Eski Sarnıç'ın bin yıllık, yosun ve durgun su kokan o ağır, rutubetli karanlığında zaman, akışkan bir nehir olmaktan çıkmış, donmak üzere olan koyu bir zift gibi ağırlaşmıştı.
Havadaki koku değişmişti. O ana kadar baskın olan küf, pas ve çürümüşlük kokusu, yerini genzi yakan, metalik, elektrik yüklü ve mide bulandırıcı bir kokuya bırakmıştı: Ozon ve Yanık Et.
Kael Vael'thra, sağ başparmağını Siyah Diş'in balçağına bastırmış, kılıcın kınından fırlamasını engelliyordu. Ancak bu, bir kılıç ustasının (Iaido) zarif, odaklanmış hazırlık duruşu değildi. Bu, pimi çekilmiş, fitili ateşlenmiş bir el bombasını avucunun içinde tutup, patlamayı son saliseye kadar geciktirmeye çalışan, intiharın eşiğindeki bir delinin duruşuydu.
Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, sahibinin bu sessiz ama çığlık dolu emrine itaat ederek kapaklarını aralamış ve içindeki o yasaklı, yoğun, asidik ve dünyayı reddeden Tını (Mana) okyanusunu Kael'in sağ koluna pompalamaya başlamıştı.
Mehmed Arslan'ın Kızıl Kule'deki o isli ocağın başında, elindeki demir bilyeyi gösterirken söylediği sözler, Kael'in zihninde bir çekiç darbesi gibi yankılanıyordu: "Bedenin namlu... Manan barut... Akıtma çocuk. Sıkıştır. Eğer sızdırırsan güç kaybedersin. Hapsedersen... felaket yaratırsın. Ama unutma; eğer namlu çelikten değilse, patlayan ilk şey sen olursun."
Bedel Ödeniyor: Namlunun Isınması
Kael'in sağ kolundaki değişim, dışarıdan bakan bir göz için mide bulandırıcı bir biyolojik yıkımdı.
Bileğinden omzuna kadar uzanan damarlar, derisinin altında aniden karardı ve kalın, siyah halatlar gibi şişti. İçlerinden kırmızı kan değil, saf, yakıcı ve "hiçlik" kokan bir enerji akıyordu. Bu enerji o kadar yoğundu ki, damar duvarlarını içeriden yakıyor, etrafındaki Hayati Zerreleri (dokuyu) öldürüyordu. Kael'in cildi, içindeki basınca dayanamayarak gerildi, şeffaflaştı ve rengi gri bir mermere döndü.
ÇIT... ÇIT...
Kael'in kolundan ince, kuru dal kırılmasına benzer sesler geliyordu. Bunlar, kemiklerin değil, kas liflerinin aşırı gerilimden ve İçsel Yanıktan dolayı kopma sesleriydi. Kolundan ince, gri dumanlar tütmeye başladı. Gömleğinin sağ kolu, içeriden gelen ısıyla kavrulup liflerine ayrıldı ve havaya kül olarak karıştı.
Deri, artık bu basınca dayanamadı.
Bileğindeki ve dirseğindeki deri, kurumuş toprak gibi örümcek ağı deseninde çatladı. Çatlaklardan dışarı sızan kan, havayla temas ettiği an TISSS diye bir ses çıkararak buharlaştı. Kael kanamıyordu; Kael tütüyordu.
Riza'nın Bakışı: Avcının Tereddüdü
On adım ötede, Malik'in başında dikilen Riza, elindeki ince meç kılıcını (Rapier) gevşekçe tutuyordu. Yüzündeki o kendinden emin, sadist ve alaycı gülümseme, Kael'in kolundaki değişimi gördüğü an dondu.
Riza, bir Grandmaster adayıydı. Hayatı boyunca sayısız büyücü ve savaşçı görmüştü. Büyücüler ellerinde ışık toplardı; savaşçılar ise kaslarını Kudret (Aura) ile sertleştirirdi. Ama karşısındaki çocuk... O ne büyü yapıyordu ne de güçleniyordu.
O, kendi uzvunu feda ediyordu.
Riza'nın gri gözleri kısıldı. Havadaki statik elektrik, saçlarını hafifçe havalandırmıştı. Kael'in etrafındaki ışık bükülüyor, Siyah Diş'in kını titriyordu. Kından boğuk, metalik bir inleme sesi geliyordu; sanki kılıç, kının içinde çığlık atıyordu. Kın ile namlu arasına sıkışan hava ve Tını, metali titreştiriyordu.
"O da ne?" diye fısıldadı Riza. Sesi sarnıcın sessizliğinde, suyun damlama sesinden bile daha net yankılandı.
Riza, istemsizce bir adım geri çekildi. Malik'in boynundaki kılıcını hafifçe çekti. Yıllardır onu hayatta tutan o "Örümcek Hissi" (Tehlike Sezgisi), beyninin içinde alarm zilleri çalıyordu. Karşısındaki şey bir teknik değildi. Bir kılıç ustalığı değildi. Bu, patlamaya hazır bir kazandı.
"Sen..." dedi Riza, gözlerini Kael'in duman tüten, kararmış kolundan alamayarak. "Sen büyü yapmıyorsun. Sen... kendini patlatıyorsun."
Odak: Acının Ötesi
Acı... Acı, Kael için bir kavram olmaktan çıkmış, tüm gerçekliği haline gelmişti. Kemik iliğinin kaynadığını hissediyordu. Hayati Zerreleri, bu radyasyon benzeri baskı altında çığlık atarak ölüyordu. Sağ kolu, artık et ve kemikten bir parça gibi hissettirmiyordu; içine erimiş kurşun dökülmüş, patlamaya hazır bir boru gibi ağır, yabancı ve tehlikeliydi.
Ama Kael'in zihni, o acı çığlıklarını bir kenara itmişti. Halid'in sopası altında geçen aylar, ona acıyı "görmezden gelmeyi" değil, onu bir "veri" olarak işleyip kenara koymayı öğretmişti. Şu an acı sadece bir uyarıydı: Acele et, namlu eriyor.
Gözlerini Riza'ya dikti. Sol gözü acıdan kısılmıştı ama sağ gözü... O dikey, erimiş altın rengi iris, karanlığın içinde vahşi bir fener gibi parlıyordu. O gözde insanlık yoktu. Merhamet yoktu. Tereddüt yoktu. Sadece hedef koordinatları ve yok oluş arzusu vardı.
Analiz Refleksi zihninde son verileri işledi: Hedef: Riza. Göğüs kafesi merkezi. Mesafe: 12 Adım. Tahmini Çıkış Hızı: Ses üstü. Namlu Durumu (Sağ Kol): Kritik. Tek atışlık ömrü var. Atıştan sonra uzuv kaybı ihtimali %90.
Kael, ciğerlerindeki son nefesi tuttu. Oksijen bile yanıcı bir maddeye dönüşebilirdi.
"Daha fazla..." dedi içinden. Mühür zonkluyordu. "Yeterli değil. Zırhını delmesi yetmez. Onu durdurması lazım. Duvarı yıkması lazım."
Kael, iradesiyle Mührü bir milim daha zorladı. Son bir Tını dalgası daha koluna hücum etti. Kolu, içeriden gelen basınçla sarsıldı. Derisinden sızan kan buharı, etrafında kırmızımsı bir sis oluşturdu. Siyah Diş'in kını, içindeki basınçtan dolayı ısınarak kor rengine dönmeye başladı.
"Malik..." dedi Kael. Sesi, dişlerinin arasından ıslık gibi çıktı. Boğuk, metalik ve hırıltılıydı. "Eğil."
Malik, yerde, boynundan sızan kanla diz çökmüş haldeydi. Kael'in sesindeki o tonu tanıdı. Bu, hurdalıkta onu kurtarmak için kendi kolunu kırdığı zamanki tondu. Bu, "Geri dönüş yok" tonuydu. Devasa çocuk, saniyelik bir tereddüt bile etmeden, dizindeki acıyı unutup kendini yüzüstü çamura, yana doğru attı.
Riza açıkta kaldı. Suikastçı, Kael'in niyetini anladı. Kılıcını savunma pozisyonuna getirmek için kaldırdı. Ama Riza bile, karşısındaki "şeyin" hızını hesaplayamıyordu. Çünkü Kael kılıç çekmeyecekti. Kael ateş edecekti.
Kael'in sağ başparmağı, balçağın üzerindeki baskıyı kaldırdı. Kilit açıldı.
Kın ile namlu arasına sıkışmış, sıvılaşmış hava ve yoğunlaştırılmış Void Tınısı, bulduğu tek çıkış yolundan, kının ağzından dışarı hücum etti.
"Patla."
GÜÜÜÜM!
Sarnıcın içinde patlayan ses, metalin kından çıkma sesi (şring) değildi. Bu, kapalı bir alanda ateşlenen bir obüsün, atmosferi yırtarken çıkardığı o sağır edici gök gürültüsüydü. Ses dalgaları, durgun suyun yüzeyini bir balyoz gibi dövdü, taş sütunları titretti ve tavandaki asırlık sarkıtların tozunu aşağı indirdi.
Siyah Diş, Kael'in kol gücüyle savrulmadı. Arkasındaki o muazzam Tını Basıncının itişiyle kınından fırladı. Kılıç, bir metal parçası olmaktan çıkmış, ses duvarını aşan siyah bir şimşeğe dönüşmüştü. Namlunun ucunda, havanın sıkışmasından kaynaklanan beyaz bir sis halkası (sonik patlama) oluştu.
Ancak doğa, her etkinin bir bedeli olduğunu o salisede Kael'e hatırlattı.
Newton'un Üçüncü Yasası: Etki ve Tepki.
Kılıç ileriye doğru insanüstü bir hızla fırlarken, aynı şiddetteki o yıkıcı kuvvet, ters yönde Kael'in bedenine bindi. Kael'in sağ omzundaki eklem kapsülü, kuru bir dalın kırılması gibi değil, ıslak bir halatın kopması gibi iğrenç, boğuk bir KIRT sesiyle yuvasından fırladı. Humerus kemiği (üst kol), yuvasından çıkıp geriye doğru savruldu.
Kael'in ön kolundaki kas lifleri, içinden geçen o yoğun şok dalgasına ve ani gerilime dayanamayarak boydan boya yırtıldı. Bileğindeki deri, iç basınç yüzünden patladı ve ince bir kan spreyi havaya saçıldı. Kael, kendi yarattığı patlamanın şiddetiyle olduğu yerde ayakları yerden kesilerek geriye savruldu. Sırtı, arkasındaki taş sütuna, ciğerlerindeki havayı boşaltacak bir şiddetle çarptı.
Ama gözleri... O erimiş altın rengi irisler kapanmadı. Hedefi izledi.
Hedefteki Yıkım
Riza… O, Engerek'in gölgesiydi. Refleksleri insan sınırının ötesindeydi. Kael'in parmağının hareketini gördüğü an, beyni "Kılıç geliyor" uyarısını vermiş, kasları tepki vermişti. Ancak beyninin hesaplayamadığı şey, kılıcın bir insan koluyla savrulmadığı, bir patlamayla fırlatıldığıydı. Hız, Riza'nın tahminlerinin üzerindeydi.
Suikastçı, o incecik meç kılıcını (Rapier) savunma pozisyonuna getirmeye çalıştı. Bu, hayatının hatasıydı. Siyah Diş, Riza'nın ince çeliğine çarpmadı. Kılıcın önünde sürüklediği o yoğunlaşmış Hava ve Tını Vakumu, Riza'nın kılıcına temas etmeden onu büktü. Riza'nın elindeki zarif silah, bir kasırganın ortasında kalmış saman çöpü gibi parçalandı.
Siyah Diş, Riza'nın boynunu hedeflemişti.
Riza, ölümün soğuk nefesini gırtlağında hissettiği o salisede, insanüstü bir refleksle başını sola yatırdı. Omurgası, imkansız bir açıyla geriye büküldü.
VIZZZZZT - ÇAT!
Kılıç, Riza'nın yanağını sıyırıp geçti.
Metal ete değmedi. Ama kılıcın yarattığı o sonik patlama ve etrafındaki keskin hava akımı, Riza'nın sol yanağındaki deriyi kağıt gibi yırttı. Basınç dalgası, Riza'nın göğsündeki hafif deri zırhı ortadan ikiye yardı, altındaki ipek gömleği parçaladı ve göğüs kafesinin üzerinde derin, morarmış bir hat bıraktı. Daha da yukarıda, Riza'nın sol kulağının ucu, görünmez bir giyotinle kesilmişçesine koptu ve kanlı bir sis bulutu içinde havaya karıştı.
Siyah Diş durmadı.
Riza'nın arkasındaki sarnıç duvarına çarptı.
GÜMMM!
Kalın taş duvar, bir kuşatma silahıyla vurulmuş gibi ortadan çatladı. Kılıç, taşın içine, kabzasına kadar gömüldü. Çarpmanın etkisiyle duvarda örümcek ağı gibi çatlaklar oluştu ve taş parçaları şarapnel gibi etrafa saçıldı. Metal, aşırı sürtünmeden dolayı kor gibi kızarmıştı ve saplandığı yerden ince bir duman tütüyordu.
Sessizlik geri geldiğinde, sarnıçta duyulan tek ses, yıkılan duvardan düşen taşların suya çarpma sesi ve Kael'in acı dolu, hırıltılı nefesiydi.
Kael, sırtını çarptığı sütunun dibine yığılmıştı. Sağ kolu… O kol artık bir uzuv gibi görünmüyordu. Omuzdan parmak uçlarına kadar, içeriden patlamış bir tulumba gibi şişmişti. Derisinin altındaki damarlar, o yoğun ve asidik Tını akışının sıcaklığıyla kömürleşmiş, siyah ağaç kökleri gibi yüzeye çıkmıştı. Gömleğinin sağ kolu, sürtünme ısısından dolayı tutuşup kül olmuş, geriye sadece yanık et ve duman kokusu kalmıştı. Sağ omzu, vücudunun geri kalanından bağımsız, aşağıya doğru anormal bir açıyla düşmüştü.
Acı yoktu. Henüz değil. Kael'in sinir sistemi, şokun etkisiyle kendini kapatmıştı. Sadece soğuk bir uyuşukluk ve midesinde derin bir bulantı vardı. Gözleri kararıyordu ama bilincini açık tutmak için dilini ısırdı.
Riza, olduğu yerde donmuştu.
Elinde, sadece kabzası kalmış olan kırık kılıcını tutuyordu. Yüzündeki o alaycı, o üstten bakan, o dokunulmaz ifade silinmişti. Yerine, saf bir şaşkınlık ve tanımlayamadığı bir dehşet gelmişti. Yavaşça sol elini yanağına götürdü. Parmaklarına sıcak, yapışkan bir sıvı bulaştı. Eline baktı. Kan. Kendi kanı.
"Sen..." dedi Riza. Sesi artık kadife gibi yumuşak değildi; metalik, titrek ve öfke doluydu. Bakışlarını yerdeki kan damlalarından ayırıp, duvara saplanmış, hala dumanı tüten o kapkara kılıca çevirdi. Sonra, sütunun dibinde yığılmış, kolu paramparça olmuş Kael'e baktı. "Sen kılıç kullanmadın çocuk. Sen... patladın."
