Solgard İmparatorluk Sarayı'nın en yüksek kulelerinden biri olan Zümrüt Tepe, şehre tepeden bakan, bulutların arasında süzülen bir kartal yuvası gibiydi. Ancak bu yuvanın duvarları taştan değil, paha biçilmez kristallerden, zeminleri nadide mermerlerden ve parmaklıkları saf altından işlenmişti.
Veliaht Prenses Sera Lyvannis, odasının devasa, yere kadar uzanan vitraylı penceresinin önünde dikiliyordu.
Üzerindeki kanlı, çamurlu ve yırtık "macera" kıyafetleri gitmişti. Hizmetçiler, onu saatlerce süren sıcak, lavanta ve gül yağı kokulu banyolarda yıkamış, tırnak aralarına dolan sarnıç çamurunu fırçalamış ve saçlarındaki is kokusunu gidermek için simyasal esanslar kullanmışlardı. Şimdi üzerinde, tenini bir su gibi saran, fildişi rengi, saf ipekten bir gecelik ve omuzlarına atılmış, Lyvannis hanedanının armasını taşıyan kadife bir sabahlık vardı.
Tertemizdi. Kusursuzdu.
Ve kendini hiç bu kadar kirli hissetmemişti.
Sera, alnını soğuk cama dayadı. Nefesi, camın üzerinde küçük, buğulu bir halka oluşturdu.
Aşağıda, yüzlerce metre aşağıda, Solgard şehri geceye teslim olmuştu. Sokak lambalarının cılız ışıkları, devasa bir denizin üzerindeki yakamozlar gibi titriyordu. Sera'nın gözleri, o ışık denizinin içinde tek bir noktayı, şehrin soylular bölgesinde, karanlık bir leke gibi duran Vael'thra Malikanesi'ni arıyordu.
Oraya gidemezdi.
Kapısının önünde iki değil, dört Ay Işığı Muhafızı bekliyordu. Koridorlarda devriyeler geziyordu. Babası, İmparator Valdrin, "Güvenlik İhlali" gerekçesiyle Sera'nın kanadını karantinaya almıştı.
"Yaşıyor mu?" diye fısıldadı cama.
Kael'in o son hali... Kızıl Kule'deki o metal masada, derisi yüzülmüş bir kurbanlık gibi yatışı... Elyra'nın o korkunç siyah damarları örerken Kael'in vücudunun nasıl eridiği... Bu görüntüler, Sera gözlerini her kapattığında zihnine bir hançer gibi saplanıyordu.
Sera, sağ elini kaldırdı ve cama koydu.
Avcuna baktı. O yumuşak, bakımlı, prenses eline.
Dün gece, bu ellerle Kael'i iyileştirmeye çalışmıştı. İçindeki tüm sevgiyi, tüm ışığı, tüm Tınıyı (Mana) o ellere toplamış ve Kael'in yarasına bastırmıştı. İyileştireceğine o kadar emindi ki. Işığın her zaman karanlığı yeneceğine, şifanın her zaman iyi olduğuna inanmıştı.
Ama ne olmuştu?
CIZZZTTT!
Kael'in çığlığı kulaklarında yankılandı.
Sera, ellerine tiksintiyle baktı. O eller şifa vermemişti. O eller, Kael'in etini dağlamıştı. Kael'in sırtındaki o korkunç Mühür, Sera'nın ışığını bir zehir, bir asit olarak algılamıştı.
"Zarar verdim," dedi Sera, sesi titreyerek. Gözyaşları yanaklarından süzüldü ama onları silmedi. "Onu kurtarmak isterken... onu yaktım."
Odanın ağır meşe kapısı, sessizce ama otoriter bir ağırlıkla açıldı.
Sera dönmedi. Kimin geldiğini biliyordu. Adımların ritmi, kumaşın hışırtısı... Bu sesler, sarayın en korkulan gölgesine aitti.
Leydi Mereyn Valdis. Sera'nın baş koruması, kılıç hocası ve "Gümüş Gölge".
Mereyn, odaya girdiğinde zırh giymiyordu. Üzerinde koyu gri, resmi bir saray üniforması vardı ama duruşu her zamanki gibi tetikteydi. Elinde gümüş bir tepsi, tepside ise dokunulmamış bir akşam yemeği ve bir kadeh sakinleştirici şerbet vardı.
"Yemediniz Prensesim," dedi Mereyn. Sesi, cilalanmış bir çelik kadar pürüzsüz ve soğuktu.
"Aç değilim," dedi Sera, cama bakmaya devam ederek.
Mereyn tepsiyi masaya bıraktı. Yavaşça Sera'nın yanına yürüdü ama aradaki o saygı mesafesini –üç adımı– korudu.
"Açlık, zihni zayıflatır," dedi Mereyn. "Ve şu an zihninizin berrak olması gerekiyor. İmparator, sabah sizi huzuruna bekliyor."
Sera hızla döndü. Gözleri yaşlı ama öfkeliydi.
"Neden beni buraya kilitlediniz Mereyn? Oraya dönmem lazımdı! O uyanınca yanında olmalıydım. Ona söz verdim!"
Mereyn'in yüzü ifadesizdi. Duygularını maskelemek konusunda bir ustaydı.
"Göreviniz bitti Prenses," dedi Mereyn. "Vael'thra çocuğu hayatta. Annesi ve o Garnizon Komutanı onunla ilgileniyor. Sizin yeriniz burası. Saray."
"O benim arkadaşım!" diye bağırdı Sera. "Benim yüzümden yaralandı. O tünelde... beni korumak için kolunu feda etti. Ve ben ne yaptım? Onu iyileştiremedim bile!"
Mereyn, Sera'nın bu patlamasına tepki vermedi. Sadece gözlerini hafifçe kıstı.
"Arkadaşlık..." dedi Mereyn, kelimeyi ağzında tartarak. "Tehlikeli bir lükstür Prenses. Özellikle de bir Vael'thra ile. O çocuk... Kael. O normal değil."
Sera savunmaya geçti. "O bir kahraman. Riza'yı durdurdu."
"Riza'yı durdurmadı," diye düzeltti Mereyn, sesi buz gibi keskinleşerek. "Kendini patlattı. O çocuk bir savaşçı değil Sera. O, pimi çekilmiş bir bomba. Ve dün gece, o bombanın şarapnelleri size de isabet edebilirdi."
Mereyn bir adım yaklaştı.
"Siz bir Lyvannis'siniz. Işığın taşıyıcısısınız. O çocuk ise... O, ışığı yutan bir boşluk. Dün gece revirde olanları duydum. Büyünüzü reddetmiş. Sizi yakmış."
Sera ellerini arkasına sakladı. Avuçları hala o geri tepmenin hayalet acısıyla sızlıyordu.
"Bu onun suçu değil," dedi Sera, sesi zayıflasa da. "Onun doğası farklı."
"Doğası uyumsuz," dedi Mereyn kesin bir dille. "Ve İmparator, bu uyumsuzluğun size zarar vermesine izin vermeyecek. O çocukla görüşmeniz... kısıtlandı."
Sera'nın nefesi kesildi. "Ne? Bunu yapamazsınız!"
"Bu bir ceza değil," dedi Mereyn, sesini biraz yumuşatarak. "Bu bir önlem. Kael iyileşene kadar, o kontrolsüz enerjisi yatışana kadar, yanına yaklaşmanız yasak. Sizin Hayati Zerreleriniz (hücreleriniz) o kara enerjiyle zehirlenebilir."
Sera, yatağına doğru geriledi ve oturdu. Odanın lüksü, duvarlardaki altın varaklar, ipek perdeler... Hepsi üzerine geliyordu. Burası bir oda değil, bir hücreydi.
"Yalnız kalacak," diye fısıldadı Sera. "Herkes ondan korkuyor. Annesi bile ona bir proje gibi bakıyor. Malik... Malik yanında ama o da anlamıyor. Kael yalnız kalacak."
Mereyn kapıya yöneldi.
"Yalnızlık, bir liderin öğrenmesi gereken ilk derstir Prenses," dedi çıkmadan önce. "Kael Vael'thra kendi savaşını veriyor. Siz de kendi savaşınızı vermelisiniz. Ve sizin savaşınız... duygularınızla."
Mereyn çıktı. Kapı kilitlenmedi –bir prensesin kapısı kilitlenmezdi– ama kapının önündeki nöbetçilerin varlığı, kilitten daha ağırdı.
Sera, yastığının altına uzandı.
Orada, Kael'in dün gece sarnıçta, savaşın en hararetli anında yere düşürdüğü küçük, metal bir parça vardı. Kael'in zırhından kopmuş bir toka.
Metal soğuktu. Ve garip bir şekilde, parmak uçlarını karıncalandırıyordu.
Sera o parçayı avucunda sıktı.
"Yalnız değilsin," diye fısıldadı karanlığa. "Ben buradayım Kael. Ve o kapıdan çıkmanın bir yolunu bulacağım. Işık duvarlardan geçemez belki ama... yansıyabilir."
Sera, masasının üzerindeki parşömeni ve tüy kalemi aldı.
Eğer bedeniyle gidemiyorsa, sözleriyle gidecekti. Eğer muhafızlar onu tutuyorsa, o da muhafızların görmediği bir yol bulacaktı.
Luma.
Sera, omzunun üzerinden, havada asılı duran ama sönükleşmiş küçük ışık perisine baktı. Luma, sarnıçtaki savaştan sonra yorgun düşmüş, Sera'nın aurasına sığınmıştı.
"Uyan Luma," dedi Sera. "Bir mesaj taşıman lazım."
Perinin minik kanatları titredi.
Sera yazmaya başladı. Bu bir aşk mektubu değildi. Bu, bir müttefiklik yeminiydi.
"Duvarlar kalın. Ama ışık her zaman bir çatlak bulur. İyileş Kael. Bekliyorum."
Sera parşömeni katladı ve Luma'ya verdi. Minik peri, ışık hüzmesine dönüşerek pencerenin aralığından süzülüp geceye karıştı.
Sera tekrar cama döndü.
Altın kafes kapatılmıştı. Ama kafesin içindeki kuş, artık sadece ötmeyi değil, gagalamayı da öğreniyordu. Kael'in o "patlama" anı, Sera'ya bir şeyi öğretmişti:
Bazen, hayatta kalmak için kuralları yıkmak gerekirdi.
Ve Sera Lyvannis, o gece prenseslik tacını bir kenara bırakıp, bir stratejist gibi düşünmeye başladı.
