Sarnıcın bin yıllık, küf ve durgun su kokan o ağır sessizliği, metalik bir çığlıkla değil, atmosferi yırtan bir gök gürültüsüyle sona erdi.
Zaman, Kael Vael'thra için akışkan bir nehir olmaktan çıkmış, her salisesi keskin bir cam kırığına dönüşmüştü. Sağ başparmağı, Siyah Diş'in balçağını kınından ayırdığı o mikroskobik anda, sarnıcın içindeki fizik yasaları bir süreliğine askıya alındı.
Mehmed Arslan'ın o isli atölyede, yüzüne vuran ocak ateşiyle parlayan gözlerle anlattığı teori basitti: "Sıkışan enerji, bulduğu ilk çatlaktan kaçar. Eğer çıkış deliği darsa, çıkış hızı artar. Ama unutma evlat; namlu çelikten değilse, patlayan sadece mermi olmaz."
Kael, dakikalardır Kızıl Hüküm Mühründen çektiği o yoğun, asidik ve ağır Tını (Mana) kütlesini, kılıcın kını ile namlusu arasındaki o havasız, milimetrik boşluğa hapsetmişti. Basınç o kadar yükselmişti ki, kının içindeki hava sıvılaşma noktasına gelmiş, metal atomları titreşmekten kor haline dönmüştü.
Ve Kael, o çatlağı açtı.
"GÜÜÜÜÜM!"
Ses, bir kılıcın kınından çekilme sesi (şring) değildi. Bu, kapalı bir alanda patlayan bir kuşatma topunun, atmosferi yırtarken çıkardığı o sağır edici sonik patlamaydı. Ses dalgaları sarnıcın siyah suyunu merkezden dışarıya doğru devasa halkalar halinde dalgalandırdı, tavandaki asırlık sarkıtların tozunu bir kar fırtınası gibi aşağı indirdi ve Malik ile Sera'nın kulaklarında, günlerce geçmeyecek tiz bir çınlama bıraktı.
Patlama ve Balistik Çıkış
Kılıcın kınından kurtulduğu o salisede, içeride sıkışmış olan saf enerji, arkasından itilen bir roket yakıtı gibi metali fırlattı. Siyah Diş, Kael'in kol gücüyle değil, arkasındaki bu kimyasal olmayan ama fiziksel sonuçlar doğuran "Tını Patlaması"yla hareket etti.
Kılıç, ses duvarını aştı.
Namlunun ucunda, havanın aniden sıkışıp genleşmesiyle oluşan beyaz, dairesel bir sis halkası (sonik patlama) belirdi. Kılıç bir metal parçası olmaktan çıkmış, havayı yararak ilerleyen siyah bir şimşeğe dönüşmüştü.
Ancak doğa, her etkinin bir bedeli olduğunu Kael'e o an, en vahşi haliyle hatırlattı.
Namlunun İflası: Biyolojik Yıkım
Kılıç ileriye doğru insanüstü bir hızla fırlarken, Newton'un Üçüncü Yasası acımasızca devreye girdi. Etki ne kadar büyükse, tepki de o kadar yıkıcıydı. Kılıcı ileri fırlatan o muazzam kuvvet, aynı şiddetle ters yönde Kael'in koluna ve omzuna bindi.
Kael'in sağ omzundaki eklem kapsülü, kuru bir dalın kırılması gibi değil, ıslak ve kalın bir halatın kopması gibi iğrenç, boğuk bir KIRT sesiyle yuvasından fırladı. Humerus kemiği (üst kol), yuvasından çıkıp geriye doğru savruldu, deriyi içeriden zorlayarak çadır gibi gerdi.
Kael'in ön kolundaki kas lifleri, içinden geçen o yoğun şok dalgasına ve ani gerilime dayanamayarak boydan boya, bir kumaşın yırtılması gibi ayrıldı.
ŞLAK.
Bileğindeki deri, iç basınç ve Tını'nın yarattığı ısı yüzünden patladı. İnce bir kan spreyi, buharlaşarak havaya saçıldı. Damarları, içlerinden geçen Void Tınısının aşındırıcı etkisiyle simsiyah kesilmiş, kömürleşmiş ağaç kökleri gibi derinin altından belirginleşmişti.
Kael, kendi yarattığı patlamanın şiddetiyle olduğu yerde ayakları yerden kesilerek geriye doğru savruldu. Sırtı, arkasındaki taş sütuna, ciğerlerindeki tüm havayı boşaltacak bir şiddetle çarptı.
Ama gözleri... O erimiş altın rengi irisler, kapanmadı. Hedefi izledi.
Hedefteki Hasar: Gölgenin Kanayışı
Riza, bir Grandmaster adayıydı. Refleksleri ışık hızına yakındı, sezgileri ise keskin bir bıçak gibiydi. Kael'in parmağının hareketini gördüğü an, beyni "Kılıç geliyor" uyarısını vermişti.
Ama Riza'nın beyninin hesaplayamadığı, hesaplayamayacağı tek bir değişken vardı: Delilik. Bir insan evladının, tek bir vuruş için kendi uzvunu feda edip bedenini patlatacağını öngörmemişti. Kılıcın hızı, bir kas hareketinin değil, bir patlamanın hızıydı.
Riza, geriye doğru insanüstü bir manevra yaptı. Vücudunu yay gibi bükerek, neredeyse yere paralel hale geldi.
Ancak kaçamadı.
Siyah Diş, Riza'nın yüzüne doğrudan temas etmedi. Ama kılıcın önünde sürüklediği o sıkışmış hava duvarı, o jilet gibi keskin Vakum Dalgası ve yoğunlaşmış Void Tınısı, Riza'nın bedenini koruyan "Gölge Aurası"nı kağıt gibi yırttı.
VHIJJJT-ÇAT!
Basınç dalgası, Riza'nın göğsündeki, ejder derisinden yapılmış o paha biçilmez, hafif zırhı ortadan ikiye yardı. Altındaki ipek gömleği parçaladı ve göğüs kafesinin üzerinde derin, morarmış, yanık benzeri bir hat bıraktı.
Daha da yukarıda... Kılıcın yarattığı vakum, Riza'nın sol yanağını elmacık kemiğine kadar kesti. Deri, görünmez bir neşterle ayrılmış gibi açıldı. Riza'nın sol kulağının ucu, görünmez bir giyotinle kesilmişçesine koptu ve kanlı bir sis bulutu içinde havaya karıştı.
Siyah Diş durmadı.
Riza'nın arkasındaki sarnıç duvarına çarptı.
GÜMMM!
Kalın taş duvar, bir kuşatma silahıyla vurulmuş gibi patladı. Kılıç, taşın içine, kabzasına kadar gömüldü. Çarpmanın etkisiyle duvarda örümcek ağı gibi çatlaklar oluştu ve taş parçaları şarapnel gibi etrafa saçıldı. Metal, aşırı sürtünmeden dolayı kor gibi kızarmıştı ve saplandığı yerden ince, tıslayan bir duman tütüyordu.
Sessizliğin Dönüşü
Sessizlik geri geldiğinde, duyulan tek ses, yıkılan duvardan düşen taş parçalarının suya düşme sesi (Plop... Plop...) ve Kael'in acı dolu, hırıltılı nefesiydi.
Kael, sütunun dibine yığılmıştı. Sağ kolu, vücudunun yanına, garip ve doğal olmayan bir açıyla düşmüştü. Omuz düşüktü, köprücük kemiği deriye baskı yapıyordu. Kolu, içeriden patlamış bir su borusu gibi şişmiş, rengi mora ve siyaha dönmüştü. Bileğinden sızan kan, parmak uçlarından damlayarak yerdeki suya karışıyordu.
Tıp... Tıp... Tıp...
Acı yoktu. Henüz değil. Kael'in İç Örgüsü (sinir sistemi), şokun etkisiyle kendini kapatmıştı. Sadece soğuk bir uyuşukluk ve midesinde derin bir bulantı vardı. Gözleri kararıyordu ama bilincini açık tutmak için dilini ısırdı. Demir tadı ağzına doldu.
Riza, olduğu yerde donmuştu.
Sol eliyle göğsündeki yarığı, sağ eliyle yanağındaki kesiği tutuyordu. Parmaklarının arasından sızan kan, o kusursuz beyaz gömleğini kızıla boyuyordu.
O zarif, o dokunulmaz, o alaycı "Gölge Hırsızı" gitmişti.
Yavaşça elini yanağından çekti ve kanlı parmaklarına baktı. Gözlerinde saf bir şaşkınlık ve inanamama vardı. Gri irisleri titriyordu.
"Sen..." dedi Riza. Sesi titriyordu. Boğazındaki düğüm yüzünden kelimeler zor çıkıyordu. "Sen... bana vurdun."
Riza, bakışlarını yerde kıvranan, kolu parçalanmış, yüzü kireç gibi olmuş çocuğa çevirdi. Sonra arkasındaki duvara saplanmış, hala dumanı tüten, taşı eritmiş o kapkara kılıca baktı.
"Kılıç kullanmadın," diye fısıldadı Riza, yere kan tükürerek. "Sen... sen kendini patlattın. Sırf bana dokunabilmek için."
Kael, başını kaldırdı. Yüzü terden sırılsıklamdı, alnına yapışan gümüş saçları kanla lekelenmişti. Sağ gözündeki o altın parıltı zayıflamış ama sönmemişti. Dudaklarında zayıf, vahşi ve kanlı bir gülümseme belirdi.
"Demiştim..." dedi Kael, her kelimede ciğerleri sızlayarak. "Sadece... mermiyi sürdüm."
Malik, şoktan sıyrılarak ileri atıldı. Devasa cüssesiyle Kael'in önüne siper oldu. Elinde silahı yoktu ama bedeni titriyordu. "Kaptan!"
Sera da çığlık atarak Kael'e koştu. Ancak Kael'in durumunu gördüğünde donakaldı. Bu, basit bir "İyileştirme" büyüsüyle düzeltilecek bir yara değildi. Kol, sadece kırılmamış; mekanik ve biyolojik olarak iflas etmişti. Damarlarındaki o siyah Tını izleri, dışarıdan müdahaleyi reddedecek kadar yoğundu.
Riza, elindeki kanı sildi. Yüzündeki şaşkınlık, yerini soğuk, profesyonel bir öfkeye ve tuhaf bir saygıya bıraktı. Kulağının yarısı yoktu. Yanağı yarılmıştı. Onuru lekelenmişti. Bir "Çırak" tarafından, hem de büyü kullanmadan yaralanmıştı.
"Şanslısınız," dedi Riza, geri adım atarak. Gölgeler, efendilerini korumak istercesine etrafına sarıldı. Elini pelerininin altına götürdü. "Çok şanslısınız veletler. Kolunu kaybettin ama... beni işaretledin."
Riza, yere siyah, metalik bir küre fırlattı.
"Bu iş burada bitmedi Anomali. Engerek, kırık oyuncakları sever. Ve sen... sen kendini az önce listenin en başına yazdırdın."
POF.
Gri, yoğun ve genzi yakan bir duman sarnıcı kapladı. Bu, görüşü kapatan basit bir sis değil, mana akışını bozan simyasal bir karışımdı.
Sera, "Rüzgar!" diye bağırıp asasını savurduğunda sis dağıldı ama Riza gitmişti.
Geriye sadece yerdeki kan damlaları, kopmuş kulak parçası ve duvara saplı o kimsesiz, dumanı tüten kılıç kalmıştı.
Kael, gözlerini kapattı. Mührü zonkluyordu. Kolu yanıyordu. Ve karanlık, sonunda onu kucakladı.
Namlu patladı, diye düşündü, bilincini kaybetmeden hemen önce. Ama hedefi vurdu.
