diğer ihtişamlı, altın varaklı ve rünlerle süslü girişlerine benzemezdi. Burası ticaretin, diplomasinin veya soyluların geçit törenlerinin yapıldığı yer değildi. Burası, İmparatorluğun "Arka Kapısı"ydı; çöpün atıldığı, sürgünlerin gönderildiği ve ölülerin taşındığı o soğuk, demir dişli ağız.

Devasa dişlilerin paslı iniltisi ( GIIIRÇÇÇ ) sabahın ayazında, kemik kıran bir sesle yankılandı.

Kael Vael'thra, kapının gölgesinde durdu.

Üzerinde, annesi Elyra'nın hazırlattığı o ince, ipek soylu kıyafetleri yoktu. Halid'in depodan getirdiği; kaba yünden yapılmış, rüzgar geçirmeyen, deri takviyeli, gri bir yolcu tuniği ve ağır botlar vardı. Sağ kolu, omzundan parmak uçlarına kadar kalın, ilaçlı sargılarla sarılmıştı. Sargıların altındaki o siyah, kök benzeri damarlar –yanlış kullanılmış bir gücün utanç verici imzası– sızlamıyordu. Sadece oradaydılar. Ölü bir ağırlık gibi.

Yanında Malik Kessir duruyordu.

Devasa çocuk, babasının dükkanından geriye kalan o is ve yanık kokusunu hala üzerinde taşıyordu. Sırtına, kalın bir urganla bağladığı garip bir yük vardı: Yerkıran 'ın (Savaş Çekici) sapı yanmış, sadece o devasa, kararmış demir başı kalmıştı. Malik, bir silahı değil, bir mezar taşını sırtlamış gibiydi.

"Arkanıza bakmayın," dedi Halid. Sesi, kapının açılmasıyla içeri dolan o buz gibi kuzey rüzgarından farksızdı. "Şehir arkanızda kaldı. Eğer dönüp bakarsanız, o sıcak yatakları, o yumuşak ekmekleri özlersiniz. Ve özlem, kuzeyde sizi öldürecek ilk şeydir."

Kael, Halid'i dinlemedi. Başını hafifçe çevirdi.

Solgard'ın sabah sisi içindeki siluetine baktı.

Aerya Kulesi'nin altın zirvesi, güneşin ilk ışıklarıyla parlıyordu. Orada, o kulenin tepesindeki bir odada, Sera'nın onu izlediğini biliyordu (veya hissetmek istiyordu). Ama Kael'in gözleri (biri donuk mavi, diğeri sönük bir kehribar) artık o ışığa hayranlıkla bakmıyordu.

O ışık, dün gece Kessir'in atölyesini yakan alevlerin ışığıyla aynıydı.

O ışık, Kael'in kolunu çürüten, damarlarını yakan o "Yetersiz Gücün" rengiydi.

"Bitti," diye fısıldadı Kael.

Elini göğsüne, kalbinin üzerindeki iç cebe götürdü. Orada, Sera'nın perisi Luma'nın getirdiği o gümüş pusula duruyordu. Soğuk metali hissetmek, ona garip bir dayanak verdi. Pusula güneyi (Evi) gösteriyordu ama Kael'in ayakları kuzeye dönüktü.

"Gidelim Kaptan," dedi Malik. Sesi kalın, titreşimsiz ve duygudan arındırılmıştı. "Burada hava çok ağır. Nefes alamıyorum."

Üç siluet, kapıdan çıktı.

Adım attıkları an, zemin değişti.

Solgard'ın o düzgün, geometrik, büyüyle ısıtılmış parke taşları bitti. Yerini, donmuş çamurun, keskin çakıl taşlarının ve gri, ölü yosunların kapladığı vahşi bir toprak aldı.

Havanın tadı değişti.

Şehrin içindeki o parfüm, baharat ve yoğun Tını (Mana) kokusu, bıçakla kesilmiş gibi kesildi. Kael, ciğerlerine ilk "Kuzey Nefesini" çektiğinde öksürdü. Hava; metal, ozon ve saf soğuk kokuyordu.

"Hissediyor musun?" diye sordu Halid, önlerinde yürürken. "Midenin kasıldığını? Başındaki o hafifliği?"

Kael başını salladı. Midesinde bir boşluk vardı.

"Tını azalıyor," dedi Halid. "Solgard, Drasyl'in kalbinin attığı yerdir. Orada hava mana ile doludur. Büyücüler orada tanrı gibi hisseder. Ama burası... Burası dünyanın derisinin inceldiği yer. Burada büyü havadan gelmez Kael. Burada büyü, kanından gelmek zorundadır."

Yürüdüler.

Saatler geçti. Solgard'ın surları, arkalarında gri birer leke olarak kalana kadar durmadılar.

Önlerinde uzanan manzara, bir çocuğun kabuslarından fırlamış gibiydi.

Gri Vadi ve ötesindeki Donmuş Bozkır.

Ufuk çizgisi, testere dişleri gibi gökyüzünü yırtan, siyah volkanik kayalardan oluşan devasa bir dağ silsilesiyle kapatılmıştı. Dağların zirveleri, ebedi bir fırtına bulutuyla örtülüydü. O bulutların içinde şimşekler çakmıyor, mor ve siyah enerji dalgaları sessizce kıvrılıyordu.

Fırtına Tepesi (Storm Peak).

Kael, dağa baktı. Dağ da ona baktı.

Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü , bu manzarayı görünce omurgasının üzerinde huzursuzca kıpırdandı. Ama bu, bir "beslenme" uyarısı değildi. Bu, bir "kış uykusu" hazırlığıydı. Dışarıdaki mana o kadar az, o kadar seyreltilmişti ki, Kael'in içindeki okyanus dışarı çıkmak için bir basınç farkı bulamıyordu.

Kael durdu.

Sağlam olan sol elini yumruk yaptı.

"Uyuyacaksın," dedi.

Malik ve Halid durup ona baktılar. Kael onlarla konuşmuyordu. Kendi içine, o karanlık Void (Hiçlik) okyanusuna konuşuyordu.

"Yıllardır seni tutmaya çalıştım," dedi Kael, rüzgarın uğultusuna karşı. "Senden korktum. Seni bastırdım. Ve sen her seferinde beni yaktın. Çünkü ben zayıftım. Ben bir kağıt parçasıydım ve sen bir yangındın."

Kael, gözlerini o siyah dağlara dikti.

"Ama şimdi... Şimdi seni gömüyorum. O dağın altına, o soğuğa gömüyorum."

Derin bir nefes aldı. Soğuk hava, dişlerini sızlattı.

"Uyandığında..." dedi Kael, sesi sertleşerek. "Seni taşıyacak bir beden inşa etmiş olacağım. Artık damarlarımı yakamayacaksın. Artık kemiklerimi kıramayacaksın. Çünkü ben et olmayacağım. Ben demir olacağım."

Bu bir büyü değildi. Bu, bir yemindi.

Ve Aeyrdrasil evreninde, Kudret (Aura) , yani insanın kendi yaşam enerjisi, en çok bu tür yeminlerle beslenirdi.

Kael'in karnının derinliklerinde, midenin altında, şimdiye kadar hiç hissetmediği, Tını'dan tamamen farklı, minik, sıcak, katı bir nokta titreşti.

Aura Tohumu.

Halid, bu titreşimi hissetti. Dudaklarının kenarında, belli belirsiz, tehlikeli bir gülümseme oluştu.

"Güzel bir konuşma," dedi Halid. "Ama dağlar kelimeleri dinlemez Kael. Dağlar sadece adımları sayar. Yürü."

Kael, çantasının kayışlarını sıktı. Başını eğdi ve rüzgarın içine doğru, o gri sonsuzluğa ilk adımını attı.

Büyücü Kael ölmüştü.

More Chapters