Cherreads

Chapter 109 - HAYALET UZUV VE TİTREME

Vael'thra Malikanesi'nin pencerelerine vuran yağmur damlaları, Kael'in zihnindeki o bitmek bilmeyen, monoton gürültüye eşlik ediyordu. Oda sıcaktı; şöminede gürgen odunları çıtırdıyor, içeriyi turuncu ve güvenli bir loşluğa boyuyordu. Ancak Kael için bu sıcaklık, derisinin altındaki o metalik soğukluğu ısıtmaya yetmiyordu.

Kael, yatağının kenarına oturmuş, önündeki küçük sehpada duran su bardağına bakıyordu.

Basit, cam bir bardak. Yarısına kadar su dolu.

Normal bir insan için bu, susuzluğu giderecek bir araçtı. Kael içinse, aşılması imkansız bir dağdı.

"Tut," diye fısıldadı kendi kendine. Sesi, günlerdir konuşmadığı için paslı çıkıyordu.

Sağ kolunu... o Elyra'nın Rünik Cerrahi ile yeniden ördüğü, üzerinde zift karası köklerin (Lichtenberg İzleri) damar gibi kabardığı o yabancı uzvu, bardağa doğru uzattı.

Beyni "Uzan" emrini vermişti. Ancak kolu, sanki derin bir suyun içindeymiş gibi gecikmeli, ağır ve sarsak bir hareketle itaat etti.

Kael'in parmakları bardağın çevresini sardı.

Derisi, camın soğukluğunu hissetmiyordu. Elyra, sinir uçlarını (Ruh Kanallarını) onarmıştı ama aradaki bağlantıda bir "parazit" vardı. Kael, parmaklarının bardağı ne kadar sıktığını kestiremiyordu.

"Kaldır."

Kael, kolunu kaldırmaya çalıştı.

Ve o an, o utanç verici titreme başladı.

El, Kael'in iradesi dışında sarsılmaya başladı. Kasları kasılıyor, gevşiyor, tekrar kasılıyordu. Bu bir yorgunluk titremesi değildi; bu, Kudret (Aura) akışının kesintiye uğradığı, sinyallerin kaybolduğu nörolojik bir kaostu. Kolundaki siyah damarlar, bu zorlanma karşısında hafifçe, çok hafifçe mor bir ışıkla nabız gibi attı.

ÇIT.

Kael, gücünü ayarlayamadığı için bardağı fazla sıktı. Cam çatladı ama kırılmadı.

Sarsıntı arttı. Su, bardağın kenarından taşıp Kael'in eline, oradan da yerdeki pahalı halıya döküldü.

"Lanet olsun..."

Kael, bardağı yerine bırakmaya çalıştı ama parmakları kilitlendi. Bırakamıyordu. Beyni "Aç" diyordu, eli "Sık" diyordu.

Sol eliyle –o sağlam, sadık, insani eliyle– sağ bileğini yakaladı ve zorla parmaklarını açtı. Bardak devrildi, kalan su masaya yayıldı.

Kael, titreyen sağ elini kucağına çekti ve ona, iğrenç bir böceğe bakar gibi baktı.

"Sen benim değilsin," dedi fısıltıyla. "Sen... ölüsün."

Midesindeki o kemirgen açlık tekrar baş gösterdi. Hayati Zerreleri, sadece bu basit hareket için bile muazzam bir enerji tüketmişti. Vücudu o kadar zayıftı ki, bir bardağı kaldırmak, savaşa girmek kadar efor gerektiriyordu.

Kapı, sessizce aralandı.

Malik'in devasa gölgesi odaya düştü. Elinde yeni bir tepsi vardı; üzerinde dumanı tüten et suyu ve ekmek.

Malik, yerdeki ıslaklığı ve devrilmiş bardağı gördü. Yüzünde en ufak bir yargılama, en ufak bir acıma ifadesi belirmedi. Sadece, bir gerçeği kabul eden o stoik duruş vardı.

"Pora Teyze et suyunu iki kere kaynatmış," dedi Malik, tepsiyi masanın kuru tarafına bırakırken. "İlikli. Kemiklerine iyi gelir."

Kael, Malik'in yüzüne bakmadı. Bakamazdı. O gece... Sarnıçta, Malik'i kurtarmak için o "Patlamayı" yapmıştı. Bir kahramanlık anıydı. Ama şimdi? Şimdi Malik'in ona bakıp ne düşündüğünü hayal edebiliyordu: Kırık bir oyuncak.

"Aç değilim," dedi Kael yalan söyleyerek. Midesi gurulduyordu.

"Yalan söyleme Kaptan," dedi Malik, sandalyeyi çekip oturarak. "Midenin sesini koridordan duyuyorum. Ye. Yoksa zorla yediririm. Halid'in emri."

Kael, sol eliyle kaşığı aldı. Titrememeye çalışarak çorbayı içmeye başladı. Sıcak sıvı boğazından geçtiğinde, vücudundaki titreme biraz olsun azaldı.

Malik, sessizce bekledi. Sonra elini cebine attı ve masanın üzerine bir şey bıraktı.

Basit, yontulmuş, kabzası aşınmış bir tahta kılıç.

Bu, Halid'in onlara eğitimin ilk gününde verdiği, "Etin Hafızası"nı kazanmaları için binlerce kez savurdukları o sopaydı. Kael'in çocukluğunun, iradesinin ve başlangıcının sembolü.

Kael, kaşığı bıraktı. Tahta kılıca baktı.

"Neden?" diye sordu.

"Çünkü unutuyorsun," dedi Malik. "Kollarınla değil, omurganla kaldırmayı. Halid ne derdi? 'Güç kasta değildir, köktedir.' O bardağı tutamıyorsun çünkü sadece elini kullanıyorsun. Bedenini kullan."

Kael, tahta kılıca uzandı. Sol eliyle değil. O lanetli, o titreyen sağ eliyle.

Parmakları ahşap kabzaya değdi.

Metal gibi soğuk değildi. Ahşap sıcaktı, tanıdıktı.

Kael, kılıcı kavramaya çalıştı.

Tut.

Sağ elinin parmakları kabzayı sardı. Bu sefer o kadar şiddetli titremese de, tutuşu zayıftı. Bir bebeğin parmağını tutması kadar gevşekti. Bir savaşçının değil, bir hastanın tutuşuydu bu.

"Kaldır," dedi Malik. Sesi yumuşak ama teşvik ediciydi.

Kael, derin bir nefes aldı. İçindeki Tını (Mana) okyanusunu tamamen kilitledi. Oraya gitmek yoktu. Sadece Kudret (Aura). Sadece kas.

Kılıcı kaldırmaya çalıştı.

Tahta kılıç, bir demir gürz kadar ağır geldi.

Kael'in sağ kolu, dirseğinden itibaren şiddetle titremeye başladı. Siyah damarların olduğu yerlerde ince, iğneleyici ağrılar saplanıyordu. Sinir uçları kopuk kopuk sinyaller gönderiyordu.

Kılıcın ucu masadan bir karış kalktı.

Kael'in alnında terler birikti. Dişlerini sıktı. "Kalk..."

Ama kolu dinlemedi. Hayati Zerreleri tükendi.

TAK.

Kılıç masaya düştü.

Kael'in eli, kılıcın yanına cansız bir şekilde yığıldı.

Odadaki sessizlik, Kael'in nefes nefese kalışıyla bozuldu. Gözleri doldu. Ağlamak için değil; öfkeden. Saf, çaresiz, yakıcı bir öfkeden.

Riza'yı yaralamıştı. Bir duvarı delmişti. Sesiyle camları patlatmıştı.

Ama şimdi... şimdi bir tahta parçasını bile kaldıramıyordu.

"Sakatım," dedi Kael. Sesi titriyordu. "Ben bittim Malik. Bu kol... bu kol benim değil. İçindeki yollar yanmış. Halid haklıydı. Tek atımlıktım. Ve attım."

Kael, masadaki tahta kılıcı sol eliyle itti. Kılıç yere düştü.

"Götür şunu. Görmek istemiyorum."

Malik, kılıcı yerden almadı. Kael'in gözlerinin içine baktı. O her zamanki neşeli, kaygısız Malik gitmişti. Yerine, Kuzey'in soğuğunu ve Sarnıç'ın karanlığını görmüş, erken büyümüş bir genç adam gelmişti.

"Sakat değilsin," dedi Malik. "Sadece... yeniden başlıyorsun. Bebekler de yürüyemez Kaptan. Düşerler. Ama sonra koşarlar. Sen koşmayı biliyordun, şimdi tekrar emeklemeyi öğreneceksin. Hepsi bu."

Malik ayağa kalktı.

"Ben kapıdayım. Yarın yine geleceğim. Ve o kılıcı yine getireceğim. Sen onu kaldırana kadar... her gün getireceğim."

Malik odadan çıktı.

Kael, loş odada yalnız kaldı.

Sağ eline baktı. O siyah, kök benzeri izlere.

Elyra'nın sözleri aklına geldi: O kol artık bir et parçası değil, bir iletken.

Kael, elini yumruk yapmaya çalıştı. Parmakları yavaşça, titreyerek kapandı. Tam bir yumruk olmadı ama kapandı.

"İletken..." diye fısıldadı.

Gözlerini kapattı. Odadaki havayı, o görünmez Tını akışını hissetmeye çalıştı.

Ve o an, ürkütücü bir şey fark etti.

Sağ kolu... o "ölü" ve "işe yaramaz" kolu, odadaki havanın içindeki manayı, derisinin üzerinden esen rüzgarı hisseder gibi hissediyordu. Sinirleri dokunma duyusunu kaybetmişti belki ama Büyü Duyusu kazanmıştı. Kolu, etrafındaki enerjiyi "kokluyordu".

Bu bir sakatlık mıydı? Yoksa korkunç bir evrim mi?

Kael, yatağına uzandı. Sağ kolunu göğsüne koydu. Kolu, kalbinin atışıyla değil, kendi içindeki o karanlık ritimle zonkluyordu.

"Yeniden başlayacağız," dedi karanlığa. "Ama bu sefer... insan olarak değil."

Dışarıda rüzgar uğulduyordu. Fırtına yaklaşıyordu. Ama Kael'in içindeki fırtına dinmiş, yerini o derin, o tekinsiz sessizliğe bırakmıştı.

More Chapters