Cherreads

Chapter 115 - SÜRGÜN KARARI VE ÖLÜ BÖLGE

Vael'thra Malikanesi'nin taş duvarları, sabah güneşini emiyor ancak içeriye sıcaklık vermiyordu. Gece yağan yağmur ve şehrin aşağısından, Sanayi Bölgesi'nden rüzgarla taşınan o ıslak kül kokusu, malikanenin her köşesine sinmişti.

Hizmetçiler sessizce hareket ediyor, kimse Kael'in odasının bulunduğu koridordan geçmeye cesaret edemiyordu. Çünkü o odadan yayılan hava, bir hastanın iniltisi değil, bir cenaze evinin sessizliğiydi.

Ancak Kael odasında değildi.

Halid İbn Valyr, malikanenin doğu kanadındaki balkonda, elindeki sade, kulpsuz porselen bardaktan acı çayını yudumluyordu. Gölge Komutan, aşağıda, bahçedeki çiy tanelerini izliyordu ama zihni, şehrin stratejik haritasını yeniden çizmekle meşguldü. Engerek'in hamlesi kaba ama etkiliydi. Kael'in "güvenli limanını" yakmış, onu açıkta bırakmıştı.

Arkasındaki kapının açıldığını duymadı. Havadaki basınç değişimini hissetti.

Kapı eşiğinde Kael Vael'thra duruyordu.

Çocuk... değişmişti.

Sadece bir gece geçmişti ama Kael'in yüzündeki o çocuksu tereddüt, yerini kurumuş bir nehir yatağı gibi çatlak, sert ve ifadesiz bir maskeye bırakmıştı. Üzerinde dünden kalma, yer yer yanık ve is lekeleriyle dolu kıyafetler yoktu. Sade, gri bir eğitim tuniği giymişti. Sağ kolu –o lanetli, o işe yaramaz uzvu– göğsüne sıkıca sarılmıştı.

Ama asıl değişim gözlerindeydi.

Kael'in gözleri (Biri safir, diğeri sönük bir altın) artık "Ne yapmalıyım?" diye sormuyordu. "Bunu yapacağım," diyordu.

"Uyuman gerekiyordu," dedi Halid, arkasını dönmeden. "Vücudun şokta. Hayati Zerrelerin kendini yiyor."

"Uyursam rüya görüyorum," dedi Kael. Sesi, buz tutmuş bir gölün çatlaması gibiydi; pürüzlü ve soğuk. "Ve rüyalarımda hala o yangının sesi var."

Kael, balkona adım attı. Rüzgar, gümüşi saçlarını savurdu ama o ürpermedi.

"Gitmek istiyorum Halid."

Halid, çayından bir yudum daha aldı. Yavaşça döndü ve sırtını balkon korkuluğuna yasladı.

"Nereye?" diye sordu. "Malik'in yanına mı? Babanın yanına mı? Yoksa yorganın altına mı?"

"Hiçbiri," dedi Kael. Bakışlarını Solgard'ın o ihtişamlı, altın kubbelerine, büyücü kulelerine ve bu şehrin temsil ettiği o "yumuşak" güce dikti.

"Bu şehir..." dedi Kael, midesi bulanıyormuş gibi. "Bu şehir beni boğuyor. Buradaki hava çok yoğun. Tını (Mana) her yerde. Duvarlarda, toprakta, insanların nefesinde... Mührüm susmuyor Halid. Sürekli vızıldıyor. Sürekli 'Al, çek, patlat' diyor."

Kael, sargılı sağ elini kalbinin üzerine koydu.

"Ben bir büyücü olamam. Dün gece bunu gördüm. Elimde bir okyanus var ama onu taşıyacak bir kadehim yok. Bedenim... bu zayıf, kırılgan et yığını, içimdeki şeyi taşıyamıyor. Her denemede çatlıyor, yanıyor, beni yarı yolda bırakıyor."

Halid'in gözleri kısıldı. Kael'in ne dediğini anlıyordu. Çocuk, sorunun "Güçsüzlük" değil, "Kapasite Yetersizliği" olduğunu çözmüştü.

"Yani?" dedi Halid. "Çözümün ne? Büyü yapmayı bırakıp çiftçi mi olacaksın?"

"Hayır," dedi Kael. Gözlerini Halid'in gözlerine kilitledi. "Beni oraya götür. O bahsettiğin yere. Mananın olmadığı yere. Büyücülerin nefes alamadığı, sadece ciğerleri ve kasları olanların hayatta kaldığı o yere."

Halid'in dudaklarının kenarında, belli belirsiz, tehlikeli bir gülümseme oluştu.

"Fırtına Tepesi (Storm Peak)," dedi Halid.

"Evet," dedi Kael. "Orayı istiyorum. Solgard'ın o tatlı, o zehirli manasından uzaklaşmak istiyorum. Mührümün susacağı, içimdeki okyanusun donacağı bir yer istiyorum."

Kael bir adım yaklaştı.

"Demir dövülmek istiyorsa ateşe girer demiştin. Ben ateşe girdim Halid. Dün gece yandım. Kessir Usta yandı. Evim yandı. Şimdi... şimdi sertleşmem lazım. Su verilmem lazım. Beni o soğuğa götür."

Halid, elindeki bardağı korkuluğun üzerine bıraktı.

"Biliyor musun Kael," dedi Halid, sesi ciddileşerek. "Fırtına Tepesi bir okul değildir. Orası İmparatorluğun en kuzey ucu, medeniyetin bittiği yerdir. Orada Kozmik Bariyer'in statik gürültüsü, insanın aklını alır. Atmosferik basınç o kadar yüksektir ki, zayıf birinin burnu kanamadan on adım atamaz."

Halid, Kael'in üzerine yürüdü. Gölgesi çocuğun üzerine düştü.

"Orada büyü yapamazsın. Mührünü açsan bile, dışarıdaki basınç enerjinin çıkmasına izin vermez. Orada sadece etin, kemiğin ve Kudretin (Auran) vardır. Eğer Auran zayıfsa, soğuk seni ilk gece öldürür. Donarak değil; kalbin o basıncı pompalayamadığı için durarak ölürsün."

Kael geri adım atmadı. Başını dik tuttu.

"Burada kalırsam zaten öleceğim," dedi Kael. "Ya Engerek beni bitirecek ya da ben kendi gücümle patlayacağım. En azından orada... orada savaşma şansım var."

Kael, sol elini yumruk yaptı ve havaya kaldırdı.

"Bedenim zayıf. Biliyorum. O yüzden onu kırmanı istiyorum. Oraya gidip, kemiklerim çelikleşene, derim o soğuğa dayanana kadar dönmek istemiyorum. Büyücü Kael öldü Halid. Dün gece o küllerin arasında öldü. Ben... ben sadece Sağlam olmak istiyorum."

Halid, çocuğun gözlerindeki o ifadeye baktı. Bu, bir heves değildi. Bu, bir kaçış da değildi. Bu, stratejik bir geri çekilme ve yeniden yapılanma kararıydı.

Engerek, Kael'i yalnızlaştırmak ve kırmak istemişti. Ama bilmeden, Kael'in içindeki o yumuşak, o tereddütlü "İnsan" parçasını yakmış ve geriye sadece saf, işlenmeye hazır bir "İrade" bırakmıştı.

"Annen," dedi Halid. "Elyra buna izin vermez. O seni bir Rün Mimarı, bir bilgin olarak yetiştirmek istiyor. Seni o dağ başına, o barbarların ve sürgünlerin arasına göndermez."

"Annem beni seviyor," dedi Kael soğukça. "Ama beni anlamıyor. O, gücü yönetmeye çalışıyor. Ben ise gücü taşımaya çalışıyorum. İkisi farklı şeyler."

Kael arkasını döndü.

"İzin almayacağım. Sadece gidiyorum. Eğer beni götürmezsen, yürüyerek giderim. Yolda donarım ama bu evde, o yumuşak yastıkların arasında çürümekten iyidir."

Halid güldü. Bu seferki, gerçek, boğuk bir kahkahaydı.

"Yürüyerek gidemezsin aptal çocuk. Sınıra varmadan haydutlar seni soyar, kurtlar kemiklerini kemirir."

Halid, yerdeki pelerinini aldı ve omuzlarına attı.

"Hazırlan," dedi. "Hafif giyinme. Oraya götüreceğim seni. Ama bir şartla."

Kael durdu. "Nedir?"

"Geri dönüş bileti yok," dedi Halid. "Ağladığında, üşüdüğünde, 'Eve dönmek istiyorum' dediğinde... seni duymayacağım. Orası bir eğitim kampı değil, bir mezarlık. Ya oradan bir demir olarak çıkarsın ya da orada gömülürsün."

"Kabul," dedi Kael. Tereddüt etmedi.

"Güzel," dedi Halid. "Malik'e haber ver. O koca oğlanı burada bırakırsak şehri yıkar."

"Malik..." Kael'in yüzü yumuşadı. "O da mı?"

"O senin Kalkanın," dedi Halid. "Kılıç nereye giderse, kalkan da oraya gider. Ayrıca... onun doğası Toprak. Kuzey'in ağırlığı ona iyi gelir. Seni o baskıdan koruyacak tek kişi o."

Halid kapıya yöneldi.

"Bir saat," dedi. "Bir saat içinde arka kapıda ol. Vedalarını et. Çünkü uzun süre o altın kuleleri göremeyeceksin."

Halid odadan çıktı.

Kael, balkonda yalnız kaldı.

Aşağıya, şehre baktı.

Dün gece yanan atölyenin dumanı hala tütüyordu. Gökyüzüne ince, gri bir sütun olarak yükseliyordu.

Kael, sol elini o dumana doğru uzattı.

"Bekle," diye fısıldadı, görünmez düşmanına, Engerek'e. "Sadece bekle. Geri döndüğümde... o ateşi söndürmeyeceğim. O ateşle seni yakacağım."

Kael odasına döndü.

Lüks, ipek kıyafetlerini bir kenara itti. Dolabın dibinden, Halid'in daha önce verdiği o kaba, yünlü, deri takviyeli eğitim kıyafetlerini çıkardı.

Siyah Diş... Kılıcı, yatağının üzerindeydi. Kael kılıcı eline aldı. Metal soğuktu. Ve garip bir şekilde, Kael'in şu anki ruh haline, o boşluğa uyumluydu.

"Tını yok," dedi kılıca. "Artık seni manayla beslemeyeceğim. Seni kanımla ve terimle besleyeceğim."

Kael, kılıcı beline taktı.

Aynaya son bir kez baktı. Gördüğü çocuk, Solgard'ın prensi değildi. Gördüğü çocuk, bir mülteci, bir sürgün, bir hiçti.

Ve bu "Hiçlik", Kael'i garip bir şekilde özgür hissettirdi.

Kapıyı kapattı ve çıktı. Arkasına bakmadı.

Vael'thra Malikanesi'nin koridorlarında, bir dönemin sonunu ilan eden ayak sesleri yankılandı. Çocuk gidiyordu.

Geriye neyin döneceğini ise sadece Kuzey'in o acımasız rüzgarları biliyordu.

More Chapters