Kızıl Kule'nin alt katmanındaki balistik atölyesine çöken sessizlik, gürültüden daha sağır ediciydi.
Dakikalar önce çınlayan çekiç sesleri, buhar tıslamaları ve Elyra Vael'thra'nın okuduğu o kadim, gırtlaktan gelen rünik ilahiler susmuştu. Geriye sadece ağır, ıslak ve midede metalik bir tat bırakan o koku kalmıştı: Yanmış et, ozon ve soğuyan demir.
Elyra, ellerini Kael'in bedeninden çektiğinde parmakları titriyordu. Eldivenleri kana değil, o siyahımsı, zift gibi yapışkan Tını (Mana) tortusuna bulanmıştı. Derin bir nefes aldı; ciğerlerine dolan hava, atölyenin isiyle karışık olsa da ona yetersiz geliyordu. Bacaklarının bağı çözüldü ve hemen arkasındaki demir ayaklı çalışma taburesine, ipleri kesilmiş bir kukla gibi yığıldı.
Odanın merkezindeki devasa, soğuk demir masada yatan Kael'in göğsü, düzensiz, hırıltılı ve sığ bir ritimle inip kalkıyordu.
Ancak o odada bulunan kimse –ne gölgelere sinmiş Halid, ne gözleri yaşlı Malik, ne de o duygu yoksunu Mehmed Arslan– Kael'in yüzüne bakıyordu.
Herkesin gözü, çocuğun sağ koluna kilitlenmişti.
Değişimin Mimarisi: Bir Uzuvdan Fazlası
O kol... O artık sadece on yaşında bir çocuğun kolu değildi.
Omuz başından başlayıp dirseği geçerek bileğine kadar inen o korkunç değişim, bir iyileşmeden çok, bedene kazınmış bir laneti andırıyordu. Elyra'nın Rünik Cerrahi ile birleştirdiği etler kaynamıştı, evet. Deri bütünlüğü sağlanmış, açık yaralar kapanmıştı. Ama damarların olduğu yerlerde, ten rengi veya mavi bir yol değil; zift karası, ağaç kökleri gibi dallanıp budaklanan, fraktal geometride izler kalmıştı.
Bu izler (Lichtenberg Şekilleri), cilde çizilmiş bir dövme gibi durağan değildi.
Mehmed Arslan, elindeki büyüteç benzeri kristal merceği gözüne takarak masaya eğildi. Kael'in koluna dokunmadan, üzerindeki enerji akışını inceledi. Yüzünde tiksinti yoktu; bir mühendisin bozuk ama büyüleyici bir mekanizmaya duyduğu o soğuk hayranlık vardı.
Dikkatli bakıldığında, o siyah hatların içinde, çok derinde, mikroskobik mor ışıkların ağır ağır aktığı, nabız gibi attığı görülebiliyordu. Orada kan akmıyordu. Orada saf, yoğunlaşmış ve Mühürden sızan o yasaklı enerji akıyordu.
"Damarları yanmış," dedi Mehmed, sesi mekanikti. "Normal kan damarları, Kael'in o 'Sıkıştırma' anında çağırdığı Void Tınısını kaldıramayıp buharlaşmış. Annen..." Mehmed başıyla yığılmış haldeki Elyra'yı işaret etti. "...annen o yolları yeniden inşa etti. Ama etle değil. Kael'in kendi manasını katılaştırıp bir kanal gibi kullanarak."
Mehmed geri çekildi ve karanlıkta duran Halid'e baktı.
"Bu kol artık bir uzuv değil Gölge. Bu bir İletken (Conduit). Kael'in sırtındaki o lanetli okyanus ile dış dünya arasında artık biyolojik bir filtre yok. O siyah damarlar, yalıtımı soyulmuş birer bakır kablo gibi. Eğer o koldan güç akıtırsa... dirençle karşılaşmayacak. Ama korumayla da karşılaşmayacak."
Bedel: Eşdeğer Takasın Vahşeti
Malik, Kael'in başucuna yaklaştı. Devasa cüssesi, arkadaşının üzerindeki o beyaz örtünün altında ne kadar küçüldüğünü görünce sarsıldı.
Kael'in vücudu, ameliyat sırasında evrenin değişmez yasası olan Eşdeğer Bedel Yasası gereği korkunç bir dönüşüm geçirmişti. İyileşme enerjisi havadan gelmemişti; Kael'in kendi biyolojik depolarından, Kudret (Aura) rezervlerinden çekilmişti.
Birkaç saat önceki o kaslı, diri, antrenmanlı vücut gitmiş; yerine sanki aylardır zindanda aç bırakılmış, bir deri bir kemik kalmış, tükenmiş bir beden gelmişti. Yanakları çökmüş, göz çukurları derinleşmiş, köprücük kemikleri deriyi delip geçecekmiş gibi sivrilmişti. Mühür, kolu onarmak için Kael'in kaslarını, yağlarını ve kemik iliğindeki özü yemişti.
"Onu kurtardık," dedi Elyra, oturduğu yerden, sesi titreyerek. "Ama onu tükettik. Şu an Hayati Zerreleri (hücreleri) açlıktan çığlık atıyor. Uyanınca hissedeceği açlık... bir insanın açlığına benzemeyecek. Bir kurdun, bir canavarın açlığı olacak."
Sera, köşede sessizce ağlıyordu. Beyaz elbisesi Kael'in sıçrayan kanıyla lekelenmişti. Kael'in yanına yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Kendi ışığının ona zarar verdiğini, onu yaktığını gördükten sonra, kendini işe yaramaz, hatta tehlikeli hissediyordu.
Mimarın Öfkesi ve Uyarısı
Elyra, oturduğu yerden başını kaldırdı. Gözlerindeki o turkuaz Rün Işığı sönmüş, geriye yorgun bir annenin kan çanağına dönmüş, öfke dolu gözleri kalmıştı.
"Halid," dedi. Sesi fısıltı gibiydi ama atölyenin taş duvarlarında bir idam hükmü gibi yankılandı.
Halid İbn Valyr, gölgesinden sıyrılıp ışığa, Elyra'nın karşısına çıktı. Yüzünde pişmanlık yoktu. Sadece olanı kabul eden bir askerin soğukluğu vardı.
"Buradayım," dedi.
Elyra ayağa kalkmaya çalıştı ama başaramadı. Ellerini masanın kenarına dayayarak destek aldı. Öfkesi, yorgunluğunu bastırıyordu.
"Sana onu eğitmeni söyledim," dedi Elyra, her kelimeyi dişlerinin arasından tıslayarak. "Onu bir silaha çevirmeni değil. O tekniği... o 'Sıkıştırma' (Compression) saçmalığını ona sen öğrettin. Mehmed ile bir olup çocuğun eline pimi çekilmiş bir bomba verdiniz."
"O bombayı kullanması gerekiyordu," dedi Halid, sesi dümdüzdü. "Eğer kullanmasaydı, şu an masada kolu değil, kendisi yatıyor olacaktı. Ve Malik de yanında. Ve Sera da."
Malik, adını duyunca irkildi. Başını öne eğdi. Suçluluk, omuzlarına binen görünmez bir dağ gibiydi.
Elyra, masadaki neşterlerden birini alıp fırlatmak ister gibi bir hareket yaptı ama durdu. Derin bir nefes aldı ve Kael'in o siyah damarlı, ürkütücü kolunu işaret etti.
"Bedelini görüyor musun?" diye sordu. "Bu izler geçmeyecek Halid. Bu kol, artık onun zayıf noktası. Soğukta sızlayacak. Yoğun manayı hissettiğinde yanacak. Ve en kötüsü..."
Elyra, Halid'in gözlerinin en derinlerine baktı. O bakışta, bir annenin korkusu değil, bir bilim insanının kesinliği vardı.
"...bir dahaki sefere kemiği değil, kalbi patlar. Bu çocuk hazır değil. Bedeni, ruhunun ağırlığını taşıyamıyor. Kudret (Aura) rezervleri, o Tını (Mana) yoğunluğunu dengeleyemiyor. Onu bir daha o sınıra itersen... onu ben bile toplayamam. Mührü tamamen kırılır ve Solgard'ı haritadan siler."
Halid bakışlarını kaçırmadı. Gözlerini Kael'in sargılı göğsüne dikti.
"O zaman sınırı genişleteceğiz," dedi Halid. "Kırılmayacak kadar sertleşene kadar."
Elyra sinirle güldü. Acı, histerik bir gülüştü bu. "Sertleşmek mi? Çocuğa bak Halid! Kendi kendini yedi! Onu sertleştirmek için önce hayatta tutmamız lazım."
Uykudaki Fısıltı
Tam o sırada, Kael inledi.
Atölyedeki herkes dondu.
Kael'in başı hafifçe yana düştü. Göz kapakları titredi ama açılmadı. Dudakları kuruydu, çatlamıştı.
"Su..."
Sesi, kurumuş yaprakların rüzgarda hışırdaması gibiydi.
Malik hemen belindeki matarasını kaptı ve Kael'in dudaklarına götürdü. Kael suyu yutarken boğazındaki kaslar zorlanıyordu.
Kael gözlerini açmadı. Bilinci hala yerinde değildi. Sadece bedensel bir refleksle suyu içti.
Sonra sağ eli... O siyah damarlı, yabancılaşmış eli, istemsizce havaya kalktı. Parmakları havada bir şeyi yakalamak ister gibi kasıldı. O hareketle birlikte, kolundaki siyah damarlar hafifçe, çok hafifçe mor bir ışıkla parladı. Atölyedeki tüm metal aletler, bu manyetik çekimle birlikte titredi.
"Hissediyorum..." diye sayıkladı Kael. Sesi boşluktan geliyor gibiydi. "Kan akmıyor... Tını akıyor..."
Mehmed Arslan araya girdi, gözleri parlıyordu. "Evet evlat. O kol artık senin mananın bir uzantısı. Etrafındaki büyüyü emer, içindeki büyüyü kusar. Bir kalkan değil, bir namlu. Onu korumak zorundasın."
Elyra, oğlunun elini tuttu ve yatağa indirdi. Temas ettiği an, elindeki karıncalanmayı hissetti. Kael'in kolu, annesinin aurasını bile emmeye çalışıyordu.
"Onu eve götürün," dedi Elyra, Malik'e dönerek. Sesi artık tartışmaya kapalıydı. "Burada kalamaz. Temiz bir yatağa, sıcak bir odaya ve tonlarca yemeğe ihtiyacı var. Özellikle kırmızı et. Kaslarını geri kazanması lazım. Mühür aç."
Malik, Kael'i kucaklamak için eğildi. Kael, Malik'in kollarında bir kuş kadar hafif kalmıştı. Devasa çocuk, arkadaşının bu kadar hafiflemesi karşısında gözyaşlarını tutmakta zorlandı.
"Gidiyoruz Kaptan," dedi Malik, sesi titreyerek. "Seni eve götürüyorum. Pora Teyze sana en sevdiğin çorbayı yapacak."
Sera, Kael'in kılıcını, Siyah Diş'i yerden aldı. Kılıç kınındaydı ama hala sıcaktı. Sera kılıcı göğsüne bastırdı.
"Ben de geliyorum," dedi Sera.
Halid onları durdurmadı. Ağır demir kapıyı açtı. Dışarıdaki soğuk gece havası içeri doldu.
"Gidin," dedi Halid. "Dinlenin. Ama unutmayın... Riza geri gelecek. Ve o geldiğinde, Kael'in o kolu tutacak gücü olmalı."
Malik, kucağında Kael ile atölyeden çıkarken, Kael'in sağ kolu boşlukta sallandı. O siyah damarlı kol, karanlıkta sönük bir mor ışıkla parlıyordu.
Kızıl Kule'nin kapıları arkalarından kapandığında, içeride kalan üç yetişkin -Elyra, Halid ve Mehmed- birbirlerine baktılar.
"Bu çocuk," dedi Mehmed, örsün üzerindeki kan lekesini silerken. "O artık insan değil Elyra. Bunu kabul et. O bir hibrit. Ve biz az önce onun ilk dönüşümünü tamamladık."
Elyra cevap vermedi. Sadece pencereden dışarı, Solgard'ın karanlık sokaklarında kaybolan oğluna baktı.
"Dönüşüm değil," diye fısıldadı. "Yıkım. Biz sadece enkazı toparladık."
