Solgard'ın sanayi bölgesi, gecenin bu saatinde uyumazdı; sadece nefesini tutardı. Bacalardan tüten isli dumanlar, alçak bulutlara karışarak gökyüzünü kirli bir turuncuya boyar, uzaktaki yüksek fırınların uğultusu, şehrin kalbinin ritimsiz atışları gibi duyulurdu.
Ancak Kessir Orm'un atölyesinde, dışarıdaki o metalik gürültüden eser yoktu.
İçeride sadece örsün üzerine inen çekicin o tok, ritmik sesi hüküm sürüyordu.
ÇIN... (Sessizlik) ... ÇIN...
Kessir Usta, alnından süzülen teri kolunun tersiyle sildi. Ocağın ateşi sönmeye yüz tutmuş, közler koyu bir kızıla dönmüştü ama atölyenin içi hala cehennem gibi sıcaktı. Devasa cüssesi, örsün üzerine eğilmiş, elindeki hassas işçiliği inceliyordu.
Normalde Kessir, balyoz sallamayı, kalın demir plakaları bükmeyi severdi. Ama bu geceki işi farklıydı.
Tezgahın üzerinde, henüz tamamlanmamış metal bir iskelet duruyordu. Bir zırh parçası değildi bu. Daha çok, bir uzvu desteklemek, zayıf düşmüş kemiklerin yükünü hafifletmek için tasarlanmış karmaşık bir dış destek ünitesiydi.
"Kol Destek Aparatı."
Kessir, maşayla tuttuğu ince çelik parçayı örsün üzerinde düzeltti.
"Dayan evlat," diye mırıldandı sakalının arasından. Kael'in o bir deri bir kemik kalmış halini, sağ kolundaki o korkunç siyah damarları düşündü. O çocuk, Kessir'in oğlunu, Malik'i kurtarmak için kendini feda etmişti. Kessir, büyüden anlamazdı. Rünlerden, Tını'dan, o süslü soylu işlerinden nefret ederdi. Ama borçtan anlardı. Ve bu borcu, bildiği tek dille, çelikle ödeyecekti.
"Bu parça..." dedi kendi kendine, çeliği bükerken. "Titreşimi emmeli. O lanetli kolu titrediğinde, bu çelik onu sabit tutmalı."
Son çekiç darbesini indirdi.
TIK.
Parça yerine oturdu. Kessir, derin bir nefes verdi ve çekici tezgaha bıraktı. Yorgunluk, omuzlarına binen görünmez bir örs gibiydi. Yaşlanıyordu. Eklemleri sızlıyordu. Ama gözlerinde, yaptığı işin verdiği o usta tatmini vardı.
Su testisine uzandı. Ilık suyu kafasına dikti.
İşte o an, kokuyu aldı.
Kessir, bardağı dudaklarından çekti. Havayı kokladı.
Atölyesi kırk yıldır kömür, pas, yanık yağ ve ter kokardı. Bu kokuların her birini, kendi çocuklarının kokusu gibi ayırt edebilirdi. Ama bu yeni koku... Bu, buraya ait değildi.
Şekerliydi.
Genzi yakan, mide bulandırıcı derecede tatlı, yapay ve kimyasal bir koku. Çürümüş meyve ile yanık şekerin karışımı gibi.
"Bu da ne?"
Kessir, ağır adımlarla kapıya yöneldi. Birisi sokağa çöp mü dökmüştü? Yoksa yan dükkandaki tabakhane yine kimyasal mı sızdırıyordu?
Gözleri yere, kapının altındaki o küçük aralığa takıldı.
Kapının altından, atölyenin zeminine doğru sızan bir sıvı vardı.
Normal bir su birikintisi gibi şeffaf veya çamurlu değildi. Meşalenin loş ışığında, bu sıvı fosforlu bir yeşil ve mor harelerle parlıyordu. Kıvamlıydı. Akışkan bir yağ gibi, zemindeki talaşların arasına süzülüyor, ahşabın dokusuna işliyordu.
Ve sızdığı yerden ince, beyaz bir duman tütüyordu.
Kessir'in içgüdüleri, yılların tecrübesiyle haykırdı: Tehlike.
Bu sıradan bir yağ değildi. Bu, savaşlarda kullanılan, suyla sönmeyen, metali bile eriten o lanetli şeydi.
Simyacı Ateşi (Alchemist's Fire).
"Kim var orada?!" diye gürledi Kessir. Sesi atölyenin taş duvarlarında yankılandı.
Cevap gelmedi.
Sadece kapının dışından, kuma sürtünen ayak sesleri ve boğuk bir fısıltı duyuldu.
ÇIT.
Bir çakmaktaşı sesi.
Kessir'in gözleri büyüdü. Durumu anladı. Bu bir kaza değildi. Bu bir sızıntı değildi.
Bu bir infazdı.
"Hayır!"
Kessir, kapıya doğru değil, tezgahın üzerine, Kael için yaptığı o metal iskelete doğru hamle yaptı. Ocağın yanındaki yangın kumunu veya suyu almayı düşünmedi. Çünkü Simyacı Ateşi için su, sadece yakıttı.
Kapının dışındaki cam kırılma sesi duyuldu. Muhtemelen dışarıdan atılan bir şişe, kapının üzerindeki ahşap menfeze çarpmıştı.
Ve sonra meşale düştü.
İçeriye sızan sıvı ile dışarıdan gelen alev buluştuğu an, zaman kavramı yok oldu.
BUM.
Bu ses, bir patlama sesi değildi. Bu, devasa bir canavarın ciğerlerine hava çekip aniden kusması gibiydi. Atölyenin içindeki tüm oksijen, o kimyasal reaksiyon tarafından bir anda vakumlandı.
Hava, Kessir'in ciğerlerinden sökülüp alındı.
Ve ardından, basınç patlaması geldi.
Kapının altındaki o sinsi sıvı, bir anda yeşil ve mor alevlerden oluşan bir duvara dönüştü. Alevler, talaşların üzerinde bir yılan gibi değil, bir yıldırım hızıyla ilerledi. Ahşap tezgahlar, kömür yığınları, deri körükler... hepsi saniyenin onda biri kadar sürede tutuştu.
Kessir Usta, alevlerin basıncıyla geriye, örsün arkasına savruldu. Sırtı, taş duvara sertçe çarptı.
"Ahh..."
Nefesi kesilmişti. Gözlerini açtığında, dünyası değişmişti.
Atölyesi yoktu.
Onun yerinde, kükreyen, çatırtılarla dans eden ve normal ateşten çok daha sıcak, teni değil kemiği ısıtan bir cehennem vardı. Alevlerin rengi doğal değildi; mor, yeşil ve kirli bir turuncu birbirine karışmıştı. Bu ateş, Tını (Mana) ile güçlendirilmişti.
Kessir doğrulmaya çalıştı.
Bacakları tutmuyordu. Sol bacağının üzerine, tavandan düşen yanan bir kiriş devrilmişti.
"Kalk..." dedi kendine. Sesi çıkmıyordu. Duman, genzini yakıyor, gözlerini kör ediyordu.
Ama gözleri tek bir yere kilitlenmişti.
Tezgahın üzerinde, alevlerin arasında parlayan o metal parçasına. Kael'in kol desteğine.
Ateş, metali yalamaya başlamıştı. Kessir'in saatlerdir dövdüğü o hassas çelik, simyacı ateşinin insanlık dışı ısısı altında bükülmeye, formunu kaybetmeye başlamıştı.
"Olamaz..." Kessir öksürdü. Ağzından siyah dumanlar çıktı. "Onu... bitirmem lazım."
Kendi hayatını değil, verdiği sözü düşünüyordu. O çocuk... Kael... O sakat koluyla yaşayamazdı. O desteğe ihtiyacı vardı.
Kessir, bacağındaki acıyı yok sayarak, Kudretini (Aurasını) çağırdı. Bir savaşçı değildi belki ama o bir demirciydi. Ve demircilerin aurası, ateşle dövülürdü.
Vücudu, donuk, kahverengi bir ışıkla parladı. Demir Deri (Iron Skin) yeteneği, derisini sertleştirdi, alevlerin ısısına karşı geçici bir bariyer oluşturdu.
Sürünerek tezgaha uzandı.
Elleri yanıyordu. Eldivenleri çoktan kömürleşmişti. Ama uzandı. O sıcak, bükülmekte olan metali kavradı.
"Bunu alamazsınız," diye hırıldadı ateşe. "Bunu ben yaptım."
Metal, avuçlarını dağladı. Et kokusu, kimyasal kokuya karıştı.
Tam o sırada, atölyenin çatısında büyük bir gürültü koptu. Simyacı Ateşi, ana kirişleri çürütmüştü. Tavan, devasa bir gürültüyle içeri çökmeye başladı.
Kessir, elindeki metali göğsüne bastırdı ve cenin pozisyonuna geçerek örsün altına sığındı.
Taşlar ve yanan odunlar üzerine yağarken, Kessir Orm'un aklında tek bir düşünce vardı: Malik... Kael... Affedin.
Dışarıda, patlamanın şok dalgası sokağı sarstı. Sanayi bölgesinin sessizliği, cam kırılma sesleri ve yükselen alevlerin uğultusuyla paramparça oldu.
Engerek'in emri yerine gelmişti.
Kael'in evi, sığınağı, o sıcak limanı... artık sadece zehirli bir duman sütunuydu.
Ve bu duman, Vael'thra Malikanesi'nin pencerelerine kadar ulaşacak, uyuyan bir "Anomali"yi kabusundan uyandıracaktı.
