Uyanış, derin bir kuyudan yüzeye çıkmak gibi değildi. Daha çok, kıyıya vurmuş bir gemi enkazının parçalarının yavaşça bir araya gelmesi gibi ağrılı, gıcırtılı ve zoraki bir süreçti.
Kael Vael'thra gözlerini açtığında, ilk hissettiği şey acı değildi. Acı, tanıdık bir misafirdi; onunla yaşamayı öğrenmişti. Hissettiği şey, korkunç, dipsiz ve ilkel bir boşluktu
Tavanın oymalı ahşap desenlerine bakarken, göğüs kafesinin her nefeste ne kadar zorlandığını fark etti. Ciğerleri, sanki kağıttan yapılmış gibi hışırdıyordu. Vücudu o kadar hafifti ki, yatağın içine gömülmek yerine şiltenin üzerinde bir tüy gibi süzülüyor hissine kapıldı.
Başını yastıktan kaldırmaya çalıştı. Boyun kasları, paslanmış halatlar gibi gerildi ve titredi. Başaramadı. Başı tekrar yastığa düştü.
Güçsüzüm,diye düşündü Kael. Zihni berraktı ama bedeni... bedeni bir harabeydi.
Bakışlarını aşağıya, vücuduna kaydırdı. Üzerindeki ince keten örtü, vücudunun hatlarını ortaya seriyordu. Gördüğü manzara, Kızıl Kule'deki o kanlı masadan daha ürkütücüydü.
Kaburga kemikleri, derisinin altında birer kafes demiri gibi sayılıyor, leğen kemikleri sivri çıkıntılar oluşturuyordu. Omuzlarındaki o sert, düğümlü kas kütlesi erimiş, yerini sönük, lifli bir yapıya bırakmıştı. Bacakları, bir zamanlar "Demir Kök" duruşuyla yere çivilenen o sütunlar, şimdi birer dal parçası kadar ince görünüyordu.
Elyra'nın uyarısı zihninde çınladı: *"Mecburuz. Ya kolunu kaybedecek ya da biraz etinden olacak."
Biraz etinden olmamıştı. Mühür, kolunu kurtarmak için Kael'i yemişti.
Sağ kolu...
Kael, derin bir nefes alarak cesaretini topladı ve başını sağa çevirdi. Kolu, yastığın üzerinde hareketsiz duruyordu. Sargılar çıkarılmıştı.
O kol artık eski kolu değildi.
Şekli insaniydi; parmakları, bileği, dirseği yerli yerindeydi. Ama dokusu... Bileğinden başlayıp omzuna kadar, damarlarının izini takip eden zift karası, ağaç köklerine benzeyen hatlar derisinin altına işlenmişti. Bu hatlar, bir dövme gibi durağan değildi. Dikkatli bakıldığında, siyahlığın içinde mikroskobik, morumsu bir ışığın çok yavaş bir ritimle (nabızdan daha yavaş) aktığı görülebiliyordu.
Bu bir uzuvdan ziyade, bir haritaydı. Tını'nın (Mananın) eti yakarak kendine açtığı yeni yolların haritası.
Kael, parmaklarını oynatmayı denedi.
Hareket et.
Zihninden giden komut, Ruh Kanalları(sinir sistemi) boyunca aktı. Siyah damarlar hafifçe parladı. Ve parmaklar, mekanik bir kesinlikle kıpırdadı.
Çıt. Çıt.
Eklemlerinden gelen ses, kemik sürtünmesi gibi değil, gerilen bir çelik halatın sesi gibiydi.
"Uyandın."
Kael, irkilerek kapıya baktı. Annesi Elyra Vael'thra, elinde gümüş bir tepsiyle kapı eşiğinde duruyordu. Rün Mimarı'nın yüzündeki o sert, profesyonel maske yerindeydi ama gözlerinin altındaki mor halkalar, onun da en az Kael kadar bedel ödediğini gösteriyordu.
Elyra içeri girdi, tepsiyi yatağın yanındaki komodine bıraktı. Odayı anında yoğun, baharatlı bir et suyu ve taze ekmek kokusu doldurdu.
Kael'in midesi, bu kokuya vahşi, hayvani bir guruldamayla cevap verdi. O kadar şiddetli bir kasılmaydı ki, Kael acıyla iki büklüm oldu. Bu açlık, yemek saatinin gelmesi gibi değildi; bu, Hayati Zerrelerin(hücrelerin) yakıt bitimi nedeniyle ölmemek için attığı son çığlıktı.
"Yavaş," dedi Elyra, yatağın kenarına oturup Kael'in başını nazikçe kaldırarak. "Midene yüklenme. Şu an bir bebekten farksızsın."
Elyra, kaşığı Kael'in dudaklarına götürdü. Kael, çorbayı içerken tadını almadı bile. Sadece sıcaklığın boğazından aşağı akıp midesine ulaşmasını ve oradan tüm vücuduna yayılan o karıncalanmayı hissetti.
"Kolum..." dedi Kael, yutkunuşların arasında. Sesi, kurumuş yaprakların hışırtısı gibiydi. "Hissediyorum ama... benim değilmiş gibi. Ağır."
"Ağır olacak," dedi Elyra, bir kaşık daha verirken. "Çünkü o kolu onarırken sadece etini kullanmadık Kael. Senin kendi mananı, o kaotik **Void** enerjisini bir iplik gibi kullandık. O siyah izler, mananın geçtiği ve dokuyu değiştirdiği yerler. Artık o kolun kemikleri, normal bir kemikten daha yoğun. Kasların, mana ile beslenen birer lif yumağı."
Elyra kaseyi kenara bıraktı ve Kael'in sağ elini, o siyah damarlı eli kendi avuçlarının arasına aldı.
"O kol artık bir 'İletken' (Conduit), Kael. Eskiden manayı zorla itiyordun ve damarların yanıyordu. Şimdi... o yollar zaten yanık ve açık. Eğer o kolu kullanırsan, manayı çok daha hızlı ve çok daha yıkıcı bir şekilde iletebilirsin."
Elyra'nın gözleri ciddileşti.
"Ama bunun bir bedeli var. O kol artık Kudret (Aura) ile değil, Tını (Mana)ile rezonansa giriyor. Yani fiziksel olarak darbeye daha dayanıklı ama soğuğa, büyüsel saldırılara ve senin kendi duygusal dalgalanmalarına karşı savunmasız. Eğer kontrolü kaybedersen... o kol, vücudunun geri kalanını da dönüştürmeye başlar. Seni içeriden yer."
Kael, siyah damarlara baktı.
"Beni zaten yedi," dedi, cılız göğsünü işaret ederek. "Baksana. Bir iskelet gibiyim."
"O geri gelir," dedi Elyra. "Kas yapılır. Yağ depolanır. Kudret yenilenir. Ama kopan bir uzuv geri gelmezdi. Şanslısın ki Mühür, benim kanımı tanıdı ve müdahaleme izin verdi."
Kapı hafifçe vuruldu.
"Girebilir miyiz Leydim?"
Malik'in sesi. Kalın, endişeli ve her zamanki gibi saygılı.
Elyra ayağa kalktı. "Girin. Ama onu yormayın. Sadece beş dakika."
Kapı açıldı. Malik, devasa cüssesiyle kapı çerçevesini doldurarak içeri girdi. Arkasında ise, normalde her zaman dik duran ama şimdi omuzları çökmüş, gözleri yere bakan Sera vardı.
Malik, Kael'in halini görünce duraksadı. Yüzündeki gülümseme dondu. Arkadaşının bu kadar zayıfladığını, bir gecede sanki on yıl yaşlandığını görmek, o koca dağ gibi çocuğu sarstı.
"Kaptan..." dedi Malik, fısıltıyla. Yanına yaklaştı ama dokunmaya korkuyor gibiydi. "Sanki... rüzgar esse uçacakmışsın gibi duruyorsun."
"Uçmam," dedi Kael, zayıf bir gülümsemeyle. "Benim ağırlığım içeride Malik."
Sera kapının önünde kaldı. İçeri adım atamıyordu. Gözleri, Kael'in yüzüne değil, yorganın üzerindeki o siyah damarlı sağ kola kilitlenmişti.
"Sera," dedi Kael.
Prenses irkildi. Başını kaldırdı. Gözleri yaşlarla doluydu.
"Özür dilerim," dedi Sera. Sesi titriyordu. "Ben... Ben sadece yardım etmek istedim. Işığımın seni yakacağını bilmiyordum. Elyra anlattı. Senin doğan... senin Mührün... Işığı kabul etmiyormuş. Ben seni öldürüyordum Kael."
Kael, sol elini –sağlam ve temiz olan elini– uzattı.
"Gel buraya," dedi.
Sera tereddütle yaklaştı.
"Sera, bana bak," dedi Kael. "Bu senin suçun değil. Benim bedenim bozuk. Benim doğam yanlış. Sen sadece doğrunu yaptın. Eğer o an kanamayı durdurmasaydın, annem gelene kadar çoktan ölmüş olurdum."
Kael, sağ elini kaldırdı. O siyah, korkutucu eli. Sera istemsizce gerildi.
"Korkma," dedi Kael. "Bak. Hala benim elim."
Kael, sağ eliyle Sera'nın elbisesinin koluna hafifçe dokundu.
Siyah damarlar, teması hissettiği an hafifçe mor bir ışıkla titreşti. Ama yakmadı. Zarar vermedi.
"Görüyor musun?" dedi Kael. "Alıştı. Ben de alışacağım. Bu kol... bu kol Riza'ya vurduğum darbenin bedeliydi. Ve ben bu bedeli ödemeye hazırım."
Malik, yatağın kenarına, yere oturdu. Sırtını duvara yasladı.
"Mehmed Usta," dedi Malik, konuyu değiştirmek istercesine. "Sana bir mesajı var. 'Namlu patladı ama mermi hedefi buldu. Çocuğa söyle, bir dahaki sefere daha kalın bir çelikle gelsin' dedi."
Kael güldü. Ama gülmek canını yaktı. Göğsü battı.
"Daha kalın çelik," diye mırıldandı Kael. "Evet. İhtiyacım olan bu."
Kael, bakışlarını tekrar sağ koluna çevirdi.
O an, içinde bir şeyler değişti. Artık kendini "hasta" veya "lanetli" hissetmiyordu. Evet, zayıftı. Evet, açtı. Ama vücudu, o imkansız enerjiye adapte olmuştu. Mühürle savaşmak yerine, onunla bir anlaşma yapmıştı.
*Etini ver, gücünü al.
"Malik," dedi Kael. "Beni buradan çıkarman lazım."
"Ne?" Elyra ve Sera aynı anda atıldı. "İmkansız!" dedi Elyra. "Ayağa bile kalkamazsın."
"Yürümeyeceğim," dedi Kael. "Yemekhaneye gideceğim. Burada, bu yatakta iyileşemem. Benim Kudret kazanmam lazım. Kas yapmam lazım. Ve bunun için de..." Kael midesinin gurultusunu dinledi. "...bir orduyu doyuracak kadar yemek yemem lazım."
Malik sırıttı. Ayağa kalktı.
"Emredersiniz Kaptan."
Malik, Kael'i yorganıyla birlikte kucakladı. Kael, Malik'in kollarında bir bebek kadar hafif kaldı. Bu durum Kael'in onurunu kırsa da sesini çıkarmadı.
"Sera," dedi Kael, Malik onu odadan çıkarırken. "Kılıcım. Siyah Diş. Onu getir."
Sera, duvara dayalı duran, kını temizlenmiş ama hala o ağır, karanlık aurasını yayan kılıcı aldı.
"Hala onu istiyor musun?" diye sordu Sera. "Seni bu hale o getirdi."
"Hayır," dedi Kael. Gözleri (biri mavi, diğeri erimiş altın) kararlılıkla parladı. "Beni bu hale ben getirdim. O kılıç sadece bir araçtı. Ve o araç... işe yaradı. Onu bırakmam."
Vael'thra Malikanesi'nin koridorlarında, devasa bir çocuğun kucağında taşınan, bir deri bir kemik kalmış ama gözleri ateş saçan o çocuk, hizmetkarların şaşkın bakışları arasında mutfağa indi.
O gün Kael Vael'thra, sadece iyileşmeye başlamadı. O gün, biyolojik sınırlarını zorlamayı, acıyı bir yakıt olarak kullanmayı ve bedenini bir tapınak değil, bir savaş makinesi olarak görmeyi kabul etti.
Mühür kapanmıştı. Ama Kael artık anahtarın nerede olduğunu biliyordu.
Kanında.
