Cherreads

Chapter 118 - GRİ YOLCULUK

Solgard İmparatorluğu'nun Kuzey Kapısı, şehrin diğer süslü ve altın işlemeli girişlerine benzemezdi. Burası ticaretin veya diplomasinin kapısı değildi; burası sürgünün, savaşın ve geri dönüşü olmayan vedaların kapısıydı. Devasa, siyah demirden dövülmüş kanatların üzerinde ne bir arma ne de bir süsleme vardı; sadece yüzyılların rüzgarıyla aşınmış soğuk metalin matlığı ve dışarıdaki vahşi doğanın bıraktığı pençe izleri duruyordu.

Kapının dişlileri, paslı bir devin inlemesi gibi gıcırdayarak dönmeye başladığında, Kael Vael'thra ciğerlerine dolan havanın tadının değiştiğini hissetti.

İçeride, şehrin duvarları arasında hava; baharat, sıcak ekmek, parfüm ve yoğun bir Tını (Mana) kokusu taşırdı. Ancak kapı aralandıkça içeriye hücum eden rüzgar; ıslak toprak, çürümüş yosun, donmuş taş ve metalik bir boşluk kokuyordu.

Halid İbn Valyr, kapının hemen dışında, rüzgarın savurduğu pelerininin içinde bir heykel gibi duruyordu. Arkasında ne bir at arabası, ne bir binek hayvanı ne de onları Fırtına Tepesi'ne taşıyacak büyüyle güçlendirilmiş bir nakliye aracı vardı.

Sadece gri, uçsuz bucaksız bir hiçlik uzanıyordu.

Halid, ayaklarının dibindeki iki kaba, deri sırt çantasını postallarıyla iterek çocukların önüne yuvarladı. Çantalar, yere çarptıklarında tok ve ağır bir ses çıkardı. İçleri doluydu.

"Giyin," dedi Halid. Sesi, rüzgarın uğultusuna karışsa da netti.

Malik, devasa cüssesiyle öne çıktı. Sırtında, babasının atölyesinden kurtardığı o yanık balyoz başı, kalın bir urganla bağlanmış halde duruyordu. Yerdeki çantayı tek eliyle, sanki içi boşmuş gibi kaldırdı ve sırtına geçirdi. Çantanın ağırlığı, Malik'in botlarını yumuşak çamora biraz daha gömmekten başka bir etki yaratmadı. Onun Toprak Aurası, ağırlığı severdi; yük bindikçe sertleşirdi.

Ancak Kael için durum farklıydı.

Kael, önündeki çantaya baktı. Sağ kolu –o siyah damarlı, hissizleşmiş, Mühürle bütünleşmiş uzuv– sargıların altındaydı ve kullanılamaz haldeydi. Sol eliyle çantanın kayışını kavradı ve kaldırmaya çalıştı.

IKINMA.

Çanta, beklediğinden çok daha ağırdı. İçinde sadece erzak değil, muhtemelen kamp malzemeleri, su tulumları ve belki de Halid'in "eğitim" niyetine koyduğu fazladan ağırlıklar vardı. Kael'in zayıflamış, "Eşdeğer Bedel" ile tükenmiş kasları bu ani yük karşısında titredi. Bacakları, o meşhur "Demir Kök" duruşunu alabilmek için kasıldı ama Hayati Zerrelerinde (hücrelerinde) o duruşu destekleyecek yakıt kalmamıştı.

Sendelidi. Çanta elinden kayıp tekrar çamura düştü.

Malik hemen hamle yaptı. "Ben alırım Kaptan. Benimkine bağla—"

"Dokunma," dedi Halid.

Gölge Komutan'ın sesi, bir kırbaç gibi aralarına girdi. Halid, Malik'e bakmıyordu; gözleri Kael'in üzerindeydi. O zifiri karanlık gözlerde acıma yoktu. Sadece, bir metalin dayanıklılığını test eden demircinin soğuk analizi vardı.

"Eğer o çantayı taşıyamıyorsa," dedi Halid, "Kuzey'de bir gün bile hayatta kalamaz. Oradaki hava, bu çantadan daha ağır basacak omuzlarına."

Kael, Malik'e "Dur" işareti yaptı. Soluk soluğaydı. Alnında soğuk terler birikmişti.

"Taşıyabilirim," dedi dişlerinin arasından.

Eğildi. Bu sefer sadece kol gücüyle değil, tüm vücut ağırlığını kullanarak, omurgasını bir kaldıraç gibi bükerek çantayı omzuna attı. Kayışlar, zayıf omzunu keserek yerine oturdu. Ağırlık, dizlerini büktü ama düşmedi. Doğruldu.

Halid, tatmin olmuşçasına başını salladı ve sırtını şehre dönüp gri ufka doğru yürümeye başladı.

"Neden yürüyoruz?" diye sordu Malik, Halid'in peşinden giderken. Sesi sitemkar değildi, sadece mantığı anlamaya çalışıyordu. "Arabayla günler sürecek yolu, yürüyerek haftalarca gideceğiz. Kael'in dinlenmesi gerekmiyor mu?"

Halid durmadı. Rüzgar, sözlerini geriye doğru savurdu.

"Çünkü ayaklarınızın altındaki toprağı hissetmeyi unuttunuz," dedi. "Solgard'ın taş döşeli yolları, yumuşak yatakları ve büyüyle ısıtılan odaları sizi uyuşturdu. Vücudunuzun 'Konfor' dediği o zehirden arınması gerekiyor."

Halid, eliyle ufukta belli belirsiz seçilen dağ sırasını işaret etti.

"Gittiğimiz yer, Fırtına Tepesi. Orada büyücüler nefes alamaz Malik. Atmosferik basınç o kadar yüksektir ki, Tını (Mana) akışı durur. Sadece ciğerleri ve kasları olanlar, sadece kendi Kudretiyle (Aurasıyla) ısınanlar hayatta kalır. Eğer oraya bir arabanın içinde, oturarak giderseniz... arabadan indiğiniz an donarsınız veya ciğerleriniz patlar."

Kael, Halid'in sırtına baktı. Adam haklıydı. Bu bir yolculuk değil, bir adaptasyon süreciydi. Basınç odasına girmeden önceki alıştırma evresi.

"Yürümek..." dedi Halid, sesini biraz alçaltarak. "Yürümek, iradenin en basit ve en dürüst eylemidir. Her adım, yerçekimine ve yorgunluğa karşı kazanılmış küçük bir zaferdir. Oraya vardığınızda, yolda döktüğünüz ter sizi donmaktan koruyacak."

Ve böylece, Solgard'ın o devasa, güvenli ve altın kapıları, arkalarından ağır bir gürültüyle kapandı.

GÜMM.

Ses, Kael'in omurgasında yankılandı. Arkasına dönüp bakmadı. Bakarsa, o sıcaklığı, o güvenliği özleyeceğini biliyordu. Elini göğsüne, iç cebindeki o soğuk metal pusulaya bastırdı. Sera'nın pusulası. İbresi daima güneyi, evi gösteren o ters pusula.

Önlerinde uzanan yol, bir yol bile sayılmazdı. Sadece gri, sert dikenli çalıların ve donmuş toprağın oluşturduğu sonsuz bir bozkırdı. Gökyüzü alçaktı; bulutlar sanki başlarına değecekmiş gibi ağır ve kurşuni bir renkteydi.

İlk saatler sessiz geçti.

Sadece botların toprağı ezme sesi, rüzgarın ıslığı ve çantaların gıcırtısı vardı.

Kael için her adım bir işkenceydi. Sağ kolu, vücuduna bağlı olmasına rağmen, her adımda sallanıyor ve omuz eklemine binen yükü artırıyordu. Midesindeki o kronik açlık, Hayati Zerrelerinin isyanı yeniden başlamıştı. Vücudu, taşıdığı yükü kaldırmak için enerji istiyor ama Kael ona sadece irade verebiliyordu.

Öğle Vakti - Bozkırın Ortası

Güneş, bulutların arkasında soluk, beyaz bir leke gibiydi. Isıtmıyordu, sadece aydınlatıyordu.

Kael'in nefesi hırıltılı çıkmaya başlamış, yüzü kül rengine dönmüştü.

"Mola verelim," dedi Malik, önden giderek rüzgarı kesmeye çalışırken. "Kaptan soluyor."

Halid durdu. Geriye döndü. Kael'in titreyen bacaklarına, terden sırılsıklam olmuş saçlarına baktı.

"Mola yok," dedi Halid. "Daha güneş tepede. Yürüyüş ritmini bozarsanız, tekrar başlamak iki kat daha zor olur. Sadece yavaşlayın ama durmayın. Kan, akmak zorundadır."

Kael, Malik'in kolunu tutarak destek almayı reddetti. Başını dik tuttu.

"Devam ediyoruz," dedi hırıltıyla.

İşte o an, Kael garip bir şey fark etti.

Şehirden uzaklaştıkça, kilometreler eridikçe, sırtındaki o lanetli yük... Kızıl Hüküm Mührü... değişiyordu.

Solgard'ın içindeyken, Mühür sürekli bir vızıltı halindeydi. Şehrin yoğun mana akışı, binlerce büyücünün yarattığı o görünmez enerji kirliliği, Mühür tarafından bir tehdit, bir gürültü olarak algılanır ve sürekli Kael'in zihnini tırmalardı. Mühür hep "tetikte" olurdu.

Ama şimdi...

Bu ıssız, gri, manasız bozkırda... Mühür susmaya başlamıştı.

Omurgasındaki o sürekli yanma hissi azalmış, yerini soğuk, metalik bir sükunete bırakmıştı. Zihnindeki o bitmek bilmeyen "parazit sesler" kesilmişti. Kael, hayatında ilk defa kendi düşüncelerini bu kadar net duyabiliyordu.

"Susuyor..." diye fısıldadı Kael, şaşkınlıkla. Adımları biraz daha sağlamlaştı. Fiziksel acısı artıyordu ama zihinsel işkencesi azalıyordu.

Halid, Kael'in yüzündeki ifadenin değişimini fark etti.

"Hissediyor musun?" diye sordu Halid, yürümeye devam ederken. "Şehrin gürültüsü kesildi. Burası 'Yarı-Ölü Bölge'dir Kael. Burada toprak, manayı kusmaz, yutar. Büyücüler burayı sevmez. Kendilerini çıplak hissederler."

Kael derin bir nefes aldı. Havanın tadı topraksı ve kuruydu.

"Burası..." dedi Kael, ciğerlerini doldururken. "Burası temiz."

"Burası dürüst," diye düzeltti Halid. "Burada büyü yok. Yalan yok. Sadece sen ve doğa varsın. Eğer üşüyorsan, büyü yapıp ısınamazsın; hareket etmek zorundasın. Eğer açsan, yemek yaratamazsın; avlamak zorundasın. Senin 'Anomali'n, o içindeki kaotik okyanus... burada dışarıdan beslenemez. Kendi içine kapanır. Uyur."

Kael, sırtındaki çantanın kayışlarını sıktı. Yükü hala ağırdı ama şimdi daha taşınabilir geliyordu.

Çünkü sırtındaki o diğer yük, o görünmez canavar, uykuya dalıyordu.

"Devam edelim," dedi Kael. Sesi daha güçlü çıktı.

Yürüyüş, akşam alacakaranlığına kadar sürdü.

Gökyüzü tamamen karardığında, artık bozkırın ortasında, medeniyetten tamamen kopmuş bir noktadaydılar. Rüzgar, uluyan bir kurt sürüsü gibi sesler çıkararak esmeye başlamıştı.

Halid, rüzgarı kesen bir kaya kümesinin dibinde durdu.

"Kamp burası," dedi.

Çantaları indirdiler. Kael, çantasını yere bıraktığında, sanki yerçekimi azalmış gibi hafifledi, neredeyse havalanacaktı. Omuzları sızlıyor, ayak tabanları zonkluyordu.

Malik hemen etraftan kuru çalı çırpı toplamaya başladı.

"Ateş yakacağım," dedi Malik, ellerini ovuşturarak.

"Çakmak taşıyla," dedi Halid. "Büyüyle değil."

Malik duraksadı, sonra gülümsedi. "Elbette. Eski usul."

Ateşin cılız ışığı, gri karanlığın içinde küçük, turuncu bir ada oluşturdu. Üçü ateşin etrafına oturdu. Halid, çantadan çıkardığı sert, kurutulmuş etleri çocuklara uzattı.

"Çiğneyin," dedi. "Tadı talaş gibidir ama sizi yarına çıkarır."

Kael, eti çiğnerken ateşin alevlerini izledi. Alevler, Solgard'daki gibi büyülü, renkli veya şekilli değildi. Sadece ateşti. Odunu yiyen, ısı veren, duman çıkaran basit, kimyasal bir reaksiyon.

"Kuzey..." dedi Kael, karanlığa bakarak. "Hep böyle mi olacak?"

"Daha kötü olacak," dedi Halid, matarasından bir yudum alarak. "Fırtına Tepesi'ne yaklaştıkça, hava ağırlaşacak. Yerçekimi artacak. Her adım, iki adım gibi gelecek. Burnunuz kanayacak. Kulaklarınız uğuldayacak."

Halid ateşe bir dal attı.

"Ama oraya vardığınızda... Eğer ölmezseniz... O baskı sizi bir elmasa çevirecek. Bedeniniz, o basınca direnmek için sertleşecek. Kudretiniz (Auranız) , hayatta kalmak için yoğunlaşacak."

Halid gözlerini Kael'e dikti.

"Senin aradığın şey orada Kael. O lanetli kolunu, o içindeki okyanusu taşıyacak olan 'Kap', o baskının altında dövülecek."

Kael, sağ koluna, sargıların altındaki o hissiz uzva dokundu.

"Hazırım," dedi.

Malik, yorgunluktan olduğu yerde kıvrılıp uyuyakalmıştı bile. Devasa göğsü düzenli aralıklarla inip kalkıyordu.

Kael de sırtını kayaya yasladı. Gökyüzüne baktı. Yıldızlar, şehrin ışıkları olmadığı için, şimdiye kadar gördüğü en parlak, en keskin halleriyle parlıyordu. Soğuk, acımasız ama muazzam bir güzellik.

Solgard'ın altın kapıları arkalarında kapanmıştı. Geri dönüş yoktu. Önlerinde sadece gri, uzun ve acı dolu bir yol vardı.

Ama Kael, ilk kez bu kadar hafif hissediyordu. Çünkü o yolda, büyücü olmasına gerek yoktu. Sadece... adım atması gerekiyordu.

Gözleri kapanırken, rüzgarın sesi ona bir ninni gibi değil, bir savaş marşı gibi geliyordu.

Yürü... Sertleş... Ve Geri Dön.

More Chapters