Sarnıcın kubbeli tavanında yankılanan tek ses, Malik'in ciğerlerinden kopan o hayvani kükremeydi.
Devasa çocuk, babasının atölyesinden aşırdığı o kaba, dengesiz demir yığınını –henüz efsanevi Yerkıran adını almamış o ham çekici– başının üzerine kaldırmış, yerçekiminin ve öfkesinin tüm ağırlığıyla Riza'nın üzerine iniyordu. Malik'in vücudundan yayılan Kudret (Aura), etrafındaki havayı ağırlaştırıyor, bastığı taşları titretiyordu. O, durdurulamaz bir kayaydı. Bir yıkım güllesiydi.
Riza ise... Riza sadece izliyordu.
Gözlerinde ne bir korku ne de bir savunma refleksi vardı. Sol elini beline koymuş, sağ elindeki incecik, iğne gibi sivri meç kılıcını (Rapier) gevşekçe yere doğru tutuyordu. Malik'in gölgesi üzerine düştüğünde, Riza'nın dudakları alaycı bir şekilde kıvrıldı.
"Gürültü," dedi Riza. Sesi, yaklaşan fırtınanın gürültüsü altında bile kristal kadar netti. "Sadece gürültü."
GÜM!
Malik'in çekici yere indi.
Çarpışma anında taş zemin patladı. Siyah, pis sular bir gayzer gibi havaya fışkırdı. Sarnıcın temelleri sarsıldı, tavandan tozlar döküldü. Eğer o darbe bir insana isabet etseydi, kemiklerini un ufak eder, zırhını kağıt gibi ezerdi.
Ama isabet etmedi.
Toz bulutu ve su serpintisi çöktüğünde, Malik nefes nefese, çekicini sapladığı kraterin başında duruyordu. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı.
Çekicinin altında sadece ezilmiş taşlar vardı.
"Nereye..." Malik cümlesini bitiremedi.
Çünkü Riza, Malik'in çekicinin sapının üzerinde duruyordu.
Adam, sanki yerçekimi onun için geçerli değilmiş gibi, darbe anında havaya sıçramamış, sadece akışın yönünü değiştirerek çekicin üzerine konmuştu. Tek ayaküstünde, bir balıkçıl kuşu gibi dengede duruyordu. Kael, Riza'nın aurasını taramaya çalıştı ama nafileydi. Adamın Kudreti yoktu; ya da o kadar mükemmel bir şekilde içine hapsetmişti ki, dışarıya tek bir zerre bile sızmıyordu. Bu bir büyü değildi. Bu, fizik kurallarının sınırında dans eden saf bir teknikti.
"Güçlüsün," dedi Riza, Malik'in yüzüne eğilerek. "Bir öküz kadar güçlüsün. Ama bir öküzü kesmek için balyoz gerekmez çocuk. Sadece... doğru yere atılmış bir kesik yeter."
Malik, Riza'yı üzerinden atmak için çekici silkeledi. Riza, bir yaprak hafifliğiyle havaya sıçradı. Takla atarak Malik'in arkasına düştü.
Düşerken, ayağının ucuyla Malik'in sağ diz kapağının arkasındaki o yumuşak, korumasız noktaya –popliteal boşluğa– sert, cerrahi bir tekme attı.
KÜT.
Malik'in bacağı, kendi ağırlığını taşıyamayarak boşaldı. Tonlarca ağırlık kaldırabilen o devasa çocuk, tek bir dokunuşla dizlerinin üzerine çöktü.
"Ahhh!" Malik acıyla inledi. Dizi kilitlenmişti.
Riza durmadı. Hareketi bir nehir gibi akışkandı. Malik'in çökmesini fırsat bilip, onun omzuna bastı ve Kael ile Sera'ya doğru bir sıçrama tahtası gibi kullandı.
Kael, Riza'nın kendisine doğru uçtuğunu gördü.
Analiz Refleksi (Halid'in mirası) zihninde çığlıklar atıyordu: Sağ omuz düşüyor. Bilek açısı 45 derece. Hedef sol akciğer. Hız: Takip edilemez.
Kael, beynindeki bu verileri işleyip kaslarına "Hareket et!" emrini gönderene kadar, Riza çoktan önündeydi.
Kael, Siyah Diş'i (henüz ham haliyle) kaldırmaya çalıştı.
ÇIN.
Riza'nın meç kılıcı, Kael'in kılıcına çarpmadı. Kael'in kılıcının etrafından dolandı, gardını bir yılan gibi aştı ve Kael'in yanağında ince, sıcak bir çizik bıraktı.
Kael geriye sendeledi. Yanağından sızan kanı hissetti.
"Çok gerginsin Anomali," dedi Riza, Kael'in üç adım ötesine inerek. Kılıcının ucundaki kan damlasını silkeledi. "Kasların kilitlenmiş. Nefesin kesik. Halid sana ne öğretti? Sadece odun kırmayı mı?"
Sera, dehşet içinde asasını kaldırdı. "Bırak onları!"
Genç prenses, avucunda yoğunlaştırdığı Işık Tınısını, kör edici bir parlama ile Riza'ya fırlattı. "Güneş Mızrağı!"
Işık huzmesi karanlığı yararak Riza'nın göğsüne doğru aktı.
Riza, kılıcını bile kaldırmadı. Sadece gövdesini hafifçe, rüzgarda sallanan bir saz gibi yana eğdi. Işık mızrağı, Riza'nın pelerinini sıyırıp geçti ve arkadaki sütunu parçaladı.
"Prenses..." dedi Riza, başını iki yana sallayarak. "Işık doğrusaldır. Nereye gideceği bellidir. Beni vurmak istiyorsan, gölgenin nereden geleceğini bilmelisin."
Riza aniden kayboldu.
Bu bir ışınlanma değildi. Bu, "Göz kırpma süresinden" daha hızlı bir koşuydu. Kael'in gözleri hareketi takip edemedi. Sadece hava basıncının değiştiğini hissetti.
Riza, Sera'nın arkasındaydı.
İnce kılıcının soğuk namlusu, Sera'nın boynuna, şah damarının üzerine nazikçe dokundu.
"Kıpırdama," diye fısıldadı Riza, Sera'nın kulağına. "Saraydaki dans hocaların sana boynunu nasıl dik tutacağını öğretmiş olmalı. Şimdi o dersi hatırla. Yoksa..." Kılıcı hafifçe bastırdı. "...o güzel boynun, başını taşıyamaz hale gelir."
Sera donakaldı. Nefes almaya bile korkuyordu. Gözleri dolmuş, çaresizce Kael'e bakıyordu.
Malik, arkada doğrulmaya çalışıyordu ama bacağı tutmuyordu. "Sera! Bırak onu!" diye kükredi ama sesi çaresizdi.
Kael, olduğu yerde kaldı.
Çaresizlik.
Zindanda, o ilk cinayeti işlerken hissettiği o soğuk, metalik çaresizlik geri dönmüştü. Karşısındaki adam büyücü değildi. Dev değildi. Sadece... ustaydı. Kael'in, Malik'in ve Sera'nın sahip olduğu tüm o ham güç, tüm o potansiyel, Riza'nın işlenmiş tekniği karşısında bir hiçti.
Riza, Sera'yı kendine siper ederek Kael'e baktı. Gri gözlerinde, bir kedinin fareyle oynarken duyduğu o sadistçe tatmin vardı.
"Bakın," dedi Riza. "İmparatorluğun geleceği. Bir sakat, bir süs bebeği ve bir Anomali."
Riza, kılıcını Sera'nın boynundan çekmeden, sol eliyle cebinden o çaldığı (ya da aldığı) Mühür Taşı parçasını çıkardı ve Kael'e fırlattı.
Taş, Kael'in ayaklarının dibine düştü.
"Al," dedi Riza. "Senin olsun. Zaten işimi bitirdim. Ama..."
Riza'nın yüzü ciddileşti. O alaycı gülümseme silindi, yerine bir katilin soğuk maskesi geldi.
"...buradan çıkmak istiyorsanız, beni eğlendirmeniz gerekecek. Halid gelmeyecek çocuklar. Kimse gelmeyecek. Ya savaşırsınız ya da bu sarnıç sizin mezarınız olur."
Riza, Sera'yı sertçe iterek yere düşürdü ve kılıcını tekrar Kael'e doğrulttu.
"Hadi Anomali," dedi Riza. "Bana o meşhur 'Boşluk' gücünü göster. Mührünü zorla. Kendini patlat. Yoksa arkadaşların, senin gözlerinin önünde parça parça edilecek."
Kael, yerdeki taşa, sonra titreyen Sera'ya, sonra da yerde acı çeken Malik'e baktı.
Zihni, Mehmed Arslan'ın sözlerine gitti: Namlu. Barut. Sıkıştırma.
Kael, Siyah Diş'i yavaşça kınına geri soktu.
Riza şaşırdı. "Pes mi ediyorsun?"
"Hayır," dedi Kael. Sesi titriyordu ama korkudan değil; damarlarında dolaşmaya başlayan o yasaklı, yakıcı enerjinin basıncından. "Sadece... mermiyi namluya sürüyorum."
Kael, sağ elini kılıcının kabzasına koydu. Ama çekmedi. Bekledi.
Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, sahibinin bu intiharvari çağrısına cevap verdi. Kilitler gıcırdadı. Okyanus, barajın kapaklarına dayandı.
Kael, manayı koluna değil; kılıcın kını ile namlusu arasındaki o milimetrik boşluğa, o sıkışmış alana yönlendirdi.
Mehmed uyarmıştı: Kolun kopar.
Kael, Riza'nın gözlerinin içine baktı. Sağ gözündeki altın iris, karanlıkta vahşi bir alev gibi parladı.
Kopsun, dedi içinden. Yeter ki değsin.
