Sarnıcın kubbeli tavanında yankılanan tek ses, Malik'in göğsünden gelen hırıltılı nefesler ve Riza'nın çizmelerinin ıslak taş zeminde çıkardığı o ritmik, sinir bozucu tıkırtıydı.
Solgard'ın "Geleceği" olarak adlandırılan üç öğrenci, şimdi birer avdan farksızdı. Malik, dizlerinin üzerine çökmüş, devasa gövdesi acıyla iki büklüm olmuştu. Riza, bir heykeltıraşın eserini incelemesi gibi Malik'in başında dikiliyor, elindeki ince, iğne uçlu meç kılıcını (Rapier) gevşekçe ama ölümcül bir açıyla tutuyordu.
Sera Lyvannis, sırtını dayadığı soğuk duvardan güç almaya çalışarak doğruldu. Gözlerinin önünde, çocukluğunun sarsılmaz kalesi sandığı Malik yıkılmıştı. Kael ise… Kael, sarnıcın diğer ucunda, gölgelerin içinde donmuş gibi duruyordu.
"Yeter..." diye fısıldadı Sera. Sesi titriyordu ama damarlarındaki Alvérion kanı, korkuya teslim olmayı reddediyordu. "Ona dokunmana izin vermeyeceğim."
Sera, asasını değil, boşta kalan sol elini havaya kaldırdı. Avcunun içinde, Solgard'ın güneşini kıskandıracak yoğunlukta, saf ve kör edici bir Işık Tınısı (Mana) topladı. Bu, zarif bir akademi büyüsü değildi; bu, bir çaresizlik çığlığıydı.
"Solar Flare! (Güneş Patlaması)"
Sera elini Riza'ya doğru savurdu. Avcundan çıkan ışık, sarnıcın karanlığını bir anda sütten daha beyaz bir parlaklığa boyadı. Gölgeler silindi, suyun siyahlığı kayboldu. Normal bir insan, bu ani parlama karşısında retinasının yandığını hisseder, elleriyle yüzünü kapatarak savunmaya geçerdi.
Ama Riza, normal bir insan değildi. O, Engerek'in gölgesiydi. Ve gölgeler, ışıktan kaçmazdı; ışığın altında sadece şekil değiştirirdi.
Riza, arkası dönük olmasına rağmen, ışığın yoğunluğunu ensesinde hissettiği o mikroskobik anda tepki verdi. Dönmedi. Gözlerini kapatmadı. Sadece vücudunun ağırlık merkezini hafifçe sola kaydırdı ve sol elindeki o incecik, denge ağırlıklı fırlatma hançerini omzunun üzerinden, bakmadan savurdu.
VHIJJJT.
Metalin havayı yaran o ince ıslığı, ışığın gürültüsünü bastırdı.
Sera, zafer kazandığını sandığı o saniyede, yanağında soğuk bir rüzgar hissetti. Hemen ardından, sol kulağının hemen yanından geçen keskin bir acı ve arkasındaki duvara saplanan metalin tok sesi duyuldu.
TAK.
Işık söndü. Sarnıç, eskisinden daha koyu bir karanlığa gömüldü.
Sera donup kalmıştı. Eli havada asılıydı. Omzuna dökülen o kusursuz, platin sarısı saçlarından kalın bir tutam, sanki görünmez bir makasla kesilmiş gibi havada süzülerek yavaşça yere, çamurlu zemine düştü.
Hançer, Sera'nın boynunun sadece iki santim yanından geçerek duvara saplanmıştı. Kabzası hala titreşiyordu.
Riza, yavaşça arkasına döndü. Yüzünde ne bir acı ne de bir körlük belirtisi vardı. Gri gözleri, sarnıcın loşluğunda birer cıva damlası gibi, duygusuzca parlıyordu.
"Işık..." dedi Riza, Malik'in omzuna basarak Sera'ya doğru bir adım atarken. Sesi, kadife üzerine dökülen cam kırıkları gibiydi. "Sadece görebilenleri kör eder, Prenses. Ben ise... niyetleri görürüm."
Riza, yerdeki saç tutamına alaycı bir bakış attı.
"Bu bir uyarıydı," dedi. "Saçların güzel ama kafana bağlı kaldıkları sürece. Bir dahaki sefere saçını değil... o güzel mavi gözlerinden birini alırım. Ve inan bana, tek gözle taç giymek, denge gerektiren bir iştir."
Sera'nın dizlerinin bağı çözüldü. Asasına tutunarak yere çöktü. Büyüsü işe yaramamıştı. İradesi, o duvara saplanan hançerle birlikte çivilenmişti.
Riza, ilgisini kaybederek tekrar asıl avına, Malik'e döndü.
Malik, dişlerini sıkarak doğrulmaya, "Duvar" olmaya çalışıyordu ama bacakları tutmuyordu. Riza, çizmesinin topuğuyla Malik'in göğsüne sertçe bastı. Malik'in nefesi kesildi, sırtı taşa yapıştı.
Riza, elindeki ince kılıcı Malik'in boğazına, şah damarının tam üzerine dayadı. Kılıcın ucu deriyi hafifçe ezdi; ince, sıcak bir kan sızıntısı Malik'in boynundan aşağı süzüldü.
"Kıpırdama Koca Oğlan," diye fısıldadı Riza. "Yoksa seni burada, bu lağım çukurunda, bir domuz gibi boğazlarım."
Malik hırladı ama hareket edemedi. Ölüm, boynundaki o soğuk metalin ucundaydı.
Riza, başını yavaşça kaldırdı ve sarnıcın diğer ucunda, gölgelerin içinde duran Kael'e baktı.
"Gördün mü?" dedi Riza, sesini yükselterek. "Arkadaşların düşüyor Anomali. Işık söndü. Duvar yıkıldı. Geriye sadece sen kaldın."
Kael, olduğu yerde duruyordu. Sağ eli, belindeki Siyah Diş'in kabzasındaydı ama kılıcı çekmemişti. Yüzü ifadesizdi, ama gözlerindeki o altın hare, karanlıkta vahşi bir hayvanınki gibi parlıyordu.
Riza güldü. "Ne bekliyorsun? Halid'in gelip seni kurtarmasını mı? Yoksa o paslı kılıcı çekip bana bir çizik daha atmayı mı?"
Riza, kılıcını Malik'in boğazından çekmedi ama vücudunu Kael'e döndürdü.
"Sıra sende, sessiz çocuk," dedi. "Gel ve öl. Ya da... arkadaşının burada kan kaybından ölmesini izle. Seçim senin."
Kael'in gözleri Riza'nın yüzüne değil, Malik'in boynundaki o kılıca odaklanmıştı.
Analiz Refleksi zihninde çılgınca akıyordu: Mesafe: 12 Adım. Riza'nın Hızı: İnsanüstü. Ağırlıksız. Kendi Hızım: Yetersiz. Kılıç Çekme Süresi: 0.8 Saniye. Sonuç: Ben kılıcı çekene kadar Malik ölür. Ben oraya koşana kadar Riza beni üç kez deşer.
Normal yollar kapalıydı. Geleneksel savaş sanatı, Halid'in öğrettiği o zarif "Akış" burada işe yaramazdı. Karşısındaki adam bir akıntı değil, bir kayaydı. Ve kayayı aşındırmak için zaman yoktu. Kayayı patlatmak gerekiyordu.
Kael'in zihni, Mehmed Arslan'ın Kızıl Kule'deki o isli atölyesine, o metal bilyenin çeliği delip geçtiği ana gitti.
"Bedenin namlu... Manan barut... Akıtma. Sıkıştır."
Kael, derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan o küflü, pis havayı tuttu.
Sağ elini kılıcının kabzasından çekmedi. Aksine, sol eliyle kınını kavradı ve sağ eliyle kılıcı kınına daha sert bastırdı.
KLAK.
Balçak, kına oturdu.
Riza kaşlarını çattı. "Teslim mi oluyorsun? Kılıcı kınına mı gömüyorsun?"
"Hayır," dedi Kael. Sesi o kadar alçaktı ki, Riza dudaklarını okumak zorunda kaldı. "Sadece... mermiyi namluya sürüyorum."
Kael, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührüne zihinsel bir emir gönderdi. Uyan. Ama taşma. Sadece koluma gel. Ve orada bekle.
Mühür, sahibinin bu intiharvari emrine vahşi bir açlıkla cevap verdi. Kael'in omurgasından aşağıya, oradan sağ omzuna ve koluna doğru yoğun, siyah ve mor hareli bir Tını (Mana) akışı hücum etti.
Ama Kael bu enerjiyi dışarı salmadı. Onu bileğinde, dirseğinde ve kılıcın kabzası ile kını arasındaki o sıkışık, havasız boşlukta hapsetti.
Teknik: Sıkıştırma (Compression).
Kael'in sağ kolundaki damarlar aniden karardı ve halat gibi şişti. Derisi, içindeki basınca dayanamayarak gerildi, rengi grileşti. Kolundan ince, gri dumanlar tütmeye başladı. Kumaşın altından cızırdayan etin sesi duyuluyordu.
Bu bir kılıç çekme duruşu (Iaido) değildi. Bu, patlamaya hazır bir bombayı elinde tutma duruşuydu. Mehmed uyarmıştı: "Kolun kopar." Kael, kolundaki kemiklerin sızladığını, iliklerinin kaynadığını hissetti.
Riza'nın yüzündeki alaycı gülümseme soldu. Tecrübeli bir katil olarak, havadaki değişimi, ozon kokusunu ve Kael'in etrafında bükülen ışığı fark etti. Bu çocuk büyü yapmıyordu; bu çocuk fiziği zorluyordu.
"O da ne?" diye fısıldadı Riza, istemsizce kılıcını Malik'in boğazından bir milim geri çekerek. Gözleri Kael'in duman tüten koluna kilitlendi.
Kael'in sağ gözü parladı.
"Malik," dedi Kael, dişlerinin arasından. "Eğil."
Malik, Kael'in sesindeki o tonu tanıdı. Bu, hurdalıkta onu kurtarmak için kendi kolunu kırdığı zamanki tondu. Sorgulamadı. Acısını unuttu ve kendini yüzüstü çamura attı.
Riza açıkta kaldı.
Kael, başparmağını kılıcın kınından çekti.
"Patla."
Kael'in "Patla" emri, dudaklarından dökülen bir kelime değil, Kızıl Hüküm Mührüne gönderilen intiharvari bir tetikleyiciydi.
O mikrosaniyelik anda, zamanın akışı büküldü.
Kael'in başparmağı, Siyah Diş'in balçağını kınından sadece bir milim ileri itti. Mehmed Arslan'ın teorisine göre, bu hareket bir baraj kapağının patlatılmasıydı. Kın ve kılıç arasında, o daracık, havasız boşlukta sıkışıp kalan yoğun Tını (Mana), bulduğu ilk çıkış noktasından, kının ağzından dışarı hücum etti.
ÇIIIINNNNN!
Ses, metalin kından çıkma sesi değildi. Bu, yüksek gerilim hattının koparken çıkardığı o tiz, kulak zarını yırtan elektrikli çığlıktı.
Siyah Diş, Kael'in kas gücüyle değil, arkasındaki Tını Basıncının itişiyle kınından fırladı. Kılıç, bir kılıç ustasının savuruşuyla değil, bir top mermisi gibi doğrusal, kontrolsüz ve dehşet verici bir hızla Riza'ya doğru atıldı.
Kael'in bedeni (Namlu), bu basınca hazırlıksızdı.
Geri Tepme (Recoil): Kılıç ileri fırlarken, Newton'un Üçüncü Yasası acımasızca devreye girdi. Aynı şiddetteki güç, Kael'in sağ omzuna, ters yönde vurdu. Kael'in sağ omzundaki eklem kapsülü, kuru bir dal gibi çatırdadı. Kolu, omuz yuvasından geriye doğru vahşice itildi. Kael, olduğu yerde ayakları yerden kesilerek geriye savruldu. Sırtı, arkasındaki taş sütuna çarptı.
Ama gözleri... gözleri Riza'daydı.
Riza, Engerek'in gölgesi, bir "Büyük Usta" adayıydı. Kael'in başparmağının hareketini görmüştü. Kılıcın kınından çıkacağını biliyordu. Ancak hesaplayamadığı şey, hızdı.
Bir insan kolu, kılıcı bu hızda savuramazdı. Bu fiziksel olarak imkansızdı. Riza, kılıcı bloklamak için ince kılıcını (Rapier) kaldırdı. Bu, hayatının hatasıydı.
KRAK.
Siyah Diş, Riza'nın ince kılıcına çarpmadı. Riza'nın kılıcının yanından geçerken yarattığı hava basıncı ve yoğunlaşmış Tını, Riza'nın çeliğini ortadan ikiye büktü. Riza'nın kılıcı, görünmez bir el tarafından vurulmuş gibi parçalandı.
Siyah Diş, Riza'nın boynunu hedeflemişti. Riza, insanüstü refleksleriyle başını son anda sola yatırdı.
VHIJJJT.
Kılıç, Riza'nın yanağını sıyırıp geçti. Derin bir kesik değildi. Ölümcül değildi. Ama Riza'nın sol kulağının ucu ve yanağındaki deri, kılıcın kendisi değmese bile, kılıcın etrafındaki Vakum Dalgası yüzünden parçalanarak havaya saçıldı.
Siyah Diş durmadı. Riza'nın arkasındaki sarnıç duvarına çarptı. GÜMMM! Taş duvar, bir kuşatma silahıyla vurulmuş gibi patladı. Kılıç, taşın içine yarıya kadar gömüldü. Sarnıcın tavanından tozlar ve küçük taş parçaları yağmaya başladı.
Sessizlik geri geldiğinde, duyulan tek ses Kael'in duvara yaslanmış, omzunu tutarak çıkardığı boğuk hırıltılardı.
Riza, olduğu yerde donmuştu. Elinde, sadece kabzası kalmış olan kırık kılıcını tutuyordu. Yavaşça elini yanağına götürdü. Parmaklarına sıcak, kırmızı bir sıvı bulaştı. Gözleri, yerdeki kan damlalarına, sonra duvara saplanmış, dumanı tüten Siyah Diş'e, en sonunda da yerde acıyla kıvranan Kael'e kaydı.
Riza'nın yüzündeki o alaycı, o üstten bakan ifade silinmişti. Yerine, saf bir şaşkınlık ve tanımlayamadığı bir öfke gelmişti.
"Sen..." dedi Riza. Sesi fısıltı gibiydi ama sarnıçta yankılandı. "Sen kılıç kullanmadın. Sen... patladın."
Malik, şoktan sıyrılarak başını kaldırdı. Riza'nın yüzündeki kanı gördü. "Kaptan..." diye fısıldadı Malik. "Ona dokundu. O adama dokundu."
Kael, dişlerini sıkarak başını kaldırdı. Sağ kolu, omzundan aşağıya doğru cansız bir et parçası gibi sarkıyordu. Mührü, bu ani boşalmanın etkisiyle zonkluyor, Kael'in görüşünü karartıyordu. Başaramamıştı. Riza ölmemişti. Sadece çizilmişti. Ve Kael'in artık kullanabileceği bir sağ kolu yoktu. Namlu, ilk atışta çatlamıştı.
Riza, elindeki kırık kabzayı yere attı. "Oyun bitti," dedi. Sesi artık kadife gibi değildi; metalik ve soğuktu. "Beni eğlendirmedin çocuk. Beni sinirlendirdin."
Riza, belindeki yedek hançerleri çıkardı. Yürüyüşü değişmişti. Artık dans etmiyordu. Öldürmek için yürüyordu.
