Cherreads

Chapter 105 - TETİĞİN AĞIRLIĞI

 TETİĞİN AĞIRLIĞI

Boşalan çorba kasesinin dibinde kalan son damla, porselenin beyaz yüzeyinde yavaşça süzüldü. Kael, tepsiyi komodinin üzerine bıraktı. Midesindeki o kemirgen, vahşi açlık bir nebze olsun dinmişti ama yerini daha ağır, daha soğuk bir hisse bırakmıştı: Gerçeklik.

Oda sessizdi. Malik, Kael yemeğini bitirdikten sonra tepsiyi almak için dışarı çıkmıştı. Kael, yorganın üzerindeki sağ koluna bakıyordu. O kol... O siyah damarlı, yarı-metalik görünümlü uzuv, artık ona ait değilmiş gibiydi. Elyra'nın Rünik Cerrahisi eti kurtarmıştı ama insanlığını almıştı.

Kapı çalınmadı.

Gıcırtısızca açıldı ve içeriye gölgenin kendisi süzüldü.

Halid İbn Valyr.

Gölge Komutan, odanın içine bir hayalet gibi girdi. Adımları ses çıkarmıyordu. Üzerindeki deri zırh, dışarıdaki soğuk havayı ve garnizonun metalik kokusunu içeriye taşıdı.

Kael, yatağında dikleşmeye çalıştı ama omurgasındaki Kızıl Hüküm Mührü sızladı. Halid, elini kaldırarak "Kalkma" işareti yaptı. Yatağın ayak ucundaki ahşap sandalyeyi ters çevirdi ve oturdu. Kollaranı sandalyenin sırtına dayadı, çenesini ellerine yasladı.

Gözleri, Kael'in yüzüne değil; doğrudan o sargısız, siyah damarlı sağ kola kilitlendi.

"Riza yaşıyor," dedi Halid. Sesi düzdü. Bir rapor okur gibi. "Yanağını yırttın. Kulağının bir kısmını aldın. Ve en önemlisi, egosunu çizdin. Bir 'Gölge' için, görünmezliğinin bozulması ölümden beterdir."

Kael, zayıf bir gururla başını kaldırdı. "Onu durdurdum. Malik'i kurtardım."

"Evet," dedi Halid. "Durdurdun."

Sonra sandalyeden kalktı ve Kael'in yanına, yatağın başına kadar yürüdü. Kael'in siyah damarlı bileğini tuttu ve havaya kaldırdı. Kael'in kolu, Halid'in elinde cansız bir dal parçası gibi sallandı.

"Ama kendine bak Anomali," dedi Halid, sesi sertleşerek. "Bir çizik attın. Karşılığında ne verdin? Kolunu patlattın. Kudret (Aura) rezervlerini kuruttun. Mührünü çatlattın. Şu an... şu an kapıdan içeri sümüklü bir goblin girse, seni boğarak öldürebilir."

Halid, Kael'in kolunu sertçe yatağa bıraktı.

"Bu bir zafer değil. Bu bir takas. Ve çok aptalca bir takas."

Kael dişlerini sıktı. "Başka şansım yoktu. Çok hızlıydı. Yakalayamadım. Sadece... patlatabildim."

"Sorun patlatman değil," dedi Halid, odada volta atmaya başlayarak. "Sorun, senin tek atımlık bir tüfek olman. Mehmed sana 'Namlu' teorisini anlattı. Sen ne yaptın? Barutu o kadar çok doldurdun ki, namluyu havaya uçurdun."

Halid durdu ve Kael'e parmağını doğrulttu.

"Bir savaşçı, tek bir mermiyle savaşı kazanmaz Kael. Savaş devam eder. Riza kaçtı. Yarın geri gelebilir. Veya bu gece. O geri geldiğinde sen ne yapacaksın? Yatakta yatıp çorba mı içeceksin?"

Bu sözler, Kael'in içine, Riza'nın kılıcından daha derin saplandı.

Kael, yorganı sıktı. "Güçlüydü. Çok güçlüydü. Normal vuruşlarım ona işlemiyordu."

"Çünkü o bir Usta. Sen ise bir Çıraksın," dedi Halid acımasızca. "Aradaki farkı 'İntihar Saldırısı' ile kapatmaya çalıştın. Bu cesurca. Ama aptalca. Ölü kahramanların heykeli dikilir ama şehirleri savunamazlar."

Halid, pencereye yürüdü ve dışarıdaki karanlığa baktı.

"O kol..." dedi, cama yansıyan suretiyle konuşarak. "Annen onu dikti. Ama o artık eski kolun değil. O siyah izler... Onlar Void (Hiçlik) yanıkları. O kol artık bir et parçası değil, bir İletken. Manayı çok daha hızlı iletecek. Ama aynı zamanda, soğuğa, darbeye ve büyüye karşı çok daha hassas olacak."

Halid döndü.

"Eğer o kolu, bu zayıf bedeninle kullanmaya devam edersen, bir dahaki sefere sadece kemiğin kırılmaz. Kalbin durur. Mühür, taşıyıcısı zayıfsa onu korumaz, onu tüketir. Dün gece neredeyse olacağı gibi."

Kael, kararmış koluna baktı. İçindeki Tını (Mana), o siyah yolların altında sinsi bir nehir gibi akıyordu. Hissedebiliyordu. Kolu artık ona itaat eden bir uzuv değil, namlusu her an ısınan bir silahtı.

"Ne yapacağım?" diye sordu Kael. Sesi titriyordu. "Büyü yaparsam yanıyorum. Yapmazsam ölüyorum."

"Güçleneceksin," dedi Halid. "Ama mananla değil. Kasınla. Kemiğinle. O kolu taşıyacak bir omurga inşa edeceksin. Öyle bir Kudret (Aura) zırhına sahip olacaksın ki, içindeki okyanus patlasa bile, derini yırtamayacak."

Halid kapıya yöneldi. Elini kapı koluna koydu ama çıkmadan önce durdu.

"Riza'yı yaraladığın için gurur duyma. Kendini savaş dışı bıraktığın için utan. Bir dahaki sefere... tetiği çektiğinde namlu sağlam kalsın. Yoksa seni ben öldürürüm."

Halid çıktı. Kapı arkasından kapandı.

Kael, odadaki ağır sessizlikle baş başa kaldı.

Sağ elini kaldırdı. Titriyordu.

"Tek atımlık..." diye fısıldadı.

Gözlerini kapattı. Riza'nın o son bakışını, şaşkınlığını hatırladı. Evet, onu korkutmuştu. Ama Halid haklıydı. Riza şu an yaralarını sarıyor, plan yapıyor ve geri gelmeye hazırlanıyordu. Kael ise... Kael kendi vücudunu tüketmiş, yatağa mahkum olmuştu.

Savaşı kazanmıştı belki. Ama askerini (kendini) kaybetmişti.

Kael, sağlam olan sol eliyle, sağ kolundaki siyah damarların üzerinde parmaklarını gezdirdi. Derisi pürüzlüydü. Yanık izleri, bir harita gibi koluna yayılmıştı.

"Bir daha asla," dedi Kael karanlığa.

İçindeki okyanus (Mühür), bu yemini duydu ve sessizce onayladı.

Artık sadece bir büyücü veya bir kılıç ustası olmayacaktı. O, patlamadan ateş etmeyi öğrenen bir silah ustası olacaktı.

Ama önce... yataktan kalkması gerekiyordu.

More Chapters