Vael'thra Malikanesi'nin ikinci katındaki uzun, taş koridor, gecenin bu saatinde bir mezar odası kadar sessizdi. Duvarlardaki apliklerde titreyen mumlar, zemindeki halının üzerine uzun, huzursuz gölgeler düşürüyordu.
Ancak koridordaki en büyük gölge duvarda değil, kapının önünde dikiliyordu.
Malik Kessir, Kael'in odasının kapısının önünde, nöbet tutan bir muhafız gibi değil, işlediği suçun hükmünü bekleyen bir mahkum gibi duruyordu. Devasa cüssesi, omuzlarına çöken görünmez ağırlığın altında ezilmiş gibiydi.
Sırtını duvara yaslamamıştı. Oturmamıştı. Saatlerdir, o kapının ahşap damarlarını izleyerek ayakta dikiliyordu.
İçeriden sesler geliyordu. Önce Kael'in zayıf hırıltısı, sonra Halid'in o buz gibi, metalik sesi. Kelimeleri tam seçemiyordu ama tonlamayı tanıyordu. Halid, bir hastayı teselli etmiyordu; kırık bir silahı inceliyor, hatasını yüzüne vuruyordu.
Malik yumruklarını sıktı. O kadar sert sıktı ki, avuçlarının içindeki nasırlı deri gerildi, tırnakları etine battı.
Zihninde tek bir sahne, bozuk bir plak gibi dönüp duruyordu: Sarnıç.
Riza'nın o hayaletimsi hareketi... Malik'in balyozunu savuruşu ama sadece havayı dövüşü... Ve sonra... Riza'nın ince kılıcının Malik'in boğazına dayandığı o an.
"Duvar..." diye fısıldadı Malik, kendine duyduğu tiksintiyle. "Ben bir duvar olmalıydım. Ama o, içimden geçti. Beni bir çakıl taşı gibi kenara itti."
Malik, Kudret (Aura) kullanıcısıydı. Doğası "Toprak"tı. Görevi durdurmak, tanklamak, Kael'in o narin ve tehlikeli büyüsünü hazırlaması için ona zaman kazandırmaktı. Ama o gece, Malik zaman kazandıramamıştı. Kael, Malik'in hayatını kurtarmak için kendi kolunu feda etmek zorunda kalmıştı.
O patlama sesi... Kael'in kolunun iflas ederken çıkardığı o ıslak, kemik kıran çatırtı... Malik'in kulaklarından gitmiyordu.
GIRÇ.
Kael'in odasının kapısı açıldı.
Malik irkildi, hemen esas duruşa geçti.
Halid İbn Valyr, odadan çıktı. Gölge Komutan'ın yüzünde ne bir öfke ne de bir üzüntü vardı. Sadece o her zamanki, ruhu delen, analiz eden bakış.
Halid, Malik'in önünde durdu. Bakışları, devasa çocuğun yaşlı gözlerine değil, titreyen ellerine kaydı.
"Kapıda beklemek," dedi Halid, sesi alçaktı ama koridorda yankılandı. "İçerideki gerçeği değiştirmez Kessir."
Malik başını öne eğdi. "Onu koruyamadım Komutanım. Benim yüzümden..."
"Senin yüzünden değil," diye kesti Halid. Sesi sertleşti. "Senin yetersizliğin yüzünden. Arada fark var."
Halid, Malik'in omzuna elini koydu. Bu bir teselli dokunuşu değildi; mermer bir sütunun sağlamlığını test eden bir mimarın baskısıydı.
"Sen bir duvarsın. Ama duvarlar sadece durmaz Malik. Bazen duvarların, üzerlerine gelen fırtınayı ezmesi gerekir. Riza seni geçti, çünkü sen sadece 'durmaya' çalıştın. O ise 'akıyordu'. Duran her şey, akan şey tarafından aşındırılır."
Halid elini çekti.
"Ağlamayı bırak. O içeride kendi cehennemiyle savaşıyor. Eğer içeri gireceksen, gözyaşlarını sil. Ona bir kurban değil, bir silah arkadaşı lazım."
Halid, pelerinini savurarak koridorun karanlığında kayboldu.
Malik, kapının önünde yalnız kaldı.
Titreyen elini kapı koluna uzattı. Metal soğuktu.
İçeri girmeye korkuyordu. Kael'in o parçalanmış halini görmekten değil; Kael'in gözlerinde "Beni hayal kırıklığına uğrattın" bakışını görmekten korkuyordu.
Kapı kolunu çeviremedi. Elini geri çekti.
Tam o sırada, kapı içeriden yavaşça itildi.
Kael Vael'thra, kapı eşiğinde belirdi.
Malik'in nefesi kesildi.
Arkadaşı... küçülmüştü.
Kael, kapı pervazına yaslanmış, ayakta durmakta zorlanıyor gibiydi. Üzerinde bol, beyaz bir keten gömlek vardı. Yüzü, kireçten farksızdı. Yanakları çökmüş, gözlerinin altı morarmıştı. Eşdeğer Bedel Yasası, Kael'in vücudundaki tüm yağı ve kası, kolunu onarmak için yakmıştı. O eski, diri vücut gitmiş; yerine bir deri bir kemik kalmış, titreyen bir hayalet gelmişti.
Ama asıl dehşet verici olan sağ koluydu.
Gömleğinin sağ kolu kesilmişti. Omuzdan parmak uçlarına kadar uzanan uzuv, artık insana ait gibi görünmüyordu. Soluk, grileşmiş derinin altında, kömür karası, ağaç kökü gibi kabarmış damarlar – Void İzleri – korkunç bir harita çiziyordu.
O kol, Malik'in hatırladığı dost eli değildi. O kol, bir lanetti.
"Kaptan..." Malik'in sesi boğazında düğümlendi. Gözleri doldu. Devasa gövdesi sarsıldı. "Ben... Ben özür dilerim. Yapamadım. Seni tutamadım."
Kael, Malik'e baktı.
Sol gözü (Mavi) yorgundu. Ama sağ gözü (Altın), o siyah damarlı kolun yaydığı enerjiyle hafifçe parlıyordu.
Kael, sağlam olan sol eliyle kapı pervazını bıraktı ve sendelerek bir adım attı.
"Aptal," dedi Kael. Sesi hırıltılıydı, ciğerleri sızlıyordu.
Malik, Kael düşecek diye hamle yaptı ama Kael elini kaldırarak onu durdurdu.
"Özür dileme," dedi Kael, duvara yaslanarak dengesini bulurken. "Senin suçun değil Malik. Ben acele ettim."
Kael, siyah damarlı sağ elini kaldırdı ve inceledi. Parmakları hafifçe titriyordu.
"O adam... Riza. O sadece hızlı değildi. O, 'Ağırlıksız'dı. Senin gücün dağları devirebilir ama rüzgarı ezemezsin Malik. Rüzgar, dağın etrafından dolaşır."
Malik yumruklarını sıktı. "O zaman rüzgarı kesecek kadar hızlanacağım. Bir daha asla... asla senin önüne geçmesine izin vermeyeceğim."
Kael, başını hafifçe yana eğdi. Yüzünde acı bir tebessüm belirdi.
"Önüme geçmesine izin vermedin zaten," dedi Kael. "O senin arkandan dolaştı. Sen görevini yaptın. Duvar oldun. Ama ben..."
Kael'in bakışları karardı. Sesi fısıltıya düştü.
"...ben namluyu patlattım. Halid haklıydı. Tek atımlık bir silahım ben. Tetiği çektim, hedefi vurdum ama silah elimde parçalandı. Şimdi bak bana."
Kael, cılız vücudunu işaret etti.
"Yürüyemiyorum bile. Bir goblin gelse beni devirir."
Malik, Kael'in yanına gitti. Bu sefer tereddüt etmedi. Devasa kolunu Kael'in sağlam omzunun altına soktu ve onu destekledi.
"O zaman seni ben taşırım," dedi Malik. Sesi, toprağın derinliklerinden gelen bir yemin gibiydi. "Sen yürüyemiyorsan, ben senin bacakların olurum. O kol tutmuyorsa, ben senin kalkanın olurum. İyileşene kadar... Kaptan, iyileşene kadar seni sırtımda taşırım."
Kael, Malik'in sıcak, katı, güven veren Aurasını hissetti. Kendi içindeki o soğuk, o aç, o yırtıcı Void enerjisi, Malik'in topraklayıcı varlığıyla bir anlığına sakinleşti.
"İyileşmek..." dedi Kael, koridorun karanlık ucuna bakarak. "Eskisi gibi olmayacağım Malik. Bu kol... annem onu dikti ama o artık et değil. O bir iletken. Hissediyorum. Havayı emiyor."
Kael, siyah parmaklarını sıktı. Eklemlerinden metalik bir çıtırtı geldi.
"Artık normal değilim. Hiç değildim ama... şimdi tamamen bozuldum."
Malik, Kael'i odasına geri yönlendirdi.
"Bozulmadın," dedi Malik. "Dövüldün. Babam der ki; 'En iyi çelik, en çok ateşe giren demirden çıkar.' Sen sadece... şekil değiştiriyorsun."
Kael'i yatağına yatırdı.
Kael, yastığa başını koyduğunda, Malik'e baktı.
"Gitmeyeceğim," dedi Malik, odadaki sandalyeyi kapının önüne çekerek. "Burada bekleyeceğim. Riza geri gelirse... önce beni geçmek zorunda kalacak. Ve bu sefer, sadece durmayacağım. Bu sefer, üzerine yıkılacağım."
Kael gözlerini kapattı.
Halid'in sözleri zihninde yankılanıyordu: Tetiği çektiğinde namlu sağlam kalsın.
"Sağlam kalacak," diye fısıldadı Kael, uykuya dalmadan hemen önce. "Bir dahaki sefere... ben demir olacağım."
Malik, karanlık odada, elinde kırık kalkanının hayaliyle nöbet tutmaya başladı. O gece, "Solgard'ın Duvarı" çatlamıştı belki ama yıkılmamıştı. Sadece, daha sert bir harçla, suçluluk ve yeminle yeniden örülüyordu.
