Kael Vael'thra için uyku, bir dinlenme hali değil, kimyasal bir zorunluluktu.
Annesi Elyra'nın hazırlattığı, içinde Morpheus Kökü ve Sakinleştirici Tını özleri bulunan o ağır şurup, zihnini kalın, siyah bir kadife gibi örtmüştü. Rüyasında hiçbir şey görmüyordu. Ne Kuzey'in buzlu rüzgarlarını, ne Riza'nın alaycı gülüşünü, ne de sağ kolunun koptuğu o anı. Sadece sonsuz, sessiz ve yapışkan bir karanlık vardı.
Sonra, o karanlık yırtıldı.
GUUUUMMMM.
Ses, kulaklarıyla duyduğu bir şeyden ziyade, omurgasının içindeki Kızıl Hüküm Mührü'nün algıladığı bir sismik dalgaydı. Yatağı hafifçe sarsıldı. Odanın yüksek, kurşun çerçeveli pencereleri, görünmez bir el tarafından tokatlanmış gibi zangırdadı.
Kael, nefesi kesilerek, boğulur gibi uyandı.
Gözlerini açtığında tavanı değil, dönen dünyayı gördü. İlacın etkisiyle sersemlemiş zihni, ne olduğunu algılayamadı. Saldırı mı? Deprem mi? Yoksa kendi içindeki okyanus mu taşmıştı?
Doğrulmaya çalıştı.
Ancak vücudu, beyninden gelen emre itaat etmedi.
Haftalardır süren yatak istirahati, Hayati Zerrelerini (hücrelerini) tembelleştirmişti. Kasları, üzerine dökülen soğuk suyun şokuyla kasıldı ama onu kaldıramadı. Kael, yatağın kenarından kaydı ve sert bir şekilde, omuzunun üzerine yere düştü.
KÜT.
"Lanet..." diye hırıldadı. Dili damağına yapışmıştı.
Yerde sürünerek pencereye tutundu ve kendini yukarı çekti. Cam soğuktu. Alnını cama dayadı ve dışarıya, Solgard'ın gece manzarasına baktı.
Şehir uyuyordu. Soyluların malikaneleri, sokak lambalarının huzurlu sarı ışığıyla aydınlanmıştı.
Ama Kael'in gözleri, o huzurlu ışıklara değil; şehrin aşağısına, işçi sınıfının ve demirhanelerin bulunduğu Sanayi Bölgesi'ne kilitlendi.
Orada, gökyüzünü yırtan bir şey vardı.
Normal bir yangın değildi bu. Normal ateş; turuncu, sarı ve kırmızı yanardı. Dumanı gri veya siyah olurdu.
Ama penceresinden gördüğü o sütun... O, hastalıklı bir yeşil ve zehirli bir morun birbirine karıştığı, içinden kıvılcım yerine fosforlu partiküllerin yükseldiği bir kimyasal cehennemdi.
Simyacı Ateşi.
Kael bu rengi tanıyordu. Bu rengi, Engerek'in o yeraltı laboratuvarındaki tüplerde görmüştü. Bu renk, "Doğal Olmayan"ın rengiydi.
Ve o sütunun yükseldiği yer...
Kael'in kalbi, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atmaya başladı. Zihni, Solgard haritasını gözünün önüne getirdi. Sanayi Bölgesi. Doğu kanadı. Kanalizasyon çıkışının iki sokak üstü.
"Hayır..." dedi Kael. Sesi camda buğu yaptı. "Hayır. Olamaz."
O nokta... O zehirli dumanın yükseldiği nokta, Kessir Orm'un atölyesiydi.
Kael, camı yumrukladı. Ama zayıf düşmüş yumruğu camı kıramadı, sadece tok bir ses çıkardı.
O an, koridordan gelen o ağır, telaşlı ve yeri titreten ayak seslerini duydu.
Kapı, gürültüyle açıldı.
"KAEL!"
Malik'ti.
Devasa çocuk, kapı eşiğinde duruyordu. Üzerinde sadece bir uyku pantolonu vardı. Geniş göğsü, panikle inip kalkıyordu. Gözleri... O her zaman sakin, her zaman güven veren o kahverengi gözler, şimdi dehşetle doluydu.
Malik, Kael'in pencerenin önünde, yerde olduğunu görünce bir an duraksadı. Sonra Kael'in baktığı yöne, pencerenin dışındaki o mor parıltıya baktı.
Malik'in boğazından, yaralı bir ayınınkine benzer, boğuk bir ses çıktı.
"Baba..."
Bu tek kelime, odadaki havayı bir bıçak gibi kesti.
Malik, arkasını döndü ve merdivenlere doğru koşmaya başladı. Adımları o kadar sertti ki, malikanenin taş duvarları titriyordu. "BABA!" diye bağırışı, koridorlarda yankılandı.
Kael, dişlerini sıktı. "Kalk!" diye emretti bacaklarına. "Kalkmak zorundasın!"
Elleriyle pencere pervazına asıldı. Tırnakları ahşaba geçti. İçindeki Tını (Mana) okyanusu, bu çaresizlik anında kükredi ama Kael onu bastırdı. Büyü yapamazdı. Mührü kullanırsa bayılırdı. Ve şu an bayılma lüksü yoktu.
Sadece Kudret (Aura). Sadece kas. Sadece irade.
Karnındaki o sönük ateş, o biyolojik rezerv, Kael'in öfkesiyle harladı. Titreyen bacaklarına sıcak, acı verici bir güç dalgası yayıldı.
Kael ayağa kalktı. Sendeledi ama düşmedi.
Üzerindeki ipek geceliği yırttı ve sandalyenin üzerindeki kürk mantoyu çıplak tenine geçirdi. Ayakkabılarını giymeye vakit harcamadı; deri çizmelerine ayaklarını zorla soktu.
Siyah Diş... Kılıcı, şöminenin üzerindeydi.
Kael kılıca uzandı. Metalin soğukluğu, elini yaktı.
"Dayan Kessir Usta," diye fısıldadı. "Geliyoruz."
Kael odadan fırladı. Merdivenleri, düşme tehlikesine aldırmadan, tırabzanlara tutunarak üçer beşer indi.
Sokaklar: Geceyarısı Koşusu
Malikanenin kapısından çıktığında, Malik çoktan sokağın sonuna varmıştı.
Dışarıda ince, buz gibi bir yağmur yağıyordu. Arnavut kaldırımları kaygandı.
"Malik! Bekle!" diye bağırdı Kael. Ama sesi rüzgarda kayboldu. Malik beklemiyordu. O, mantığı devre dışı kalmış, sadece içgüdüleriyle hareket eden bir doğa olayıydı şu an.
Kael koşmaya çalıştı.
İlk on adımda, ciğerleri yandı. Haftalardır yatakta yatan, kasları erimiş, kan değerleri düşmüş bir bedeni, tam sprinte zorluyordu. Her nefes, göğsüne saplanan bir bıçak gibiydi. Baldırları, laktik asidin yakıcı etkisiyle sızlıyordu.
Ama durmadı.
Çünkü o ateşi kimin yaktığını biliyordu.
Riza değil. Bu Riza'nın tarzı değildi. Riza sessizce öldürürdü.
Bu, bir mesajdı.
Sığınacak liman bırakmayacağım, diyen bir mesaj. Engerek'in mesajı.
Kael, bu düşüncenin verdiği öfkeyle hızlandı. Kudretini, o son damlaları bacaklarına pompaladı.
Soylular Bölgesi'nin geniş, temiz caddelerinden geçtiler. Nöbetçiler, gecenin bu saatinde koşan iki çocuğu –biri devasa, diğeri bir hayalet gibi solgun– görünce şaşkınlıkla bakakaldılar ama durdurmaya cesaret edemediler. Malik'in yaydığı aura, "Önüme çıkanı ezerim," diyordu.
Orta Şehir'e indiklerinde, hava değişti.
O temiz, yağmur kokusu gitti. Yerine genzi yakan o kimyasal koku geldi.
Kael öksürerek koşmaya devam etti. Malik'in gölgesi, sokak lambalarının altında uzayıp kısalıyordu. Kael, arkadaşına yetişmeye çalışıyordu ama Malik insanüstü bir hızla gidiyordu.
Sanayi Bölgesi'nin sınırına geldiklerinde, artık koşmalarına gerek kalmamıştı.
Çünkü kalabalık, yolu tıkamıştı.
İşçiler, evlerinden fırlamış insanlar, ellerinde kovalarla koşanlar... Hepsi bir çember oluşturmuştu.
Kael, kalabalığı yararak öne geçti. İnsanlar, bu solgun, gözleri vahşi bir şekilde parlayan çocuğa yol verdiler.
Ve Kael, o köşeyi döndüğünde, cehennemi gördü.
Atölye... Kael'in Siyah Diş'i dövdüğü, Malik ile güldüğü, Kessir Usta'nın o sert ama sıcak çorbasını içtiği o taş bina...
Yoktu.
Çatısı tamamen çökmüştü. Duvarları içeriden dışarıya doğru patlamıştı.
Ve her yer... her yer o lanet olası yeşil-mor alevlerle kaplıydı.
Alevler normal odun ateşi gibi çıtırdamıyordu. Tıslıyordu. Sanki canlıymış gibi, taşları yalayarak eritiyor, demir parmaklıkları büküyordu. Su dökmeye çalışanların kovalarındaki sular, alevlere değdiği an buharlaşıyor, hatta ateşi daha da harlıyordu.
"Simyacı Ateşi..." dedi Kael, nefes nefese durarak. "Suyla sönmez. Toprakla sönmez. Sadece... yiyeceği bitene kadar yanar."
Malik, kalabalığın en önündeydi.
Alevlerin sıcaklığı, on metre öteden bile yüzlerini yakıyordu. Ama Malik, sanki bir kış gününde şömineye yaklaşıyormuş gibi ateşe doğru yürüyordu.
"BABA!" diye kükredi Malik.
Sesi, yanan kirişlerin gürültüsünü bastırdı.
Cevap gelmedi. Sadece alevlerin o alaycı tıslaması duyuldu.
Malik, bir adım daha attı.
"İçeride," dedi Malik, kendi kendine konuşur gibi. Sesi titriyordu ama delilik sınırındaydı. "İçeride. Hissediyorum. Aurasi... hala orada. Zayıf ama orada."
Kael, Malik'in omzunu tutmak için hamle yaptı. "Malik, dur! O ateşe giremezsin! O normal ateş değil!"
Malik döndü. Gözleri yaşlıydı ama o yaşlar, yüzündeki ısıyla anında kuruyordu.
"O benim babam Kaptan," dedi Malik.
Ve Kael'in elini iterek, alevlerin oluşturduğu o yeşil duvara doğru koşmaya başladı.
"MALİK!"
Kael, arkasından atıldı. Ama bacakları iflas etti. Yere, çamurlu kaldırıma kapaklandı.
Kaldırıp başını baktığında, Malik'in o devasa siluetinin, "Demir Deri"sini aktif ederek alevlerin arasına daldığını ve yeşil cehennemin içinde kaybolduğunu gördü.
Kael, yerde yumruğunu taşa vurdu.
Gücü yoktu. Büyüsü vardı ama kullanamıyordu. Arkadaşı ölüme koşmuştu ve o sadece izliyordu.
Çaresizlik, alevlerden daha yakıcıydı.
