Cherreads

Chapter 117 - PRENSESİN VEDASI (UZAKTAN)

Solgard'ın altın kubbeleri, şafak güneşinin ilk ışıklarıyla birlikte parlamaya başlamıştı. Ancak bu parıltı, şehrin üzerine çökmüş olan ağır, gri matemi gizlemeye yetmiyordu. Rüzgar, sanayi bölgesinden, o yanmış atölyeden kalan is ve kül kokusunu hala şehrin sokaklarına taşıyordu.

İmparatorluk Sarayı'nın en yüksek kulesi olan Aerya'nın Mızrağı'nda, Prenses Sera Lyvannis, odasının boydan boya camla kaplı penceresinin önünde duruyordu.

Elleri camın üzerindeydi. Parmak uçları beyazlaşana kadar cama bastırıyordu.

Kapısı kilitliydi. Kapıda nöbet tutanlar sıradan muhafızlar değil, bizzat babasının elit birliği olan Kraliyet Kalkanları'ydı. Emir kesindi: "Prenses dışarı çıkmayacak. Kimse içeri girmeyecek."

Sera, aşağıya, şehrin kilometrelerce uzağındaki Kuzey Kapısı'na bakıyordu. O mesafeden insanları seçmek imkansızdı. Sadece karınca gibi hareket eden küçük noktalar görünüyordu.

Ama Sera hissedebiliyordu.

Yaşam Bağı (Life-Link) henüz tam olarak kurulmamış olsa da, Kael ile arasındaki o açıklanamayan rezonans, kalbinde ince bir sızı olarak titreşiyordu. Kael oradaydı. Gidiyordu.

Ve Sera, ona veda edemiyordu.

"Bunu hak etmediler," diye fısıldadı Sera. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ama sesi öfkeliydi. "Onları ben korumalıydım. Ben bir prensesim... ama bu odada sadece bir mahkumum."

Omzunda tanıdık bir sıcaklık hissetti.

Luma.

Küçük ışık perisi, Sera'nın gümüşi saçlarının arasından süzülüp önüne geldi. Luma'nın o galaksileri andıran derin, irissiz gözleri hüzünle bakıyordu. Perinin kanatları, Sera'nın ruh halini yansıtırcasına sönük, soluk bir maviyle titreşiyordu.

Sera, gözyaşlarını sildi. Bir karar vermişti.

Elini boynuna götürdü. Orada, ince gümüş bir zincire asılı duran, kapağında Lyvannis hanedanının değil, eski yıldız haritalarının işlendiği küçük, antika bir pusula vardı. Bu pusula yönü göstermezdi. Bu pusula, Kuzey'i göstermezdi. Bu, "Kalp Yönü" (Heart-Seeker) denilen, içine akıtılan Tını (Mana) ile mühürlenmiş kişiyi veya yeri gösteren nadir bir rünik eserdi.

Sera, zinciri kopardı.

Pusulayı iki avcunun arasına aldı. Gözlerini kapattı.

İçindeki ışığı, o saf, sıcak ve koruyucu Tınıyı çağırdı.

Beni bul, dedi pusulaya. Nereye giderse gitsin... ibren hep burayı, bu odayı, benim kalbimin olduğu yeri göstersin.

Avuçlarının arasından altın rengi bir ışık sızdı. Pusula ısındı, titredi ve Sera'nın manasıyla mühürlendi.

Sera, pusulayı Luma'ya uzattı.

"Götür," dedi Sera. Sesi titriyordu. "Ona ver. Ve ona söyle Luma... Işıkla konuşamasan bile, ona hissettir. Onu beklediğimi bilsin."

Luma, pusulayı minik elleriyle kavradı. Peri için bu metal parçası ağırdı ama Luma, sahibinin iradesini taşıyordu.

"Git," dedi Sera, pencereyi aralayarak.

Luma, bir kayan yıldız gibi pencereden fırladı. Sabahın gri gökyüzünde, küçük, altın bir leke olarak süzülerek Kuzey Kapısı'na doğru, o soğuk rüzgarları yararak uçmaya başladı.

Sera, arkasından baktı. "Ölme Kael," diye fısıldadı cama. "Lütfen ölme."

--------------------------------------------------------------------------------

Solgard Kuzey Kapısı - Aynı Anlar

Kuzey Kapısı'nın devasa gölgesi, Kael, Malik ve Halid'in üzerine düşüyordu.

Hava burada daha soğuktu. Şehrin içindeki o yapay sıcaklık, yerini açık arazinin sert, filtresiz ayazına bırakmıştı.

Kael Vael'thra, sırtındaki çantayı düzeltti. Sağ kolu, o siyah damarlı, işlevsiz uzuv, kalın kürklerin altında sızlıyordu. Yüzü solgundu. Gözlerinin altı, uykusuzluk ve Hayati Zerrelerin (hücrelerin) tükenişi yüzünden çökmüştü.

Yanında duran Malik, sessizdi. Sırtında, babasının atölyesinden kurtarabildiği o yanık, sapı kömürleşmiş balyoz başını taşıyordu. Yeni bir sapı yoktu. Sadece metal kütlesini bir iple sırtına bağlamıştı.

Halid, kapı nöbetçileriyle konuşuyordu. Evraklar, mühürler, izinler... Bürokrasinin o sıkıcı, gri dili.

"Hazır mısın Kaptan?" diye sordu Malik, yere bakarak.

"Hazır olmak zorunda mıyız?" dedi Kael, hissizce. "Sadece gidiyoruz."

Kael, şehre son bir kez bakmak için arkasını dönmek istedi. Ama yapmadı. Eğer dönerse, eğer o malikaneyi, o atölyenin enkazını, o saray kulelerini görürse... iradesinin çatlayacağını biliyordu.

Bakma, dedi içindeki ses. Sadece ileri.

Tam adımını atacağı sırada, havada tiz, ince bir çınlama sesi duydu.

Bir böcek vızıltısı gibiydi ama daha melodik, daha... parlak.

Kael başını kaldırdı.

Gökyüzünden aşağıya, gri bulutların arasından süzülen altın bir kıvılcım iniyordu. O kadar hızlıydı ki, gözle takip etmek zordu.

Kıvılcım yavaşladı ve Kael'in yüzünün hizasında durdu.

Luma.

Sera'nın ışık perisi.

Kael'in nefesi kesildi. Elini uzattı. Peri, Kael'in avucuna konmadı; havada asılı kalarak elindeki yükü, o gümüş zincirli nesneyi Kael'in avucuna bıraktı.

Metal soğuktu ama içinden yayılan o tanıdık, sıcak Tını, Kael'in avucunu gıdıkladı.

Bir pusula.

Kael, kapağı açtı.

İbre, manyetik kuzeyi göstermiyordu. İbre, çılgınca dönüp durmuyor, sabit ve kararlı bir şekilde tek bir yönü işaret ediyordu:

Güneyi.

Solgard'ı.

Saray'ın o yüksek kulesini.

Luma, Kael'in burnunun ucuna kadar yaklaştı. Perinin o galaksi benzeri gözlerinde, Sera'nın hüznü, korkusu ve en önemlisi... İnadı vardı.

Luma konuşmadı. Zihinsel bir mesaj iletmedi. Sadece parladı. Bir anlığına, o gri sabahın içinde, Kael'in etrafını sıcak, sarı bir ışık halesi sardı. Bu ışık, Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü'nü rahatsız etmedi. Aksine, mührün sızısını hafifletti.

Mesaj açıktı. Kelimelere dökülmesine gerek yoktu.

Kaybolursan, ışığı takip et. Buradayım. Bekliyorum.

Kael, pusulanın kapağını kapattı. Baş parmağıyla üzerindeki armayı okşadı.

Gözleri dolmadı. Ama çenesindeki o sert kasılma gevşedi.

"Ona söyle..." dedi Kael, Luma'ya bakarak. Sesi kısıktı. "Işığı sönmeyecek. Döneceğim."

Luma, bu cevabı almışçasına havada bir takla attı, kısa bir ışık izi bırakarak tekrar gökyüzüne, Saray'a doğru yükseldi.

"O neydi?" diye sordu Malik, pusulaya bakarak.

Kael, pusulayı cebine, kalbinin üzerindeki iç cebe koydu.

"Bir çapa," dedi Kael. "Fırtınada kaybolmamamız için."

Halid, evrak işlerini bitirip yanlarına geldi. Kael'in cebine bir şey koyduğunu görmüştü ama sormadı. Halid, askerlerin ne zaman bir umuda, ne zaman bir vedaya ihtiyacı olduğunu bilirdi.

"Kapılar açılıyor," dedi Halid. Sesi sertti. "Bu çizgiyi geçtiğiniz an, Solgard kanunları biter. Artık vatandaş değilsiniz. Sürgünsünüz. Sadece gücünüz kadar değerlisiniz."

Ağır, demir kapı gıcırdayarak aralandı.

Önlerinde uzanan yol, taş döşeli değildi. Çamur, buz ve sonsuz bir grilikten ibaretti. Rüzgar uğuldayarak içeri doldu, Kael'in pelerinini savurdu.

Kael, elini cebindeki pusulaya bastırdı. Arkasına, şehre, kuleye bakmadı.

Gerek yoktu.

Pusula zaten orayı gösteriyordu. Ve Kael, bir gün o ibrenin gösterdiği yere, o ışığa geri dönecekti. Ama çocuk olarak değil. O ateşi söndürebilecek bir fırtına olarak.

"Gidelim," dedi Kael.

Ve ilk adımı attı.

Botu, Solgard'ın güvenli taşından çıkıp, dış dünyanın acımasız toprağına bastı.

More Chapters