Sarnıcın bin yıllık taşlarına sinmiş küf kokusu, yerini çok daha taze, çok daha metalik ve mide bulandırıcı bir kokuya bırakmıştı: Yanık et ve ozon.
Patlamanın yarattığı o sağır edici gök gürültüsü sönmüş, yerini kulak zarlarını delen ince, tiz bir çınlamaya bırakmıştı. Kael Vael'thra, taş sütunun dibinde, kendi kanının ve terinin oluşturduğu çamurlu birikintinin içinde, kırık bir oyuncak gibi yatıyordu.
Bilinci, karanlık bir denizde sürüklenen tahta parçası gibiydi; bir batıyor, bir çıkıyordu. Gözlerini aralamaya çalıştı ama sağ gözü –o lanetli, erimiş altın rengi iris– görüşünü bulanıklaştıran kanlı bir perdeyle örtülmüştü.
Vücudu soğuyordu. Karnındaki Aura Çekirdeği, o biyolojik fırın, aldığı hasarı onarmak için son yakıt kırıntılarını tüketmeye başlamış, bu da Kael'i hipotermiye benzer bir titremeye sürüklemişti. Dişleri birbirine o kadar sert çarpıyordu ki, çene kemiklerinin sızısı, kolundaki dehşeti bile bastırıyordu.
Kol
Kael, başını sağa çevirmeye cesaret edemedi. Ruh Kanalları (sinir sistemi), sağ omzundan aşağısını "yok" sayıyordu. Orada sadece zonklayan, sıcak ve ıslak bir boşluk hissi vardı.
"Kael!"
Sera'nın sesi, suyun altından geliyormuş gibi boğuk duyuldu.
Prenses, çamurun içine diz çöktü. Beyaz elbisesi, sarnıcın kiriyle lekelenmişti ama umurunda değildi. Asasını bir kenara fırlattı ve ellerini Kael'in göğsüne koydu. Gözlerinde saf bir dehşet, ellerinde ise titrek bir kararlılık vardı.
"Dayan," dedi Sera. Sesi titriyordu ama gözlerinde panik değil, saf bir inat vardı. "Seni buradan çıkaracağız. Sadece... dayan."
Sera, derin bir nefes aldı. İçindeki o saf, soylu Işık Tınısını çağırdı. Avuçlarında altın rengi, sıcak ve huzur verici bir hare belirdi. Bu, Solgard'ın en iyi şifacılarının bile kıskanacağı, dokuyu yeniden ören, acıyı silen "Kutsal Dokunuş"tu. Normal bir asker için bu bir lütuftu.
Ancak Sera, Kael'in doğasını unutmuştu. Kael, ışığı yansıtan bir ayna değil, onu yutan bir boşluktu.
Sera ellerini Kael'in parçalanmış omzuna yaklaştırdığı an, Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü vahşi, otonom bir tepki verdi.
Kael'in sırtındaki rünler, sönük bir kor gibi değil, kızgın bir demir gibi aniden parladı. Mühür, şu an aşırı hassastı. Kael'in içindeki Void (Hiçlik) okyanusu çalkalanıyor, dışarıdan gelen her türlü enerji akışını "İstila" olarak algılıyordu. Kael bilincini yitirdiği için "Dost Filtresi"ni açamamıştı
CIZZZTTT!
Sera'nın şifa ışığı, Kael'in tenine değdiği an, kızgın yağa dökülen su gibi patladı.
"AAAGGGHHH!"
Kael'in sırtı yay gibi gerildi. Ağzından köpüklü, kanlı bir hırıltı döküldü. Bu, iyileşme değildi; bu, işkenceydi. Sera'nın ışığı, Kael'in yanmış damarlarında ilerleyemiyor, Mührün oluşturduğu siyah bariyerle çarpışıp geri tepiyor, Hayati Zerrelerini (hücrelerini) daha da kavuruyordu
Sera, elleri yanmış gibi geriye savruldu. Avuçlarından duman tütüyordu. "Ne... Ne oluyor? Neden iyileşmiyor?"
Kael, gözlerini sonuna kadar açtı. Altın iris, delilik sınırında titriyordu.
"Yapma..." diye hırıldadı. Sesi, ciğerlerindeki kan yüzünden fokurdayarak çıkıyordu. "Mühür... Mühür reddediyor. Beni yakıyorsun Sera... Beni öldürüyorsun."
Malik, devasa cüssesiyle yanlarına çöktü. Sera'nın şaşkınlığını ve Kael'in acısını gördü. O, büyüden anlamazdı ama "reddedişi" görebiliyordu.
"Büyü yok!" diye gürledi Malik, Sera'nın bileklerini tutarak. "Görmüyor musun? Vücudu kabul etmiyor. O normal değil Sera. O bir Anomali. Büyü ona şu an zehir gibi geliyor."
Sera, titreyen ellerine baktı. Hayatı boyunca şifanın her zaman iyi olduğunu sanmıştı. Işığın her zaman karanlığı iyileştirdiğini. Ama şimdi, ışığının Kael'in etini dağladığını, damarlarını kararttığını görmüştü. Gözyaşları yanaklarından süzüldü.
"Ne yapacağız?" diye sordu Sera, çaresizce. "Kan kaybediyor. Damarları... damarları kapkara olmuş Malik. Bu normal bir yara değil."
Malik, dişlerini sıktı. Kael'in sağ koluna baktı.
Gördüğü şey mide bulandırıcıydı. Kol, omzundan dirseğine kadar, içeriden patlamış bir ağaç kabuğu gibi yarılmıştı. Derinin altındaki damarlar, siyah kökler gibi yüzeye fırlamıştı. İçsel Yanık, eti kömürleştirmişti. Humerus kemiğinin ucu, deriyi delip dışarı çıkmıştı.
"Sargı," dedi Malik sertçe. "Fiziksel sargı. Büyü yok. Sadece bez ve baskı."
Kendi gömleğinin eteğini yırttı. Sera da tereddüt etmeden pelerininin ipek astarını parçaladı. Malik, kaba ama sağlam hareketlerle Kael'in omzuna turnike yaptı.
"Sık," dedi Malik, bezi düğümlerken.
Kael her sıkıştırmada inledi, bilinci kapanıp açıldı. Mühür, fiziksel müdahaleye tepki vermiyordu. Sadece Tını'ya (Büyüye) düşmandı.
"Gidiyoruz," dedi Malik.
Devasa çocuk, Kael'i kucakladı. Onu bir bebek gibi değil, kırık bir heykel gibi, dikkatle ama sıkıca göğsüne bastırdı. Kael'in kanı, Malik'in zırhına bulaştı.
"Kılıç," dedi Kael. Bilinci kapanmak üzereydi ama sol eli havayı tırmalıyordu. "Kılıcımı... bırakmayın. O benim... dişim."
Sera, duvara saplanmış Siyah Diş'e baktı.
Kılıç, taşın içine yarısına kadar gömülmüştü. Metal hala tütüyordu. Sera, asasını kemerine taktı ve iki eliyle kılıcın kabzasına asıldı.
Ağırdı. İnanılmaz derecede ağırdı. Bu metal parçası, fiziksel ağırlığından fazlasını taşıyordu sanki; Kael'in günahlarını, öfkesini ve o "Void" enerjisini emmişti. Sera, tüm gücünü vererek, dişlerini sıkarak kılıcı taştan söktü. Metal, eldivenlerinin içinden bile elini yakacak kadar sıcaktı.
"Aldım," dedi Sera, nefes nefese. Kılıcı kucakladı. Beyaz elbisesi, kılıçtaki is ve kanla kirlendi. "Aldım Kael."
"Garnizona," dedi Malik, sarnıcın çıkışına doğru, o karanlık tünellere koşmaya başlarken. "Saray hekimlerine değil. Onlar anlamaz. Onlar Kael'i bir denek gibi kesip biçer. Doğrudan Halid'e. Ya da o deliye... Mehmed Arslan'a."
Solgard'ın sokaklarında gece devriyeleri geziyordu. Şehir uyuyordu. Kimse, yerin altındaki o kanlı savaştan, bir çocuğun kolunu feda ederek bir "Gölge"yi yaraladığından haberdar değildi.
Malik, sırtındaki yükle koşarken ciğerleri yanıyordu ama durmadı. Kael'in başı omzuna düşmüştü. Malik, arkadaşının zayıflayan kalp atışlarını kendi göğsünde hissedebiliyordu.
Tıp... Tıp... Tıp...
Ritim yavaştı. Çok yavaştı. Kudret depoları boşalmış bir beden, hayata tutunmakta zorlanıyordu.
"Ölmeyeceksin," diye fısıldadı Malik, gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarındaki çamura karışırken. "Beni o hurdalıkta bırakmadın. Ben de seni bırakmayacağım."
Sera, Malik'in hemen arkasından koşuyordu. Elindeki kara kılıç, beyaz elbisesini siyaha boyuyordu. Prenseslik bitmişti. O gece, sarnıcın karanlığında, Sera Lyvannis masumiyetini bırakmış, yerine kanlı, ağır bir gerçeklik almıştı.
Kızıl Kule'nin (Topçu Kulesi) dumanlı silueti ufukta belirdiğinde, Kael son bir kez gözlerini araladı.
Gökyüzünde yıldız yoktu. Sadece, Solgard'ı koruyan o devasa Kozmik Bariyerin soluk mor titreşimleri vardı.
Başardım mı? diye sordu kendi kendine. Onu durdurdum mu?
Cevap yoktu. Sadece acı vardı. Ve o acı, yaşadığının tek kanıtıydı.
Kızıl Kule, Alt Katman.
Kapılar gürültüyle açıldı. Malik, kucağındaki kanlı yükle içeri daldığında, içerideki metalik çekiç sesleri bıçak gibi kesildi.
Mehmed Arslan, devasa bir top namlusunun başındaydı. Üstü çıplaktı, vücudu is ve ter içindeydi. Elindeki çekici örse dayadı ve dönüp baktı.
Gözleri, Malik'e değil, Malik'in kucağındaki enkaza, Kael'e odaklandı.
Sonra bakışları, Sera'nın kucağında taşıdığı, hala dumanı tüten Siyah Diş'e kaydı.
Mehmed'in yüzünde endişe yoktu. Şaşkınlık yoktu. Dudaklarının kenarında, acımasız, neredeyse sadistçe bir takdir gülümsemesi belirdi.
"Namlu patlamış," dedi Mehmed, sakin bir sesle. "Ama ateş etmiş. Barutun hakkını vermiş."
Halid İbn Valyr, gölgelerin içinden çıktı. O da oradaydı. Sanki onları bekliyormuş gibi.
Halid, Malik'in yanına geldi. Kael'in sarkan, kararmış koluna baktı. Sonra parmaklarını Kael'in boynuna götürüp nabzını kontrol etti.
"Sınırı aştın," dedi Halid, baygın çocuğa bakarak. Sesinde, bir babanın şefkati değil, bir komutanın, askerinin fedakarlığına duyduğu saygı vardı. "Güzel."
Halid, Malik'e döndü.
"Masaya yatırın. Bu gece uyku yok. Bu kolu ya kesip atacağız ya da... yeniden inşa edeceğiz."
Kael, soğuk metal masaya yatırıldığında, sırtındaki Mühür, atölyedeki yoğun büyü ve metal enerjisine tepki vererek son bir kez parladı ve sonra, sahibini korumak için tamamen kilitlendi.
Okyanus susmuştu. Geriye sadece et, kemik ve irade kalmıştı.
