Zaman, Kael Vael'thra için akışkan bir nehir olmaktan çıkmış, koyu ve zehirli bir zift gibi donmuştu.
Sarnıcın rutubetli, küf kokan havasında asılı kalan tek gerçek, on adım ötesindeki manzaraydı. Malik, çocukluğunun o sarsılmaz kalesi, dizlerinin üzerine çökmüştü. Riza'nın ince, iğne uçlu meç kılıcı (Rapier), Malik'in şah damarının tam üzerinde, deriyi hafifçe çökertmiş halde duruyordu. Metalin soğuk ucuyla tenin birleştiği yerden sızan ince, kızıl kan şeridi, Malik'in esmer boynundan aşağı, kirli yakasına doğru süzülüyordu.
Sera, duvara yaslanmış, kesilen saçlarına ve elindeki sönük asaya bakıyordu. Işığı kırılmıştı. Umudu, o duvara saplanan hançerle birlikte çivilenmişti.
Riza, zaferin verdiği o gevşek, küstah duruşla Malik'in başında dikiliyordu. Gri gözleri, sarnıcın loşluğunda birer cıva damlası gibi duygusuzca parlıyordu.
"Seçimini yap Anomali," dedi Riza. Sesi, kadife üzerine dökülen cam kırıkları gibiydi; yumuşak ama kesici. "Ya o kılıcı bırakıp diz çökersin ve arkadaşının kan kaybından ölmesini izlersin... ya da bir aptallık yapıp saldırırsın ve ben onun gırtlağını, sen daha ilk adımını atmadan deşerim."
Kael'in zihni, korkunun felç edici etkisine teslim olmadı. Aksine, Halid'in acımasız eğitimiyle şekillenen o soğuk, mekanik Analiz Refleksi devreye girdi.
Gözleri (biri safir mavisi, diğeri erimiş altın) Riza'yı bir düşman olarak değil, bir fizik problemi olarak tarıyordu.
Mesafe: 12 Adım. Riza'nın Hızı: İnsan sınırının üzerinde. Ağırlıksız. Malik'in Durumu: Diz kapağı hasarlı. Hareket edemez. Benim Hızım: Yetersiz.
Denklem basitti ve sonuç acımasızdı. Kael kılıcını çekip koşsa bile, Riza ondan üç kat daha hızlıydı. Kael hedefe varana kadar Malik ölmüş olurdu. Geleneksel kılıç ustalığı, "Akış" teknikleri, hatta Sera'nın ışığı... hiçbiri Riza'nın saf tekniği ve hızıyla baş edemezdi. Karşısındaki adam bir duvar değil, bir rüzgardı. Ve rüzgarı kılıçla kesemezdiniz.
Çaresizlik, boğazında metalik bir tat bıraktı.
Ancak zihninin en karanlık köşesinde, Kızıl Kule'nin dumanlı atölyesinden gelen o hırıltılı ses yankılandı. Mehmed Arslan'ın, elindeki demir bilyeyi bir top mermisine çevirdiği o an.
"Bedenin namlu... Manan barut... Akıtma. Sıkıştır."
Kael'in bakışları, Riza'nın yüzünden kayıp kendi sağ eline, Siyah Diş 'in kabzasını tutan parmaklarına indi.
Namlu, diye düşündü Kael. Namlu sağlam değilse patlar. Kolun kopar.
Bakışlarını tekrar Malik'e çevirdi. Arkadaşının gözlerindeki o çaresiz ama yine de "Git buradan" diyen bakışı gördü.
Bir kol, dedi içinden Kael. Bir hayata karşılık bir kol. Adil bir takas.
Karar verilmişti.
Kael derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan o pis, çürük havayı tuttu ve Hayati Zerrelerine (hücrelerine) son bir oksijen takviyesi yaptı.
Sağ elini kılıcının kabzasından çekmedi. Sol eliyle kınını kavradı. Ve kılıcı çekmek yerine, sert, metalik bir hareketle kınına daha derin bastırdı.
KLAK.
Balçak, kına oturdu.
Riza'nın kaşları alayla kalktı. "Ne o? Teslim mi oluyorsun? Kılıcını mezarına mı gömüyorsun?"
"Hayır," dedi Kael. Sesi o kadar alçaktı ki, Riza dudaklarını okumak zorunda kaldı. "Sadece... mermiyi namluya sürüyorum."
Kael gözlerini kapattı ve sırtına, omurgasının üzerine kazınmış o kadim, yarı-canlı mekanizmaya, Kızıl Hüküm Mührü ne zihinsel bir emir gönderdi.
Uyan. Ama taşma. Sadece koluma gel. Ve orada bekle.
Mühür, sahibinin bu intiharvari emrine, omurgasında gezinen binlerce soğuk böcek gibi titreşerek cevap verdi. Kael'in sırtındaki rünler, deri ve etin altında kor bir demir gibi ısınmaya başladı.
Kael, barajın kapaklarını tamamen açmadı. Bu onu anında öldürürdü. Bunun yerine, enerjiyi tek bir hatta, sağ omzundan başlayıp koluna inen o dar kanala, Ruh Kanalları na (sinir sistemine) yönlendirdi.
Tını (Mana) , bir asit nehri gibi damarlarından akmaya başladı.
Kael'in sağ kolundaki deri, aniden solgunlaştı, sonra grileşti. Damarları, derisinin altında kapkara, şişmiş solucanlar gibi kabardı. Kas lifleri, içinden geçen bu muazzam ve yasaklı enerjinin basıncıyla çatırdadı.
Bu bir büyü değildi. Kael ateş topu atmaya hazırlanmıyordu. Kael, kendi kolunu bir basınç odasına çeviriyordu.
Mehmed Arslan uyarmıştı: "Sıkıştırma, doğaya hakarettir. Maddeyi, içinde tutabileceğinden fazlasına zorlarsın."
Kael, sağ başparmağını kılıcın kınına, balçağın hemen üzerine kilitledi. Kılıcın kınından fırlamasını fiziksel gücüyle (Kudret) engelliyordu. İçeriden gelen Tını basıncı kılıcı itiyor, Kael'in başparmağı ise "Dur" diyordu.
Kın ile kılıç arasındaki o milimetrik boşlukta, yoğunlaşmış bir enerji birikmeye başladı.
Basınç arttı.
Kael'in kolundan ince, gri dumanlar tütmeye başladı. Gömleğinin sağ kolu, içeriden gelen ısıyla kavrulup yırtıldı. Açığa çıkan deri, morarmış ve yer yer çatlamıştı. Kan sızıyordu ama kan bile o ısıda tıslayarak buharlaşıyordu.
Riza'nın yüzündeki o alaycı, o üstten bakan gülümseme soldu.
Tecrübeli bir katil olarak, havadaki değişimi, ozon kokusunu ve Kael'in duruşundaki o "feda edişi" hissetmişti. Karşısındaki çocuk teslim olmuyordu. Karşısındaki çocuk, canlı bir bombanın pimini çekmiş, elinde tutuyordu.
"O elindeki..." dedi Riza, istemsizce Malik'in boynundan kılıcını bir santim geri çekerek. Gözleri Kael'in titreyen, duman tüten koluna kilitlenmişti. "O şey normal değil."
Kael, dişlerini birbirine o kadar sert bastırdı ki, çenesi ağrıdı. Acı, bilincini bulandıracak kadar yoğundu. Kol kemiklerinin içinde sanki erimiş kurşun geziyordu. Mühür zonkluyor, her atışta koluna daha fazla barut pompalıyordu.
Daha fazla... dedi içinden. Yeterli değil. Derisini delmek yetmez. Onu parçalamam lazım.
Mühründen son bir "Tını" dalgası daha çekti ve bunu bileğine, kılıcın kabzasını tutan o noktaya sıkıştırdı.
Siyah Diş, kınının içinde titremeye başladı. Metal, sahibinin kanını ve enerjisini emiyor, yaklaşan patlamaya hazırlanıyordu.
Kael başını kaldırdı.
Sağ gözündeki o dikey, erimiş altın rengi iris, karanlıkta bir fener gibi parladı. Sol gözü ise acıdan kısılmıştı. Yüzünde, bir çocuğa ait olamayacak kadar vahşi, kararlı bir ifade vardı.
"Malik..." dedi Kael. Sesi boğuktu, sanki bir kuyunun dibinden, ciğerleri yanmış birinin hırıltısı gibi geliyordu. "Eğil."
Malik, Kael'in sesindeki o tonu tanıdı. Bu, hurdalıkta onu kurtarmak için kendi kolunu kırdığı zamanki tondu. Bu, "Bedeli ben ödüyorum" tonuydu.
Malik düşünmedi. Sorgulamadı. O devasa cüssesini, yerçekimine bırakarak anında yüzüstü yere attı. Çamura kapaklandı.
Riza, Malik'in çekilmesiyle açıkta kaldı.
Suikastçının gözleri büyüdü. Kael'in kolundaki o kararmış damarları, o patlamaya hazır enerjiyi gördü. Refleksleri ona "Kaç" diye bağırdı.
Ama artık çok geçti. Namlu dolmuştu.
Kael, kılıcı tutan başparmağını kınından çekti. Kilidi açtı.
"Patla."
