Atölyenin kapısı, Malik'in içeri dalmasıyla birlikte yeşil bir alev kusmuğuyla kapandı.
Kael, kaldırım taşlarının üzerinde, dizlerinin bağı çözülmüş halde duruyordu. Ciğerleri, Hayati Zerrelerinin (hücrelerinin) talep ettiği oksijeni sağlamak için yırtılırcasına çalışıyordu ama içeri giren hava oksijen değil, yanık metal ve zehirli kimyasaldı.
Sıcaklık... Dayanılmazdı.
Normal bir yangın, insanı terletir ve geri iterdi. Ama bu Simyacı Ateşi, deriyi değil, doğrudan aurayı kurutuyordu. Kael, yüzüne vuran ısının fiziksel bir tokat gibi yanağını yaladığını hissetti. Kaşları ve kirpikleri sıcaktan kıvrılıyor, kurumuş dudakları çatlıyordu.
"Malik..." diye hırıldadı. Sesi, yanan binanın çıkardığı o tiz, ıslık benzeri uğultunun yanında bir hiçti.
Kalkmak istedi. Bacaklarına emretti. Kalk ve gir.
Ama bedeni, o "Eşdeğer Bedel"in faturasını çoktan ödemişti. Bacak kaslarında tek bir damla Kudret (Aura) kalmamıştı. Kemikleri jöle gibiydi. Sadece sürünebilirdi. Ve sürünerek o cehenneme girmek, Malik'e yardım etmek değil, ona yük olmaktı.
Gözlerini kısıp ateşe baktı.
Alevler dans etmiyordu. Titreşiyordu. Mor ve yeşil renklerin o hastalıklı karışımı, binanın taş duvarlarını bir asit gibi eritiyor, ahşap kirişleri saniyeler içinde buharlaştırıyordu.
O sırada, sokağın başından koşarak gelen Su Loncası büyücülerini gördü.
Mavi cübbeli üç adam, ellerinde asalarıyla yangın yerine ulaştılar. Yüzlerinde profesyonel bir endişe vardı.
"Su Duvarı!" diye bağırdı en öndeki büyücü.
Asalarından yoğun, basınçlı bir su kütlesi fışkırdı ve atölyenin çatısına doğru yöneldi.
Ancak su, alevlere değdiği an beklenen olmadı. CISS sesi çıkmadı. Buharlaşmadı.
GUUUUM!
Su, o yeşil alevle temas ettiği an, sanki ateşe benzin dökülmüş gibi patladı. Simyacı Ateşi, suyu bir yakıt olarak kullandı. Alevler harladı, daha da yükseldi ve mor renk daha baskın hale geldi.
"Büyüyü kesin!" diye bağırdı liderleri. "Bu normal ateş değil! Manayı yiyor!"
Büyücüler çaresizce geri çekildiler. Ellerindeki en büyük silah –su– düşmana cephane olmuştu.
Kael, bu çaresizliği izledi.
Ve o an, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, omurgasının üzerinde vahşi bir hayvan gibi kıpırdandı.
Mühür, tehdidi algılamıştı. Ama korkmuyordu. Tam tersine, bu kaotik, bu "doğal olmayan" enerjiye karşı bir açlık duyuyordu. Kael'in içindeki okyanus, o kilitli Tını (Mana) rezervi, dışarıdaki bu ateşi bastırmak için kükredi.
Ben söndürebilirim, diye düşündü Kael. Zihni, korkunun ötesinde, soğuk bir analiz moduna girdi.
Sağ elini kaldırdı.
O lanetli, o yabancı uzvu.
Sargılarının altından, bileğindeki siyah damarlar (Lichtenberg izleri) alevlerin ışığında değil, kendi içsel karanlıklarıyla parlamaya başladı. Mor bir hare, parmak uçlarında titreşti.
Kael, elini ateşe doğrulttu.
Su kullanamazdı. Ama Void (Hiçlik) kullanabilirdi.
Ateşin yanması için havaya ihtiyacı vardı. Kael, atölyenin içindeki havayı "silebilir", oksijeni varoluştan çekip alabilirdi. Ya da ateşin enerjisini emip kendi mührüne hapsedebilirdi.
Sadece bir an, dedi içindeki ses. Mührü arala. Okyanusu serbest bırak. Ateşi yut.
Kael, parmaklarını büktü. Avcunun içinde görünmez bir vakum oluşmaya başladı. Havadaki toz zerreleri eline doğru çekildi.
Yapabilirdi. O alevleri bir saniyede söndürebilirdi.
Ama sonra... Elyra'nın sesi zihninde, bir çan gibi yankılandı.
"O kol artık etten çok bir iletken. Eğer o yoğunlukta bir gücü tekrar geçirirsen, kolun kopmaz Kael. Toza dönüşür. Ve sen... sen o patlamada ölürsün."
Ve daha kötüsü...
Analiz Refleksi, bir simülasyonu gözünün önüne getirdi.
Eğer Kael o binadaki havayı vakumlarsa, sadece ateşi söndürmezdi. İçerideki hava basıncı aniden düşerdi. Bina, içe doğru çökerdi.
Ve içerideki Malik...
Malik'in ciğerlerindeki hava da çekilirdi. Kael, babasını kurtarmaya çalışan arkadaşını, kendi elleriyle boğar, ciğerlerini patlatırdı.
Kael'in eli havada titredi.
Gücü vardı. Okyanus kadar gücü vardı.
Ama bu güç, bir cerrahın neşteri değil, bir celladın balyozuydu. Kurtarmak için değil, yok etmek için yaratılmıştı.
"Yapamam..." diye fısıldadı Kael. Sesi çatladı.
Parmaklarını açtı. Avcunda topladığı o küçük Tını kıvılcımını dağıttı.
Sağ kolu, bu küçük gerilimden dolayı bile sızladı. Kemiklerinin içi yandı. Siyah damarlar zonkladı.
Kael, elini çaresizce yere indirdi. Yumruğunu, çamurlu ve ıslak kaldırım taşına vurdu.
"İşe yaramaz..." dedi, dişlerini sıkarak. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama alevlerin ısısıyla anında kuruyordu. "Lanet olsun... İşe yaramaz bir canavarım."
Büyücüydü ama büyü yapamıyordu. Soyluydu ama parası geçmiyordu. Arkadaşı ateşe dalmıştı, o ise dışarıda, kaldırımda oturup izlemekten başka bir şey yapamıyordu.
İçeriden bir çatırtı geldi. Ana kirişlerden biri çöktü.
"MALİK!" diye bağırdı Kael. Sesi yırtıldı.
Cevap gelmedi. Sadece alevlerin o alaycı, tıslayan sesi duyuldu.
Kael, o an bir karar verdi.
Bu lanetli kol, bu mühür, bu kontrolsüz okyanus... Bunlar ona güç vermiyordu. Bunlar onu sakat bırakıyordu.
Eğer Malik oradan sağ çıkarsa... Eğer bu gece biterse...
Kael bir daha asla büyüye güvenmeyecekti.
Bir daha asla, elini kaldırıp "dur" diyemediği bir ateşin karşısında böyle aciz kalmayacaktı.
Yerdeki çamura bulanmış eline baktı. O siyah damarlı, titreyen eline.
"Asla," diye fısıldadı.
Ve o sırada, atölyenin alevler içindeki kapısında, dumanların arasından devasa, kararmış bir siluet belirdi.
