Solgard'ın altın kubbeleri ve güvenli surları, ufuk çizgisinde silikleşip kaybolalı beş gün olmuştu.
Beş gün.
Bu süre, lüks bir malikanede geçen beş saate bile denk değildi. Zaman, bu gri bozkırda akışkanlığını yitirmiş, tıpkı zemini kaplayan o donmuş, kırağı tutmuş çamur gibi katılaşmıştı. Her adım, zamanın dişlileri arasında ezilen bir saniye gibi ağır ve ızdıraplıydı.
Kael Vael'thra, rüzgarın dövdüğü bir tepenin yamacında durdu ve soluklanmak için dizlerine yaslandı. Ciğerlerine dolan hava, Solgard'ın o ılık, baharat ve çiçek kokulu havasına benzemiyordu. Bu hava; demir, ıslak taş ve "yokluk" kokuyordu. Boğazını zımpara kağıdı gibi kazıyor, gırtlağından aşağıya buzlu bir şerit gibi iniyordu.
Sırtındaki çanta, içindeki erzak ve kamp malzemeleriyle birlikte en az otuz kilo geliyordu. Ancak Kael'i asıl ezen şey, çantanın fiziksel ağırlığı değildi.
Onu ezen şey, "hafiflikti".
Garip, tekinsiz ve baş döndürücü bir hafiflik.
Kael, elini gayriihtiyari göğsüne, kalbinin üzerine götürdü. Sonra elini sırtına, kürek kemiklerinin arasına, o lanetli Kızıl Hüküm Mührü'nün olduğu yere attı.
Yoktu.
O ses yoktu.
Doğduğu günden beri, hatta belki de ana rahmine düştüğü andan beri zihninin arka planında hiç susmayan o statik gürültü... Okyanusun dalgaları gibi beynini döven, damarlarında basınç yaratan o Tını (Mana) uğultusu... Kesilmişti.
"Susuyor..." diye fısıldadı Kael. Sesi, rüzgarın ıslığı arasında kayboldu. Gözlerini (biri donuk mavi, diğeri sönük bir kehribar) gökyüzüne dikti.
Normalde, bir büyücü gökyüzüne baktığında atmosferdeki enerji akışlarını, rüzgarla taşınan mana partiküllerini hissederdi. Kael'in Aura Sezgisi, dünyayı renkli bir ağ gibi algılardı. Ama şimdi... Şimdi gökyüzü sadece griydi. Boştu. Ölüydü.
"İçimdeki canavar..." dedi Kael, kendi sesini duyduğuna inanamayarak. "Uyuyor. Pençelerini geri çekti."
Omurgasındaki o sürekli yanma hissi gitmişti. Baş ağrısı, o kronik migren, bıçak gibi kesilmişti. Zihni o kadar berraktı ki, bu berraklık onu sersemletiyordu. Sanki yıllardır gürültülü bir fabrikada yaşayıp, aniden sessiz bir odaya kapatılmış gibiydi. Kulakları çınlıyordu.
"Çünkü burada yiyecek yok," dedi Halid'in sesi.
Gölge Komutan, Kael'in birkaç adım önünde durmuş, rüzgara karşı bir heykel gibi dikiliyordu. Pelerini, sert esen rüzgarda dalgalanmıyor, adeta havayı yarıyordu. Halid, elindeki matarasını Kael'e uzattı.
"İç," dedi. "Su değil, tuzlu et suyu. Terle attığın tuzu yerine koymazsan, kasların kilitlenir."
Kael matarayı aldı. Elleri titriyordu ama bu titreme, Tını yüklemesinden değil, saf kas yorgunluğundandı. Sıvıyı içerken Halid'e baktı.
"Burası neresi Halid?" diye sordu Kael, ağzını silerek. "Mührüm... Sanki öldü. Onu hissedemiyorum."
Halid, eliyle ufukta uzanan, sislerin arasına gizlenmiş o devasa, sivri dağ silsilesini işaret etti.
"Burası Manasız Bölge'nin (Dead Zone) sınırı," dedi Halid. "Solgard ve güney toprakları, Drasyl'in nefesiyle, yani yoğun Tını ile beslenir. Ama kuzeye çıktıkça, atmosferik basınç artar ve mana akışı seyreltilir. Buradaki toprak, manayı kusmaz, yutar."
Halid yere eğildi ve bir avuç gri, kuru toprak aldı. Toprağı sıktı ve parmaklarının arasından dökülmesine izin verdi.
"Senin içindeki o 'Anomali', o Void (Hiçlik) okyanusu... Dışarıdan beslenmeye, dışarıdaki enerjiyle rezonansa girmeye alışkın. Ama burada rezonans yok. Yankı yok. Dışarısı sessiz olunca, içerisi de susmak zorunda kaldı. Canavarın aç kaldı Kael. Ve aç kalan canavar uyur."
Kael, derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan o soğuk, manasız hava, ona garip bir özgürlük hissi verdi.
"Büyü yok," dedi Kael, yumruğunu sıkarak. "Sadece... ben varım."
"Evet," dedi Halid, acımasız bir gülümsemeyle. "Hile yok. Mühürden güç çekmek yok. Okyanusu kullanmak yok. Şimdi göreceğiz bakalım... O büyülü zırhı üzerinden sıyırınca, altından ne çıkacak? Bir savaşçı mı, yoksa sadece şımarık, zayıf bir çocuk mu?"
Arkadan ağır, metalik ayak sesleri geldi.
Malik, devasa cüssesiyle tepeyi tırmanıyordu. Sırtındaki çanta, Kael'inkinden iki kat daha büyüktü ve üzerinde, babasının atölyesinden kurtardığı o yanık, kara demir balyoz başı asılıydı.
Malik'in yüzü al al olmuştu. Soğuk, onun Toprak Aurası için bir tehdit değildi ama yorgunluk evrenseldi.
"Hava..." dedi Malik, Kael'in yanına gelip dizlerine çökerek. "Hava çok ince Kaptan. Nefes alıyorum ama doymuyorum."
"Alışacaksın," dedi Halid. "Vücudun, havadaki büyüyü değil, oksijeni kullanmayı öğrenecek. Hayati Zerrelerin (hücrelerin), tembelliği bırakıp çalışmaya başlayacak."
Halid, kuzeyi, o kara dağları gösterdi.
"İki gün daha," dedi. "İki gün sonra Fırtına Tepesi'nin eteklerine varacağız. Orada basınç iki katına çıkacak. Burnunuz kanayacak. Başınız dönecek. Eğer Kudretiniz (Auranız) , yani kendi yaşam ateşiniz yeterince güçlü değilse, o soğuk sizi dondurmaz; kalbinizi durdurur."
Kael, Halid'in işaret ettiği yere baktı.
Ufukta, gökyüzünü delen siyah, sivri kayalıklar ve onların etrafında dönen ebedi, gri bir fırtına bulutu vardı. O bulutun içinde şimşekler çakmıyordu. Sadece dönüyordu.
"Yürüyelim," dedi Kael.
Sesi değişmişti. O çocuksu tını gitmiş, yerine yorgunluğun ve kararlılığın getirdiği o metalik ton gelmişti.
Yürüyüş devam etti.
Saatler geçtikçe, Kael vücudundaki değişimi daha net hissetmeye başladı.
Eskiden, yorulduğunda Mührü sızlar ve ona yasak bir enerji sunardı. Şimdi ise yorulduğunda sadece kasları yanıyordu. Baldırları, sanki içlerine kurşun dökülmüş gibi ağırlaşıyordu.
Ama bu acı... Bu acı dürüsttü.
Bu acı, "Senin bedenin zayıf, güçleniyor" diyen dürüst bir acıydı. Tını'nın verdiği o "Senin bedenin yetersiz, yanıyor" diyen hasta edici acıdan farklıydı.
Akşam olurken, rüzgar şiddetini artırdı.
Kael, pelerinini sıkıca sardı. Eli, göğsündeki iç cebe, Sera'nın gönderdiği o küçük metal nesneye, pusulaya gitti.
Pusulayı çıkardı.
Kapağını açtı.
İbre, manyetik kuzeyi göstermiyordu. İbre, inatla, titreyerek güneyi, geride bıraktıkları Solgard'ı gösteriyordu.
Kael, pusulanın camına dokundu. O küçük, mekanik aletin içinde Sera'nın Işık Tınısı'nın bir parçası hapsolmuştu. Ve bu gri, ölü, manasız çölün ortasında, o küçücük ışık parçası, Kael'in avucunu ısıtıyordu.
"Bekle," diye fısıldadı Kael, güneye bakarak.
Luma, o gün vedalaşırken konuşmamıştı ama mesajı netti. Kaybolursan, ışığı takip et.
Ama Kael kaybolmamıştı. Sadece, kendi yolunu bulmak için karanlığa girmesi gerekiyordu.
"Kaptan?" Malik'in sesi onu düşüncelerinden kopardı.
"Geliyorum," dedi Kael.
Pusulayı cebine, kalbinin üzerine geri koydu.
Gece çöktüğünde, kamp ateşi yakmadılar. Halid, "Ateş, zayıfların lüksüdür. Kendi ısınızla ısının," demişti.
Kael, soğuk kayaların arasına kıvrıldı. Malik, sırtını rüzgara vererek Kael'e siper oldu.
Gökyüzünde yıldızlar, Solgard'da göründüğünden çok daha parlak, çok daha keskin ve çok daha kayıtsızdı.
Kael gözlerini kapattı. Mührü sessizdi. Zihni sessizdi. Sadece rüzgarın uğultusu ve Malik'in düzenli nefes alışverişi vardı.
İlk defa, rüyasında okyanusu görmedi.
Rüyasında, demir bir çekiçle dövülen, kıvılcımlar saçan, şekilsiz ama sertleşen bir metal kütlesi gördü.
Ve o metalin kendisi olduğunu biliyordu.
