Cherreads

Chapter 102 - SOĞUK TAKDİR VE MİMARIN PLANI

Vael'thra Malikanesi'nin devasa mutfağında, gece yarısının sessizliğini bozan tek ses, gümüş çatalın porselen tabağa sertçe çarpması ve dişlerin eti vahşice parçalama sesiydi.

Kael Vael'thra, mutfak tezgahının üzerindeki geniş, kütükten yapılmış hazırlık masasında tek başına oturuyordu. Önünde, normalde beş kişilik bir soylu ailesini doyuracak, hatta artacak kadar yemek yığılıydı; bütün olarak kızartılmış ve derisi nar gibi parlayan tavuklar, tereyağında yüzdürülmüş patatesler, dumanı tüten sığır eti dilimleri ve sürahilerce koyu, şekerli şerbet.

Ancak bu bir ziyafet değildi. Bu, biyolojik bir panikti.

Kael yemek yemiyordu; Kael, bedenindeki Aura Çekirdeğini sönmekten kurtarmak için ocağa kömür atıyordu. Hareketlerinde zarafet yoktu. Soylu terbiyesi, hayatta kalma içgüdüsünün o ilkel baskısı altında ezilmişti. Sağ elini –o siyah damarlı, yarı-metalik görünümlü, yabancılaşmış elini– kullanarak bir tavuk butunu kavradı ve eti kemiğinden tek bir ısırıkla sıyırdı.

Mutfak personeli, Pora Teyze ve diğer yamaklar, en uzak köşeye sinmiş, korkuyla karışık bir hüzünle genç efendilerini izliyorlardı. Kael'in bir deri bir kemik kalmış yüzü, çökük gözleri ve o ürkütücü sağ kolu, malikanenin dedikodu kazanını çoktan kaynatmıştı. Kael'in gölgesi duvara vurduğunda, insan siluetinden çok, aç bir kurdun siluetini andırıyordu.

"Kaptan," dedi Malik, masanın diğer ucunda, kollarını göğsünde kavuşturmuş devasa bir heykel gibi dururken. "Yavaşla. Miden patlayacak."

Kael, ağzındaki lokmayı çiğnemeden yuttu. Boğazı tahriş olmuştu ama duramıyordu.

"Doymuyorum," dedi. Sesi, derin bir kuyudan gelircesine boğuk ve hırıltılıydı. "Midem dolu hissediyor, derim geriliyor ama... Hayati Zerrelerim (hücrelerim) hala bağırıyor Malik. İçimdeki ateş sönük. İliklerim boş. O kol..."

Kael, yağlı ve siyahlaşmış sağ elini havaya kaldırdı. Bakışları, bileğindeki o kök benzeri kara damarlara takıldı.

"...bu kol beni yiyor. Doyurmazsam, kalbimi yiyecek."

Kael, sağ elindeki bardağı dudaklarına götürdü.

O an, mutfaktaki hava basıncı aniden değişti.

Kael bardağı tutarken, sağ kolundaki o siyah, ağaç kökü benzeri Tını Yolları (Mana Damarları) hafifçe, çok hafifçe mor bir ışıkla titreşti. Bu, Kael'in iradesiyle yaptığı bir şey değildi. Kol, otonom bir şekilde, ortamdaki serbest manayı (Tınıyı) kendine çekiyordu.

Bardaktaki su, Kael'in iradesi dışında titredi. Suyun yüzeyinde minik, dairesel dalgalar oluştu ve aniden su kaynamaya başladı. Isıdan değil, Tını yoğunluğundan fokurduyordu.

ÇIT.

Kristal bardak, Kael'in avucunda patladı. Su ve cam parçaları masaya saçıldı.

Mutfaktaki herkes dondu. Pora Teyze bir çığlığı bastırmak için ağzını kapattı.

Kael, ıslak ve kesiklerle dolu eline baktı. Siyah damarlar, camın kestiği yerlerden akan kanla birlikte daha da koyu, neredeyse obsidyen bir renge bürünmüştü. Acı hissetmiyordu.

"Görüyor musun?" diye fısıldadı Kael, kendi uzvuna bir düşman gibi bakarak. "Kendi kendine konuşuyor. Ben 'Dur' diyorum, o 'Çek' diyor."

Malik, tereddüt etmeden yaklaştı ve kendi mendiliyle Kael'in elini sardı. Arkadaşının gözlerinin içine baktı.

"O zaman ona susmayı öğreteceğiz Kaptan. Gerekirse bağırarak."

Üst Kat, Elyra Vael'thra'nın Çalışma Ofisi.

Oda karanlıktı. Sadece şöminedeki közlerin zayıf ışığı ve Elyra'nın masasının üzerindeki rün taşlarının soluk turkuaz parıltısı odayı aydınlatıyordu.

Elyra Vael'thra, pencerenin önünde durmuş, dışarıdaki karanlık bahçeyi ve ötesindeki Solgard'ın puslu ışıklarını izliyordu. Elinde, Kael'in tedavisinde kullandığı, ucu hala hafifçe kanlı olan rün kalemini çevirip duruyordu.

Odanın en gölgeli köşesinde, Halid İbn Valyr, deri bir koltuğa gömülmüş, sessizliği bir pelerin gibi üzerine çekmişti. Adamın varlığı, odadaki havayı ağırlaştırıyordu.

"Çocuğu kurtardın," dedi Halid. Sesi, çakıl taşlarının birbirine sürtünmesi gibiydi; sert, duygusuz ama dürüst. "Ama onu değiştirdin Elyra. O artık sadece senin oğlun değil. O bir... hibrit."

Elyra arkasını döndü. Yüzündeki yorgunluk, soylu makyajıyla kapatılamayacak kadar derindi. Gözlerinin altı çökmüş, Rün Görüşünü sürekli açık tutmaktan irisi soluklaşmıştı.

"Başka şansım yoktu," dedi savunmaya geçerek, sesi gergindi. "Kolunu kesip atsaydık, Kızıl Hüküm Mührü dengesini kaybederdi. Vücut bütünlüğü bozulursa, mühür de bozulur ve içindeki okyanus serbest kalırdı. O kolu, onun kendi 'Atık Tınısı' ile yeniden örmek zorundaydım."

Halid başını yavaşça salladı. Bu bir eleştiri değildi; bir durum tespitiydi.

"Mühendislik açısından kusursuz bir iş çıkardın Mimar," dedi Halid. "O kol artık etten ve kemikten daha fazlası. Bir İletken (Conduit). Kael o kolla bir daha 'Sıkıştırma' (Compression) yaparsa, namlu patlamaz. Enerji, o siyah yollardan akar gider. Ama..."

Halid duraksadı. Gözlerini Elyra'nınkilere dikti. O bakışta, savaş meydanlarında binlerce ölümü görmüş bir adamın soğuk bilgeliği vardı.

"...ama Solgard ona göre değil. Artık değil."

Elyra masasına yürüdü ve kendini sandalyesine bıraktı. "Ne demek istiyorsun?"

"Buradaki hava," dedi Halid, elini havada gezdirerek, sanki görünmez bir dumanı tutuyormuş gibi. "Çok yoğun. Çok zengin. Burası bir büyücü şehri Elyra. Her yerde, her taşta, her sokak lambasında Serbest Tını (Ambient Mana) var. Kael'in yeni kolu, bir paratoner gibi. Havadaki manayı istemsizce çekiyor. Az önce mutfaktan gelen raporu duydun. Su bardağını dokunmadan patlatmış."

Halid öne eğildi.

"Yarın bir gün yanlışlıkla birini yakabilir. Veya daha kötüsü... Mührü, dışarıdaki bu bolluğa tepki verip aşırı yükleme yapabilir. Çocuğu barut dolu bir fıçının üzerinde oturtuyorsun ve Solgard, kıvılcımlarla dolu bir demirci atölyesi."

Elyra başını ellerinin arasına aldı. Biliyordu. Halid haklıydı. Kael'in vücudu şu an hassas bir teraziydi ve şehrin kendisi bu teraziyi bozuyordu.

"Ne öneriyorsun?" diye sordu Elyra, cevabı bilmesine rağmen duymak isteyerek.

Halid ayağa kalktı. Gölgesinden sıyrıldı.

"Sürgün," dedi. Kelime, odada soğuk bir rüzgar gibi esti.

Elyra irkildi. Başını hızla kaldırdı. "Onu evden atamam Halid. O daha yeni ölümden döndü. Bakıma ihtiyacı var."

"Bu bir ceza değil," dedi Halid, masaya yaklaşarak. Sesinde, bir komutanın askerine verdiği o güven verici ton vardı. "Bu bir tedavi. Onu Fırtına Tepesi'ne (Storm Peak), Kuzey Garnizonu'na götüreceğim."

Elyra'nın gözleri büyüdü. "Kuzey Sınırı mı? Oraya 'Ölü Bölge' derler. Orada Tını akışı neredeyse sıfırdır. Atmosferik basınç o kadar yüksektir ki, büyücüler orada nefes bile alamaz."

"İşte tam da bu yüzden," dedi Halid, masaya yumruğunu hafifçe vurarak. "Orada büyü yok. Atmosferik basınç, mana akışını donmaya zorlar. Kael orada nefes alabilir. Mührü, dışarıdan beslenemediği için sakinleşir. O kol, kaynak bulamadığı için uykuya dalar."

Halid'in yüzünde, nadir görülen o vahşi, eğitmen gülümsemesi belirdi.

"Ve en önemlisi... orada hayatta kalmak için Tını kullanamaz. Sadece Kudret (Aura) kullanmak zorunda kalır. Kaslarını, kemiklerini, iradesini. Eğer o kolu kontrol etmesini istiyorsan, onu manaya aç bırakmalıyız Elyra. Aç kalırsa, bedenini yemeyi bırakır ve bedenini kullanmayı öğrenir."

Elyra bir süre sessiz kaldı. Bir anne olarak, oğlunu o soğuk, o merhametsiz, canavarlarla dolu kuzey topraklarına göndermek fikri kalbini sıkıştırıyordu. Ama bir Rün Mimarı olarak, denklemin doğruluğunu görüyordu. Solgard'da kalırsa, Kael ya patlayacak ya da çürüyecekti.

"Ne kadar sürecek?" diye sordu.

"Kırılan kemik kaynayana kadar," dedi Halid. "Ya da o, kırılmayacak kadar sertleşene kadar. Altı ay. Belki bir yıl."

Kapı çalındı. Sert, kararlı bir vuruş.

"Girin," dedi Elyra, sesini toparlayarak.

Kapı açıldı. Kael içeri girdi.

Üzerinde bol bir gömlek vardı ama sağ kolu açıktaydı. Siyah damarlar, odadaki loş ışıkta tehditkar bir desen oluşturuyordu. Yüzü solgundu, gözlerinin altı mordu ama duruşu... omuzları dikti. Arkasında, gölgesi gibi Malik duruyordu.

Kael'in gözleri –biri mavi, diğeri erimiş altın– artık bir kurbanın değil, bir kararın gözleriydi.

"Duydum," dedi Kael. Sesi toktu. Kapının arkasından dinlemişti.

Elyra ayağa kalktı. "Kael, bu sadece bir öneri..."

"Gideceğim," dedi Kael, annesinin sözünü keserek. Sesinde tereddüt yoktu.

Halid'e döndü. Bakışlarında korku yoktu. Riza ile karşılaştıktan, kolunu patlattıktan ve ölümün kıyısından döndükten sonra, çocukluk korkuları silinmişti.

"Burada kalamam," dedi Kael, sağ elini kaldırıp inceleyerek. Elindeki siyah damarlar, odadaki Tını akışına tepki vererek hafifçe sızlıyordu. "Bu şehir... çok gürültülü. Mührüm sürekli vızıldıyor. Başım ağrıyor. Ve Sera..."

Kael duraksadı. Sesinde bir anlığına bir kırılma oldu.

"Sera benim yanımdayken korkuyor. Işığının titrediğini gördüm. Ona zarar veriyorum. Eğer burada kalırsam, onu da yakarım."

Malik öne çıktı. "Ben de geliyorum."

Halid, Malik'e baktı. "Kuzey soğuktur evlat. Senin gibi sıcak kanlı biri için orası mezar gibidir."

"Kaptan nereye, ben oraya," dedi Malik. Basit, net, tartışmaya kapalı. "Hem... sırtını kim kollayacak? O kolla kalkan tutamaz."

Kael, Malik'e minnetle baktı. Sonra tekrar annesine döndü.

"İzin ver anne. Beni iyileştirdin. Ama beni tamir etmedin. Tamir edilmem için... yeniden dövülmem lazım. O demirci ocağı da burası değil."

Elyra, oğluna baktı. Karşısında artık o küçük, hasta çocuk yoktu. Karşısında, kendi kaderini tayin etmeye hazır, yaralı ama gururlu bir genç adam vardı. Gözlerindeki yaşı sildi.

Derin bir nefes aldı ve omuzlarındaki gerginliği bıraktı.

"Pekala," dedi Elyra. Masanın çekmecesini açtı ve içinden gümüş, üzerinde Vael'thra arması olan kalın bir kışlık pelerin çıkardı. Pelerini Kael'e uzattı. Rünler, kumaşın üzerinde hafifçe parıldıyordu.

"Bu pelerin, rünlerle işlendi. Soğuğu keser. Ama yalnızlığı kesmez."

Kael pelerini aldı. Kumaşın ağırlığı ona güven verdi.

"Yalnız olmayacağım," dedi, Malik'e bakarak.

Halid, ceketini düzeltti ve kapıya yöneldi.

"Şafakta yola çıkıyoruz," dedi. "Araba yok. Yürüyeceğiz. Kuzey, tembelleri sevmez."

Halid çıkarken durdu ve omzunun üzerinden Kael'e baktı. Gözlerinde, o soğuk takdirin ışıltısı vardı.

"Ve Kael... O kolu saklama. O senin utancın değil. O senin bedelin. Riza'ya vurduğun darbenin, o duvarı deldiğin anın madalyası. Onu taşı."

Halid odadan çıktı.

Kael ve Malik de peşinden gitmek için döndüler.

Elyra, boş kalan odada, pencereden dışarı, kuzeyin karanlık ufuklarına baktı. Rüzgar uğulduyordu.

"Gidiyorlar..." diye fısıldadı. "Ve döndüklerinde... onları tanıyabilecek miyiz?"

Kael odasına döndüğünde, yatağının üzerinde küçük bir paket buldu. Üzerinde bir not vardı.

"Sera."

Paketi açtı. İçinden, saf kristalden oyulmuş, içi boş ama parlayan küçük bir pusula çıktı. İbresi kuzeyi değil, her zaman Solgard'ı gösteriyordu. Bu bir büyü pusulasıydı.

Notta sadece tek bir cümle yazılıydı:

"Kaybolursan, ışığı takip et. Bekleyeceğim."

Kael, pusulayı avcunda sıktı. Sağ eli, o metalik ve siyah parmaklar, kristali kırmadan, nazikçe kavradı. Mühür, pusuladaki ışığa tepki vermedi; sanki onu kabul etmişti.

"Döneceğim," dedi Kael. "Ama aynı kişi olarak değil."

Şafak sökerken, Solgard'ın devasa kapıları, iki genç ve bir gölge komutan için açıldı. Önlerinde uzanan yol, gri, puslu ve tekinsizdi. Ama Kael'in içindeki okyanus, ilk kez sakindi.

Çünkü fırtına, fırtınaya gidiyordu.

More Chapters