Cherreads

Chapter 116 - MALİK'İN YEMİNİ VE YANIK TAŞ

Solgard Demirciler Loncası'nın revir binası, şehrin geri kalanından farklı bir kokuya sahipti. Burası lavanta, nane veya büyücülerin kullandığı o steril, ozon kokulu iksirler gibi kokmazdı. Burası; yanık et, paslı demir, ağır merhemler ve ter kokardı. Acının en dürüst, en ham hali bu duvarların arasına sinmişti.

Kael Vael'thra, revirin alçak tavanlı, loş koridorunda yürürken adımları sessizdi.

Üzerindeki sargılar tazelenmişti ama sağ kolundaki o hayalet ağırlık, o "yabancılık" hissi her adımda omzunu aşağı çekiyordu. Halid ile yaptığı konuşmadan sonra, Vael'thra Malikanesi'ne dönüp eşyalarını toplamak yerine doğrudan buraya gelmişti.

Veda etmek için.

Çünkü Kuzey, iki kişilik bir yer değildi. Fırtına Tepesi, hayallerin donduğu ve sadece en inatçı köklerin hayatta kaldığı bir mezarlıktı. Kael, kendi mezarına yürüyordu ve yanında en yakın dostunu sürüklemeye niyeti yoktu.

Son odaya geldiğinde durdu. Kapı yoktu; sadece gri, kaba bir perde asılıydı.

Perdeyi araladı.

İçerisi basıktı. Odanın köşesinde, tek bir pencereden sızan gri ışığın altında dar bir yatak duruyordu. Ve o yatakta, Solgard'ın en güçlü demircisi, Kessir Orm yatıyordu.

Kael'in nefesi boğazında düğümlendi.

Kessir Usta'nın o devasa, her zaman is ve kömür lekesiyle dolu kolları, şimdi kalın, beyaz sargılarla sarılmıştı. Sakalının yarısı yanmış, yüzünün sol tarafı kıpkırmızı, kabarmış bir deri tabakasıyla kaplanmıştı. Nefes alırken göğsü hırıltılı bir ses çıkarıyor, her nefeste ciğerlerindeki dumanı atmaya çalışıyordu.

Ama Kael'in gözlerini asıl dolduran şey, Kessir'in durumu değildi.

Yatağın başucundaki küçük, ahşap sehpanın üzerinde duran nesneydi.

Erimiş, bükülmüş, kararmış ama hala tanınabilir durumda olan metal bir iskelet. Kessir'in yangın sırasında canı pahasına göğsüne bastırıp koruduğu o parça: Kael'in kolu için tasarladığı destek aparatı.

Kael, elini uzattı ve soğumuş metale dokundu. Metal pürüzlüydü. Üzerinde Kessir'in yanmış deri eldiveninin izleri vardı.

"Benim yüzümden..." diye fısıldadı Kael. Sesi, odadaki sessizlikte cam kırığı gibi çınladı. "Bu demir parçası için... benim sakatlığım için kendini ateşe attın."

Bu metal parçası artık bir aparat değil, bir suçluluk anıtıydı.

"O uyuyor."

Ses, odanın en karanlık köşesinden, bir gölgenin içinden geldi.

Kael irkilerek döndü.

Malik oradaydı.

Yerde, sırtını duvara yaslamış oturuyordu. Devasa bacaklarını kendine çekmiş, kolları dizlerinin üzerinde birleşmişti. Yüzündeki isleri tam olarak temizlememişti; gözlerinin altı ve alnı hala yangının karasını taşıyordu. O her zamanki neşeli, sarsılmaz Malik gitmişti. Yerine, bir gecede on yaş yaşlanmış, bakışları donuklaşmış bir adam gelmişti.

"Şifacılar, ciğerlerinin temizlenmesi gerektiğini söyledi," dedi Malik. Sesi kalın, boğuk ve titreşimsizdi. Bir taşın yuvarlanması gibi. "Simyacı Ateşi... ciğerlerini yakmış. Ama yaşayacak. Kessir Orm inatçıdır."

Kael, Malik'e doğru yürüdü ama aralarında görünmez bir uçurum varmış gibi hissetti. Dün gece o yangında, Malik babasını kurtarmak için alevlere dalarken, Kael dışarıda kalmış, gücünü kullanamamıştı. Bu utanç, Kael'in dilini bağlıyordu.

"Malik..." dedi Kael. "Ben..."

"Özür dileme," dedi Malik, sözünü keserek. Başını kaldırdı ve Kael'in gözlerinin içine baktı. Gözlerinde suçlama yoktu. Ama derin, dipsiz bir keder vardı. "Eğer özür dilersen Kaptan, babamın fedakarlığını küçümsemiş olursun. O, bunu senin için yaptı. Çünkü sana inanıyor."

Kael yutkundu. "Buna değmem."

"Buna babam karar verir," dedi Malik sertçe. "Sen değil."

Kael derin bir nefes aldı. Buraya tartışmaya gelmemişti. Buraya, yapması gereken en zor şeyi yapmaya, bağı koparmaya gelmişti.

"Gidiyorum Malik," dedi Kael. Sesi buz gibiydi. Kararını vermiş, iradesini çelikleştirmişti. "Bu şehirden gidiyorum."

Malik'in ifadesi değişmedi. Sanki bunu bekliyormuş gibiydi. "Nereye?"

"Kuzey'e," dedi Kael. "Fırtına Tepesi'ne. Halid beni götürecek. Orası... orası mananın olmadığı yer. Büyünün işlemediği, sadece iradenin ve kasın konuştuğu yer."

Kael, sargılı sağ kolunu, o işe yaramaz uzvunu hafifçe kaldırdı.

"Bu kol burada iyileşmez Malik. Bu şehir beni çürütüyor. Mührüm burada susmuyor. Engerek... o her kimse, buradaki herkesi hedef alacak. Sizi koruyamıyorum. Yanınızda durduğum sürece sadece hedef tahtasısınız."

Kael arkasını döndü. Kapıya yöneldi.

"Babanın sana ihtiyacı var. Dükkan yandı. Lonca işleri... evi toparlaman lazım. Ben... ben başımın çaresine bakarım."

Bu bir yalandı. Başının çaresine bakamazdı. Ama bakmak zorundaydı.

"Bekle."

Malik'in sesi, bu sefer bir rica değil, bir gürleme gibi çıktı.

Kael durdu.

Arkasında ağır, metalik bir hareketlenme sesi duydu. Malik ayağa kalkıyordu. Odanın zemini, o devasa cüssenin ağırlığıyla hafifçe titredi.

"Babama Lonca bakar," dedi Malik. "Ustalar yardım eder. Çıraklar dükkanı temizler. Annem... o zaten güçlüdür."

Malik, Kael'in yanına yürüdü. Gölgesi Kael'in üzerine düştü.

"Ama senin..." Malik duraksadı. Elini Kael'in sağlam olan sol omzuna koydu. Eli, bir balyoz başı kadar ağırdı ama can yakmıyordu. Sadece oradaydı. Sarsılmaz. "Senin bana ihtiyacın var Kaptan."

Kael, Malik'in elini itmeye çalıştı. "Anlamıyorsun! Ben lanetliyim Malik! Yanımdakiler yanıyor! Dün gece görmedin mi? Baban yandı! Atölye kül oldu! Eğer benimle gelirsen sen de yanacaksın!"

"Yanayım!" diye kükredi Malik.

Bu ses, revirdeki diğer hastaları, hatta belki de baygın yatan Kessir'i bile yerinde sıçratacak kadar güçlüydü.

Malik, Kael'i omuzlarından tuttu ve kendine çevirdi. Gözleri yaşlıydı ama o yaşlar, içindeki öfkenin ateşiyle parlıyordu.

"Sanıyor musun ki sadece senin canın yandı? Sanıyor musun ki o atölye sadece senin evindi?"

Malik'in sesi titredi, sonra sertleşti.

"Benim çocukluğum o dükkanda geçti Kael. Babamın her sabah örsü dövüşünü dinleyerek büyüdüm. Ve dün gece... dün gece o alevlerin arasında, babamın derisinin eridiğini gördüm. Onu sırtımda taşırken, nefesinin kesilişini duydum."

Malik, Kael'in yakasını bıraktı ve kendi göğsüne, kalbinin üzerine sertçe vurdu. GÜM.

"Benim içimdeki şey de kırıldı Kaptan. Ben artık sadece demir dövmek istemiyorum. Ben... ben o ateşi yakanları bulup, onları kendi küllerinde boğmak istiyorum. Bir şeyler kırmak, parçalamak istiyorum. Ve bunu burada, bu 'nazik' şehirde yapamam."

Kael, arkadaşına baktı.

Malik'in aurası değişmişti.

Eskiden o, sakin, güvenilir, durağan bir "Toprak" kütlesiydi. Bir dağ gibiydi; yaslanmak için oradaydı. Ama şimdi... Şimdi o dağın içinde bir volkan uyanmıştı. Malik'in aurası artık sadece koruyucu değil, aynı zamanda ezici, ağır ve tehditkardı.

"Ben de geliyorum," dedi Malik. Bu bir teklif değildi. Bir bildiriydi. "Kuzey'e. O cehennemin dibine. Sen orada kendini onarırken, ben de kendimi bir silaha çevireceğim. Öyle bir sertleşeceğim ki, bir daha ateş beni yakamayacak. Bir daha kimse benim aileme dokunamayacak."

Kael, Malik'in gözlerinde kendi yansımasını gördü.

Yalnız değildi. Yalnızlık, Kael'in kendi kendine uydurduğu bir cezaydı ama Malik bu cezayı kabul etmiyordu.

"Halid kabul etmez," dedi Kael, son bir dirençle. "Orası bir okul değil Malik. Orası bir mezarlık."

Malik, yatağın yanındaki yerden bir şey aldı.

Bu, babasının dükkanından kurtarabildiği, sapı yanmış, başı kararmış eski bir balyozdu.

"Halid'e sormayacağım," dedi Malik, balyozu omzuna atarak. "Sadece peşinizden geleceğim. Beni durdurmak isterse... beni devirmesi gerekecek."

Malik, babasının yatağına döndü. Eğildi ve Kessir'in sargılı elini, o devasa avcunun içine alıp nazikçe sıktı. Bu bir veda değildi. Bu bir sözdü.

"Dinlen baba," diye fısıldadı. "Sen demiri dövdün. Şimdi demir olma sırası bende."

Malik doğruldu ve Kael'in yanına geldi.

"Gidelim Kaptan. Burada hava çok ağır. Nefes alamıyorum."

Kael, Malik'in yüzüne baktı. O masumiyet gitmişti. O "Sadece Kael'i koruyan çocuk" gitmişti. Yerine, kendi savaşına giden bir adam gelmişti.

Ve Kael, içindeki Mührün (Kızıl Hüküm) bu kararlılık karşısında sessizce onay verdiğini hissetti. Çünkü Mühür, gücü severdi. Ve Malik'in şu an yaydığı Kudret (Aura) , ham, işlenmemiş ama muazzam bir güçtü.

"Hazırlan," dedi Kael. "Sadece sırtındaki kıyafetler ve o balyoz. Başka bir şey yok. Yük istemiyorum."

"Ben yük değilim," dedi Malik, kapıdan çıkarken. "Ben senin temelinim."

İki çocuk –biri kırık bir kılıç, diğeri ham bir balyoz– revirden çıktılar.

Dışarıda, Solgard'ın sokakları sabahın gri ışıklarıyla aydınlanıyordu. Ama onlar ışığa bakmıyorlardı. Onların gözleri kuzeye, ufukta belli belirsiz seçilen o karanlık dağ siluetlerine dikilmişti.

Kessir Usta'nın revirdeki odasında, masanın üzerindeki o yanık metal aparat, sabah güneşinin vurmasıyla soğuk, metalik bir parıltı yaydı.

Usta, uykusunda hafifçe gülümsedi. Belki de rüyasında, oğlunun nihayet kendi ateşini bulduğunu görmüştü.

More Chapters