Karanlık, Kael Vael'thra için artık huzurlu bir sığınak değildi. Karanlık, midesinin tam ortasında açılan ve kendi iç organlarını yavaş yavaş yutan dipsiz bir kuyuydu.
Bilinci yerine geldiğinde hissettiği ilk şey acı değildi. Acı, var olmayı gerektirirdi. Kael ise "yok" gibi hissediyordu. Vücudu o kadar hafifti ki, yatağın üzerinde değil de boşlukta asılı duruyormuş gibi bir hissizlik içindeydi.
Sonra o dürtü geldi.
Bir çığlık değil, bir talep. Hayati Zerreleri (hücreleri), kurumuş bir nehir yatağının suya duyduğu o çatlak, kavruk özlemle haykırıyordu: Yakıt.
Kael gözlerini açtı.
Görüşü bulanıktı. Odanın tavanındaki ahşap kirişler, birbirine girmiş gri lekeler gibi görünüyordu. Burnuna tanıdık bir koku, lavanta ve eski kitap kokusu doldu. Burası kendi odasıydı. Kızıl Kule'nin o isli, metalik cehenneminden çıkarılmış, bu yumuşak, ipekli arafın içine bırakılmıştı.
Yutkunmaya çalıştı ama boğazı zımpara kağıdı gibi kuruydu. Dili damağına yapışmıştı.
"Su..." diyemedi. Dudaklarından sadece hırıltılı, kuru bir nefes çıktı.
Ancak bu cılız ses bile odadaki diğer varlığı harekete geçirmeye yetti.
Yatağının başucundaki koltuktan bir hışırtı geldi.
"Kael?"
Sera'nın sesi. Ama o her zamanki neşeli, kuş cıvıltısını andıran tınısı yoktu. Sesi çatallıydı, yorgundu ve korku doluydu.
Kael başını çevirmeye çalıştı. Boyun kasları, paslanmış birer halat gibi gıcırdadı. Kudret (Aura) rezervleri o kadar boşalmıştı ki, başını yastıktan kaldırmak, bir dağ taşını kaldırmak kadar zor geliyordu.
Sera görüş alanına girdi. Prensesti ama prenses gibi görünmüyordu. Altın sarısı saçları dağınıktı, o her zaman ışıldayan mavi gözlerinin altı ağlamaktan ve uykusuzluktan morarmıştı. Beyaz elbisesi buruşmuştu; üzerinde hala sarnıcın çamuru ve Kael'in kanının kuruyan lekeleri vardı.
Sera, elindeki ıslak bezi Kael'in alnına koydu. Eli titriyordu.
"Uyandın," dedi Sera, sesi fısıltıya düşerek. "Tanrım... uyandın."
Kael cevap veremedi. Çünkü o sırada, dikkati bedenindeki o korkunç değişime kaymıştı.
Yorganın altındaki vücudu... Yabancıydı.
Kael, zayıf bir çocuktu belki ama antrenmanlıydı. Halid'in eğitimiyle kasları sertleşmiş, vücudu diri bir hal almıştı. Ama şimdi... Yorganın ağırlığı bile kemiklerine batıyordu.
Sol elini –sağlam olan elini– yorganın altından çıkardı.
Gördüğü şeye inanamadı.
Bileği, bir iskeletin bileği kadar inceydi. Derisi, kemiklerinin üzerine gerilmiş ince, soluk bir parşömen gibiydi. Parmak boğumları sivrilmişti. Ön kolundaki kaslar erimişti.
Elyra'nın uyarısı zihninde yankılandı: Mühür bedava çalışmaz. Yakıtı sen verirsin.
Kızıl Kule'deki o ameliyat sırasında, kolunu kurtarmak ve o Void (Hiçlik) enerjisini zapt etmek için Mühür, Kael'in vücudundaki tüm yağ depolarını, kas kütlesini ve kandaki şekeri bir fırına atılan odunlar gibi yakmıştı.
Kael, kendi kendini yemişti.
Dehşetle nefes aldı. Göğüs kafesi, derisinin altında bir kuş kafesi gibi sayılıyordu.
"Sana yemek getirmeliyim," dedi Sera, Kael'in bakışlarını takip ederek. Gözleri doldu ama ağlamadı. Kael'in bu halini görmek ona acı veriyordu ama güçlü durmaya çalışıyordu. "Pora Teyze aşağıda çorba yapıyor. Malik... Malik kapıda bekliyor. İçeri girmesine izin vermediler."
Kael, Sera'yı duymuyordu.
Tüm odağı, sağ tarafındaydı.
Sağ kolu.
O uzuv, vücudunun geri kalanındaki o "boşluk" ve "hafiflik" hissine tezat oluşturacak şekilde... ağırdı.
Sanki oraya et ve kemikten bir kol değil, içi cıvayla dolu kurşun bir boru takılmıştı. Omuz başında, sargıların bittiği yerde başlayan bir karıncalanma vardı. Ama bu, uyuşan bir uzvun karıncalanması değildi. Bu, yüksek voltajlı bir akımın, yalıtımı soyulmuş bir kablodan geçerken çıkardığı o statik vızıltıydı.
Kael, sağ kolunu hareket ettirmek istedi.
Beyni "Kaldır" komutunu verdi.
Ancak kolu, biyolojik bir refleksle değil; mekanik, gecikmeli ve "yabancı" bir tepkiyle hareket etti.
Kael, sağ elini yorganın üzerine çıkardı.
Sera nefesini tuttu.
Kol sargılı değildi. Elyra, hava alması için açık bırakmıştı.
Kael'in sağ kolu, omzundan parmak uçlarına kadar değişmişti. Derisi, solgun ve griye çalan bir tondaydı. Ama asıl korkunç olan, derinin altındaki haritaydı.
Eskiden mavi kan damarlarının olduğu yerlerde, şimdi zift karası, ağaç kökleri gibi dallanıp budaklanan, fraktal geometride izler (Lichtenberg Şekilleri) vardı. Bu siyah hatlar, bileğinde yoğunlaşıyor, avuç içine doğru incelerek kayboluyordu.
Kael, eline baktı.
O siyah damarların içinde kan akmıyordu. Kael bunu hissedebiliyordu. Kalbiyle senkronize atmıyorlardı. Orada, çok daha yavaş, çok daha ağır ve soğuk bir şey akıyordu.
Tını (Mana).
Kael parmaklarını yumruk yaptı.
ÇIT... ÇIT...
Eklemlerinden kuru dal kırılmasına benzer sesler geldi. Siyah damarlar, hareketle birlikte belli belirsiz, koyu mor bir ışıkla parlayıp söndü.
"Bu..." Kael'in sesi hırıltılı bir fısıltıydı. Kendi eline, iğrenç bir böceğe bakar gibi bakıyordu. "Bu benim değil."
Sera, istemsizce bir adım geri çekildi. Bunu yapmak istememişti ama o koldan yayılan aura... o soğuk, ışığı yutan, "aç" aura, Sera'nın içindeki saf Işık elementiyle çatışıyordu. Sera'nın tüyleri diken diken oldu.
"Senin," dedi Sera, sesini sağlam tutmaya çalışarak. "Annen... Annen onu yeniden ördü Kael. O kol seni hayatta tuttu."
Kael, Sera'nın geri çekildiğini fark etti.
Gözlerini kapattı. Utanç, midesindeki açlıktan daha keskin bir bıçak gibi saplandı karnına.
Sera ondan korkuyordu. Işığı, Kael'in karanlığından kaçıyordu.
"Aynayı ver," dedi Kael.
"Kael, dinlenmen lazım..."
"Aynayı ver!" Kael'in sesi aniden yükseldi, sonra öksürük krizine girdi. Ciğerleri sızladı.
Sera, titreyen ellerle komodinin üzerindeki küçük el aynasını aldı ve Kael'e uzattı.
Kael aynayı aldı. Yüzüne baktı.
Gördüğü şey bir çocuk değildi. Bir hayaletti.
Yanakları tamamen çökmüştü. Elmacık kemikleri deriyi yırtacakmış gibi sivrilmişti. Göz çukurları, uykusuzluktan ve tükenmişlikten dolayı kapkara olmuş, derinleşmişti. Dudakları çatlak ve renksizdi.
Ama gözleri...
Sol gözü o tanıdık, hüzünlü safir mavisiydi.
Ama sağ gözü... O erimiş altın rengi iris, artık sadece bir renk değildi. Kael, o gözün içinde, çok derinlerde, sırtındaki mühürle aynı ritimde dönen incecik, siyah bir halkanın varlığını gördü.
O göz, artık insan gibi bakmıyordu. O göz, bir "Nişangah" gibi bakıyordu.
Kael aynayı yatağa bıraktı. Elleriyle yüzünü kapattı.
"Kırıldım," dedi. Sesi boğuktu. "Ben... ben artık tamir edilemem Sera. Bak bana. Kendi kendimi yedim."
Sera yatağın kenarına oturdu. Kael'e dokunmak istedi ama eli havada kaldı. Sarnıçtaki o anı, şifa büyüsünün Kael'i nasıl yaktığını hatırladı. Dokunursa onu incitmekten korkuyordu.
"Kırılmadın," dedi Sera, gözyaşları yanaklarından süzülürken. "Sadece... değiştin. Bizi kurtardın Kael. O adamı... Riza'yı durdurdun. Malik'i kurtardın. Beni kurtardın."
Kael, ellerini yüzünden çekti. Sağ elindeki o siyah damarlara baktı.
"Sizi kurtardım mı?" dedi acı bir gülümsemeyle. "Malik kapıda bekliyor çünkü yüzüme bakamıyor. Sen benden kaçıyorsun çünkü auran benden tiksiniyor. Ben kimi kurtardım Sera? Ben sadece... patladım."
Kael'in midesi tekrar, acı verici bir sesle guruldadı. Vücudu titremeye başladı. Aura Çekirdeği , hayati fonksiyonları sürdürmek için son kırıntıları arıyordu.
"Yemek," dedi Kael. Gururu, açlığın altında ezilmişti. "Lütfen... bana yemek ver. Herhangi bir şey. Et. Ekmek. Fark etmez. İçimdeki şey... beni yiyor."
Sera hemen ayağa fırladı. Bir görevi olduğu için, işe yarayabileceği için rahatlamış görünüyordu.
"Hemen," dedi. "Hemen getiriyorum."
Sera odadan koşarak çıktı.
Kael, sessiz odada yalnız kaldı.
Sağ kolunu havaya kaldırdı. Odanın loş ışığında, kolundaki siyah damarlar, sanki derisinin altında hareket ediyormuş gibi görünüyordu.
"Yabancı," diye fısıldadı o kola.
Sonra iradesini kullanarak parmaklarını hareket ettirdi. Bir, iki, üç.
Hareketler keskin, mekanik ve güçlüydü. O cılız, bir deri bir kemik kalmış vücudun aksine, bu kol... bu kol güçlüydü. İçinde Kudret değil, saf Tını dolaşıyordu.
Kael, elini yatağın başlığındaki ahşap süslemeye koydu. Sıktı.
ÇAT.
Sert meşe ağacı, Kael hiç zorlanmadan, sanki kuru bir bisküviymiş gibi parmaklarının arasında ezilip parçalandı.
Kael, elindeki tahta kıymıklarına baktı.
Bu kol, bir büyücünün kolu değildi. Bu kol, bir canavarın pençesiydi.
Ve Kael, o an dehşet verici bir gerçeği fark etti: Vücudu zayıflamıştı ama bu lanetli kol, onun "insan" tarafını yiyerek güçlenmişti.
"Ben neye dönüşüyorum?" diye sordu boşluğa.
Cevap gelmedi. Sadece midesindeki o bitmeyen, o korkunç açlığın gürültüsü odayı doldurdu.
Kapı açıldı. Malik'in devasa gölgesi koridora düştü. Elinde koca bir tepsi, gözlerinde ise suçluluk ve korku karışımı bir ifadeyle eşikte duruyordu.
"Kaptan?" dedi Malik. Sesi titriyordu.
Kael, sağ elini (o siyah damarlı elini) hızla yorganın altına sakladı.
"Gel Malik," dedi. "Sadece... yüzüme bakma. Sadece yemeği ver."
Kronolojik hata giderilmişti. Kael uyanmış, bedelini görmüş ve "yetersizlik" hissiyle, o dipsiz açlıkla baş başa kalmıştı. Bu, iyileşme değil; bir kabullenişin başlangıcıydı.
