Cherreads

Chapter 114 - KÜL VE YETERSİZLİK

 

Yeşil ve mor alevlerin oluşturduğu o boğucu, kimyasal perdenin içinden çıkan şey, bir insandan çok yürüyen bir cüruf yığınına benziyordu.

Önce ağır, metalik bir adım sesi duyuldu. Sonra duman yarıldı.

Malik Kessir, atölyenin kapısından (ya da kapıdan geriye kalan o kömürleşmiş boşluktan) dışarı adımını attı.

Görüntüsü dehşet vericiydi.

Üzerindeki kıyafetler, Simyacı Ateşi'nin asidik dokunuşuyla eriyip gitmiş, geriye sadece derisine yapışmış yanık bez parçaları kalmıştı. Vücudunu kaplayan o donuk, kahverengi Kudret (Aura) katmanı –babasından öğrendiği "Demir Deri"– çatlamış porselen gibi dökülüyordu. Aurası, içerideki o insanlık dışı sıcaklığa dayanmak için son damlasına kadar tükenmişti. Malik'in geniş omuzlarından, sırtından ve kollarından ince, gri dumanlar tütüyordu.

Ama Malik yalnız değildi.

Devasa kollarında, sanki kırılacak bir cam eşya taşıyormuş gibi göğsüne bastırdığı bir yük vardı.

Kessir Usta.

Malik, binadan beş adım uzaklaştı ve dizlerinin üzerine çöktü. Bu bir düşüş değildi; kontrollü bir inişti. Yükünü sarsmamak için son gücünü kullanıyordu.

Kael, çamurlu kaldırımda sürünerek yanlarına ulaştı.

"Malik..." Kael'in sesi, boğazındaki kurum ve gözyaşı karışımıyla boğuk çıkıyordu.

Malik cevap vermedi. Sadece babasını nazikçe, yağmurun ıslattığı soğuk kaldırım taşlarının üzerine yatırdı.

Kessir Usta hareketsizdi.

Yaşlı demircinin o gür, isli sakalları kavrulmuş, derisi yer yer kıpkırmızı kesilmişti. Ancak göğsü... göğsü inip kalkıyordu. Zayıf, hırıltılı ama inatçı bir ritimle nefes alıyordu. Hayattaydı.

Fakat Kael'in gözleri, Kessir Usta'nın nefes alışına değil, ellerine takıldı.

Kessir Usta'nın elleri, göğsünün üzerinde kenetlenmişti. Bilinci kapalıydı ama parmakları, "ölüm katılığı"na benzer bir inatla bir şeyi tutuyordu. Derisi yanmış, eldivenleri kömürleşmişti ama o şeyi bırakmamıştı.

Bükülmüş, kararmış, ısıdan şekli bozulmuş bir metal parçası.

Kael, o parçayı tanıdı.

Bu, bir silah değildi. Değerli bir mücevher kutusu da değildi.

Bu, Kessir Usta'nın günlerdir üzerinde çalıştığı, Kael'in sakat kolunu desteklemek, o titreyen sinirlerini (Ruh Kanallarını) sabitlemek için tasarladığı **"Kol Destek Aparatı"**nın iskeletiydi.

Kael'in nefesi kesildi.

Yangın başladığında... Çatı çökerken... O yeşil cehennemin ortasında Kessir Usta kasaya, paralarına veya kendi hayatına koşmamıştı. Kael'e verdiği sözü tutmak için, tezgahın üzerindeki bu metal parçasını kurtarmaya çalışmıştı.

"Bırakmıyor," dedi Malik. Sesi, kırık çakıl taşlarının birbirine sürtünmesi gibiydi. Öksürdü ve ağzından siyah bir balgam attı. "Alevler üzerine düştüğünde bile... onu göğsüne sakladı. 'Çocuğun kolu...' deyip duruyordu."

Kael, olduğu yere, çamurun içine çöktü.

Gözlerinden süzülen yaşlar, yanaklarındaki isi temizleyerek çenesinden damladı. Bu yaşlar üzüntüden değildi. Saf, yakıcı, zehirli bir utançtandı.

Arkasındaki atölye, büyük bir gürültüyle tamamen çöktü.

ÇATURT... GÜMMM.

Kael dönüp bakmadı bile.

O atölye... Kael'in Siyah Diş'i dövdüğü, Malik ile ilk kez "gerçek" bir yemek yediği, soylu hayatının sahteliğinden kaçıp sığındığı o isli, sıcak liman... artık yoktu.

Geriye sadece Simyacı Ateşi'nin mor dilleriyle yaladığı, tıslayan, erimiş bir taş ve metal yığını kalmıştı.

Kael, kendi ellerine baktı.

Sağ eli, o siyah damarlı, lanetli uzuv, yağmurun altında titriyordu. İçinde bir okyanus vardı. Bir şehri yutabilecek kadar Tını (Mana) vardı. Ama o, bu okyanusu kullanarak bir damla suyu bile doğru yere akıtamamıştı.

"İşe yaramaz..." diye fısıldadı Kael.

Sesi, yağmurun sesine karıştı.

"Ben bir hiçim Malik. Gücüm var sanıyordum. Özelim sanıyordum. 'Anomali'yim sanıyordum."

Kael, yumruğunu yere, çamurlu suya vurdu. Sıçrayan çamur, Kessir Usta'nın yanık eline sıçradı.

"Ama sadece... sadece bir kibrit çöpü kadar bile işe yaramadım. Baban benim yüzümden yandı. Benim 'evim' dediğim yer benim yüzümden kül oldu. Ve ben... ben sadece izledim."

Malik, ağır hareketlerle doğruldu ve Kael'in yanına oturdu. Devasa bedeni hala duman tütüyordu. Yanık et kokusu, yağmurun temiz kokusunu bastırıyordu.

Malik, o kömürleşmiş, yaralı elini Kael'in omzuna koydu.

"Senin yüzünden değil Kaptan," dedi Malik. "Bunu yapan ateşti. Ve ateşi yakanlar."

"Onları durdurabilirdim!" diye bağırdı Kael, Malik'e dönerek. Gözlerindeki altın hare, deliliğin sınırında titriyordu. "Eğer o lanet olası mührü açsaydım... Eğer kolumun kopmasını göze alsaydım... O ateşi yok edebilirdim!"

"Ve bizi de öldürürdün," dedi Malik sakince. "O binanın havasını çekseydin, babamın ciğerleri patlardı. Sen yapman gerekeni yaptın. Durdun."

Malik'in sözleri mantıklıydı. Halid olsa, "Stratejik karar" derdi.

Ama Kael için bu bir teselli değildi. Bu bir idam kararıydı.

Gücü vardı ama kullanamıyordu. Kullanırsa sevdiklerini öldürüyordu. Kullanmazsa sevdiklerini koruyamıyordu. Bu paradoks, Kael'in zihnindeki son "Umut" kırıntısını da ezdi.

"Büyücü değilim," dedi Kael, başını ellerinin arasına alarak. "Ben büyücü olamam. Bu... bu yol yanlış."

O sırada, Su Loncası'nın büyücüleri ve Şehir Muhafızları enkazın etrafını sarmaya başlamıştı. Bağrışmalar, emirler, su sesleri... Ama hepsi boşunaydı. Simyacı Ateşi, yakacak bir şey kalmayana kadar sönmeyecekti.

Kael, Kessir Usta'nın elindeki o bükülmüş metal parçasına uzandı.

Metali, yaşlı adamın kilitlenmiş parmaklarının arasından nazikçe almaya çalıştı. Metal hala sıcaktı. Kessir'in derisi metale yapışmıştı.

Kael parçayı aldığında, avcunun içi yandı ama hissetmedi.

Bu metal parçası, bir "Destek" değildi artık. Bir semboldü.

Kael'in zayıflığının, başkalarına yük oluşunun, kendi savaşını veremeyen birinin başkalarına ödettiği bedelin sembolüydü.

"Burada kalamam," dedi Kael. Sesi değişmişti. O çocuksu, tereddütlü ton gitmişti. Yerine, yanmış bir binanın iskeleti kadar soğuk ve sert bir ton gelmişti.

Malik, Kael'e baktı. "Ne?"

"Bu şehir..." Kael ayağa kalktı. Islak elbiseleri üzerine yapışmıştı. Rüzgar esiyordu ama o üşümüyordu. İçindeki Mühür, bu kararlılık karşısında sessizleşmişti. "Bu şehir beni yumuşatıyor Malik. Yataklar çok yumuşak. Yemekler çok sıcak. Ve ben... ben zayıfım."

Kael, arkasındaki Vael'thra Malikanesi'nin, o güvenli kalenin ışıklarına baktı. Sonra önündeki enkaza.

"Tını (Mana) beni kurtarmıyor. Tını sadece bir lanet. Eğer sevdiklerimi korumak istiyorsam... Eğer o ateşi yakanları bulup, onları kendi küllerinde boğmak istiyorsam..."

Kael, elindeki bükülmüş metali sıktı. Kudret (Aura) , o son kırıntılar, parmak uçlarında toplandı.

"...demire dönüşmem lazım. Ve demir, bu yumuşak şehirde sertleşmez."

Ufukta, kuzey rüzgarları bulutları dağıtıyordu. Yıldızlar görünmeye başlamıştı. Soğuk, mesafeli ve yargılayan yıldızlar.

Kael'in aklına Halid'in bahsettiği yer geldi.

Fırtına Tepesi (Storm Peak).

Mananın (Tını'nın) akmadığı, atmosferik basıncın insanı ezdiği, sadece kasların ve iradenin konuştuğu o sürgün yeri.

"Gidiyorum," dedi Kael.

Malik, babasının başındaydı. Gözleri yaşlıydı ama Kael'in ne dediğini anlamıştı.

"Nereye Kaptan?"

"Mananın öldüğü yere," dedi Kael. "Büyünün işlemediği yere. Bedenimi döveceğim yere."

Kael, enkaza sırtını döndü.

Artık ağlamıyordu. Artık titremiyordu.

O gece, Kessir'in atölyesinin külleri arasında, Kael Vael'thra "Büyücü" olma hayalini gömdü. Ve o mezarın başından, henüz ne olduğunu bilmediği, ama çok daha tehlikeli bir şey olarak kalktı.

Bir Savaşçı adayı olarak

More Chapters