Kızıl Kule'nin cehennemi andıran sıcaklığı, dışarıdaki serin gece havasıyla tezat oluşturacak kadar boğucuydu. Devasa körüklerin ritmik nefes alışverişi, erimiş metalin tıslaması ve ağır çekiçlerin örslerde yarattığı o ilkel, metalik senfoni; Malik kucağındaki kanlı yükle içeriye adım attığı anda bıçak gibi kesildi.
Atölyenin ortasındaki devasa, kara demirden dökülmüş çalışma masasının üzerinde, Kael Vael'thra bir kurbanlık gibi yatıyordu.
Malik, arkadaşını o soğuk metale bıraktığında ellerinin titremesini durduramadı. Kael'in başı yana düşmüştü. Gümüşi saçları ter ve kanla alnına yapışmış, yüzü kireç gibi beyazlamıştı. Ancak odadaki herkesin gözü, Kael'in yüzünde değil, sarkan sağ kolundaydı.
O kol... O artık bir insan uzvu gibi görünmüyordu.
Omuzdan parmak uçlarına kadar şişmiş, derisi yer yer patlayarak altındaki kararmış kas liflerini açığa çıkarmıştı. Damarları, derinin altında simsiyah, zehirli sarmaşıklar gibi kabarmıştı. Bileğinden sızan kan, masanın kenarından aşağıya ağır, koyu damlalar halinde süzülüyordu. Tıp... Tıp...
Koku dayanılmazdı. Yanık et, ozon ve çürüyen bir şeylerin o tatlımsı, mide bulandırıcı kokusu. İçsel Yanık, sadece deriyi değil, Hayati Zerreleri (hücreleri) de kavurmuştu.
Mehmed Arslan, elindeki ağır maşayı bir kenara fırlattı. Üstü çıplaktı, vücudu is ve terle kaplıydı. Kael'in yanına geldi, eğildi ve o korkunç enkaza yakından baktı. Gözlerinde acıma yoktu; bozuk bir mekanizmayı inceleyen bir mühendisin soğuk merakı vardı.
"Namlu yarılmış," dedi Mehmed, sesi kalın ve hırıltılıydı. Parmağını Kael'in kararmış bileğine bastırdı. Deri, dokunuşun altında çıtırdadı. "Basınç tahliye olamamış. Barut içeride patlamış."
Sera, elinde Kael'in kılıcıyla bir köşeye sinmişti. Beyaz elbisesi kan ve çamur içindeydi. Gözleri yaşlıydı ama bakışları donuktu. "Onu iyileştiremedim," diye fısıldadı, sesi suçlulukla titreyerek. "Işığım... Işığım onu yaktı."
Halid İbn Valyr, gölgelerin içinden bir heykel gibi çıktı. Kael'in boynundaki şah damarına parmaklarını koyup nabzını kontrol etti. Zayıftı. Çok zayıftı.
"Senin suçun değil Prenses," dedi Halid, başını kaldırmadan. "Onun bedeni normal kurallarla çalışmıyor. O bir Anomali. Işık, onun içindeki karanlık okyanusu (Tınıyı) sadece hırçınlaştırır. Mühür, yabancı olan her şeyi reddeder."
Malik, Halid'in üzerine yürüdü. Devasa cüssesiyle Komutan'ın önünde dikildi. Gözleri yaşlı ama yumrukları sıkılıydı.
"Bunu siz yaptınız," dedi Malik. Sesi bir aslanın kükremesi gibiydi. "Ona o tekniği siz öğrettiniz. Kolunu patlatacağını biliyordunuz!"
Halid, Malik'in gözlerinin içine baktı. Geri adım atmadı.
"Biliyordum," dedi Halid. "Ve o da biliyordu. Bir seçim yaptı Malik. Seni kurtarmak için kolunu feda etti. Şimdi onun fedakarlığına saygı duy ve çekil. Eğer o kolu kesip atmazsak, zehir kalbine yürüyecek."
"Kesmek mi?" Sera çığlık attı. "Hayır! Olamaz!"
"Gangren," dedi Mehmed Arslan, masadaki bir neşteri eline alarak. "Doku ölmüş. Hayati Zerreleri kavrulmuş. Manası zehirlenmiş. Kesmezsek çocuk ölür. Omuzdan almak zorundayız."
Mehmed neşteri alevde ısıtmaya başladı. Metalin kor rengine dönmesini izlerken yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu. O bir askerdi ve savaş alanında kangrenli bir uzvun ne anlama geldiğini bilirdi.
"Hayır!" Malik, Kael'in üzerine kapandı. Kollarını iki yana açarak arkadaşına siper oldu. "İzin vermem. Başka bir yolu olmalı. Annesini çağırın! O bir şeyler yapar!"
Tam o sırada, atölyenin ağır demir kapıları, dışarıdan gelen görünmez ve devasa bir güçle sarsıldı. Kapılar gıcırdayarak, menteşelerini zorlayarak iki yana açıldı.
İçeriye giren rüzgar, atölyedeki ocakların ateşini bir anlığına söndürüp tekrar harladı.
Kapının eşiğinde, gece mavisi cübbesi, etrafında dönen soluk turkuaz rün taşları ve gözlerinde saf, dondurucu bir öfkeyle Elyra Vael'thra duruyordu
"O neşteri elinden bırak Mehmed," dedi Elyra. Sesi bağırmıyordu ama atölyedeki her metal parçası bu sesle titreşti. "Oğluma dokunursan, bu kuleyi başına yıkarım."
Mehmed Arslan sırıttı ve neşteri örse bıraktı. "Mimar geldi. Geç kaldın Elyra. Namlu çoktan patladı."
Elyra, bir fırtına gibi odayı geçti. Malik ve Sera istemsizce kenara çekildiler. Elyra, masanın başına geldiğinde, oğlunun halini gördü. O an, o sert, o dokunulmaz "Rün Mimarı" maskesi bir saniyeliğine düştü. Dudakları titredi. Gözlerindeki turkuaz ışık, yerini bir annenin dehşetine bıraktı.
"Kael..."
Eldivenlerini çıkardı. Elleri, Kael'in parçalanmış omzunun üzerinde havada asılı kaldı. Dokunmaya korkuyor gibiydi.
"Ne yaptınız ona?" diye sordu, sesi buz gibiydi. Başını Halid'e çevirdi. "Sana onu eğitmeni söyledim Halid. Parçalamanı değil."
"Sınırlarını öğrenmesi gerekiyordu," dedi Halid. Sesi duygusuzdu ama gözlerini kaçırdı. "Ve öğrendi."
Elyra, derin bir nefes aldı ve duygularını bir kutuya kilitleyip kenara attı. Şimdi ağlama zamanı değildi. Şimdi, inşaat zamanıydı.
"Mühür kilitlenmiş," dedi Elyra, Rün Görüşü ile Kael'in sırtını tararken. Kael'in sırtındaki siyah dövmeler, kor gibi yanıyor ve çılgınca titreşiyordu. "Otonom savunma modunda. Dışarıdan gelen her şeyi reddediyor. Kendi kendini yiyor."
Kael'in vücudu, masanın üzerinde aniden kasıldı. Ağzından siyahımsı, duman tüten bir köpük geldi. Gözleri kapalıydı ama yüzü acıyla buruşmuştu.
"Zamanımız yok," dedi Elyra. Belindeki keseden obsidyen bir şişe ve gümüş, ucu spiral şeklinde bir iğne çıkardı. Şişenin içindeki sıvı, kan kırmızıydı ama parlıyordu. Sıvılaştırılmış Mana Özü ve Anka Külü.
"Tutun onu," dedi Elyra, Malik ve Halid'e bakarak. "Ne olursa olsun kıpırdamasına izin vermeyin. Eğer işlem sırasında kıpırdarsa, omurgasını koparırım."
Malik, tereddüt etmeden Kael'in bacaklarına bastırdı. Halid, sağlam olan sol omzuna yüklendi. Sera ise, ne yapacağını bilemez halde Kael'in başucunda durdu.
"Ben ne yapayım?" diye sordu Sera, gözyaşları içinde.
"Onu burada tut," dedi Elyra. "Ruhu kayıyor. Ona seslen. Bağır. Gitmesine izin verme. Eğer bilinci tamamen kapanırsa, Mühür onu bir koza gibi sarar ve bir daha uyanamaz."
Elyra, iğneyi obsidyen şişeye batırdı.
"Bu acıyacak," dedi Elyra. Kime söylediği belli değildi. Belki Kael'e, belki kendine.
Ve iğne, Kael'in sırtındaki Mührün tam merkezine, "Kök Düğümü"ne saplandı.
GAAAAAAH!
Kael'in bilinci kapalı olmasına rağmen, bedeni o kadar şiddetli bir çığlık attı ki, Malik'in kulakları çınladı. Kael'in sırtı yay gibi gerildi, masadan havalanmaya çalıştı ama Malik ve Halid onu tüm güçleriyle bastırdı.
Elyra, iğneyi çevirdi.
"Tanı!" diye emretti Elyra, Mühre. Sesi, kadim bir dilde, metalin ve kanın dilinde yankılandı. "Düşman değil. Mimar. Kapıları aç!"
Kael'in sırtındaki siyah rünler, kızgın demir gibi parlamaya başladı. Mühür, yaratıcısının imzasını tanıdı. Direnci kırıldı. Kilitler, mekanik bir klik sesiyle, ama etin içinde duyulan bir sesle açıldı.
"Şimdi," dedi Elyra. İğneyi çekti ve ellerini Kael'in parçalanmış kolunun üzerine, havaya koydu.
"Onu dışarıdan yamamayacağız," dedi Elyra, alnından terler boşanırken. "Onu içeriden öreceğiz. Kael'in kendi manasını kullanacağız. O Tını'yı, o kaotik enerjiyi, bir iplik gibi kullanıp eti dikeceğiz."
Elyra parmaklarını hareket ettirdi.
Kael'in kolundaki o siyah, şişmiş damarlar, deri altında hareket etmeye başladı. Sanki kolunun içinde solucanlar geziyordu. İçsel Yanık ile ölmüş dokular, Elyra'nın yönlendirdiği o yoğun Tını akışıyla sökülüp atılıyor, yerlerine siyahımsı, yarı-metalik görünümlü yeni lifler örülüyordu.
Ancak bu işlem bedava değildi. Eşdeğer Bedel Yasası devreye girdi
Kael'in vücudu, bu muazzam onarım işlemi için gereken enerjiyi kendi depolarından çekmeye başladı. Kael'in yanakları saniyeler içinde çöktü. Göz altları morardı. Vücudundaki yağ ve kas dokusu, bir mum gibi eriyip enerjiye dönüşüyor ve kola akıyordu.
"Besleniyor," dedi Halid dehşetle. "Kudretini yiyor."
"Mecburuz," dedi Elyra, dişlerini sıkarak. "Ya kolunu kaybedecek ya da biraz etinden olacak. Dayan Kael. Ye. İçindeki acıyı ye."
Sera, Kael'in kulağına eğildi. Kael'in yüzü bir ceset kadar zayıflamıştı.
"Kael!" diye bağırdı Sera. "Burada kal! Beni bırakma! Söz verdin!"
Kael'in zihninde, o karanlık okyanusun dibinde, Sera'nın sesi bir ışık huzmesi gibi parladı. Kael, o ışığa tutundu.
ÇIT... ÇIT...
Kael'in kolundan kemiklerin yerine oturma sesi geldi.
Dumanlar kesildi.
Siyahlık, yerini koyu kırmızı, yara bere içinde ama "canlı" bir dokuya bıraktı. Kolun şekli düzelmişti. Ancak, bileğinden dirseğine kadar uzanan bölgede, damarlarının izini takip eden, ağaç köklerine benzeyen kalıcı, siyah izler kalmıştı. Bunlar dövme değil, Yüksek Voltajlı Tınının bıraktığı yanık izleriydi
Elyra, ellerini çekti ve sendeledi. Mehmed Arslan onu tutmasa yere düşecekti.
"Bitti," dedi Elyra nefes nefese. "Kolunu kurtardık."
Kael, masada hareketsiz yatıyordu. Göğsü, zayıf ama düzenli bir ritimle inip kalkıyordu.
Malik, Kael'in koluna dokundu. Sıcaktı. Nabız atıyordu.
"Yaşıyor," dedi Malik, gülerek ve ağlayarak.
Halid, Kael'in kolundaki o siyah izlere baktı.
"Yaşıyor," dedi Halid. "Ama o kol... O kol artık sadece et ve kemik değil Elyra. O kol bir iletken oldu. Bir dahaki sefere... o kolu kalkan olarak kullanamaz."
"Bir dahaki sefere," dedi Elyra, doğrulup elbisesini düzeltirken, sesi tekrar o soğuk Mimar tonuna dönmüştü, "Oğlumun o kolu kullanmasına gerek kalmayacak. Çünkü siz... siz onu koruyacaksınız."
Elyra, Sera ve Malik'e baktı.
"Onu eve götürüyorum. Vael'thra Malikanesi'ne. İyileşene kadar kimse onu görmeyecek. Özellikle de sen Halid."
Halid başını eğdi. "Anlaşıldı."
Malik, Kael'i kucakladı. Devasa kolları, arkadaşının o bir deri bir kemik kalmış, zayıflamış bedenini sardı. Kael şimdi çok daha hafifti; bedelini kilosuyla ödemişti.
"Gidelim Kaptan," dedi Malik. "Annene gidiyoruz."
Kızıl Kule'nin kapıları kapandığında, içeride kalan Mehmed Arslan, yerdeki kan birikintisine ve yanık izlerine baktı.
"Bu çocuk..." dedi Mehmed, kendi kendine. "Demir değil. Çelik değil. Bu çocuk... patlamaya hazır bir yanardağ. Ve biz az önce kraterin ağzını kapattık."
Dışarıda, Solgard'ın şafağı söküyordu. Ama bu aydınlık bir sabah değildi. Gri, soğuk ve puslu bir sabahtı. Tıpkı Kael'in geleceği gibi.
